Zevk aşısı
Entellektüellerimiz ve aydınlarımız, önceki hafta, Taksim’in doğru dürüst bir hâle getirilmesi için başlatılan çalışmayı desteklediğimi yazdım diye dünya kadar kınama maili lûtfettiler... Neymiş efendim, Taksim’in nesi çirkinmiş de, kazılmasına destek vermem iktidara yalakalık etmekmiş de, böylesine güzel ve tarihî bir meydan ile nasıl olur da oynanırmış da, vesaire, vesaire... Hele “Taksim’e indirilen kazmalar aslında Atatürkçülüğe indirilmektedir” diyen mesajlar yok mu.... Taksim Meydanı ile Atatürk arasında bağlantı kuranlara “Allah akıl fikir ihsan buyursun!” demekten başka elimden hiçbir şey gelmiyor! Mesele, meydanın ucunda inatlaşmalar ve “istemezük” nidaları yüzünden vârolmasına hâlâ izin verilen ve kapkaranlık çehresini seyre mecbur bırakıldığımız AKM ise, netice yine aynı: İnşaatı Atatürk döneminden çok seneler sonra başlayan ve ancak 1969’da, yani Atatürk’ün vefatından 31 sene sonra tamamlanabilen bu lenduhayı “Cumhuriyet döneminin mimarî şâheseri” olarak görenlerin öncelikle yapmaları gereken çok önemli bir iş var: Zevklerini gözden geçirmeleri ve eğer keşfedildi ise, zihinlerine hiç vakit kaybetmeden yüksek dozda “zevk aşısı” yaptırmaları!
TÜNEL, ARTIK HERYERDE!
Daha önce yazmıştım, tekrar edeyim: Taksim sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en çirkin meydanlarından biridir, aslında meydanlık vasfı bile yoktur; lâhmacun, hamburger ve otobüs mahşeridir, geceleri de ayyaşlar diyarı olmaktadır. Böyle bir mekânda yapılacak her değişiklik, dünyanın en kötü projesi bile olsa, Taksim şimdiki hâlinden kat kat iyi ve zevkli görünecektir. Avrupa’nın büyük şehirlerine gitmiş olanların mâlûmudur: Trafik, son senelerde artık mümkün olabildiğince yeraltına alınıyor. Paris’in meşhur Invalid Meydanı’ndan St. Louis Adası’na gitmek istediğinizde uzun bir tünele giriyor, Seine Nehri’nin sahillerine bu tünelden geçtikten sonra varıyorsunuz. Londra’da da böyle, Trafalgar’dan Knightsbridge’e Paris’tekine göre daha kısa da olsa, yine tünel vasıtasıyla ulaşılıyor. New York’taki tünellerden, meselâ New Jersey’e uzanan tüplerden ise artık hiç bahsetmeyeyim... Taksim Meydanı’nın kazılması ve trafiğin yeraltına alınması tartışmaları devam ederken, bu defa meydana cami yapılması meselesi gündeme geldi. Başbakan’ın geçen gün “Maksem’in arkasındaki alana cami inşa edileceğini” söylemesi üzerine, “İhtiyaç var mı, yok mu? Yapılmalı mı, yapılmamalı mı? Kim yapacak ve neye benzeyecek?” tartışması başladı... Meydanda bizim neslin “Sular İdaresi” olarak bildiği Maksem’i karşınıza alıp sağ tarafına ve biraz da arkasına baktığınızda roket ile kazık arasında birşeyleri andıran çirkin, hattâ çirkinden de öte sipsivri bir garabet görürsünüz... Bu, Maksem’in arkasında hâlen vârolan mescidin güyâ minaresidir...
REKLAM SOSLU PROJELER
Sadece adı “minare” olan bu şekilsizliği “İstanbul’un gözbebeği” zannettiğiniz Taksim’e yakıştırabiliyor iseniz âmennâ, zevksizliğinizi yine ispat ettiniz demektir... Cuma günleri Maksem’in arkasına uzandığınızda namaza gelen cemaatin oradaki mescidden otoparka ve sokağa kadar yayılmış olduğunu görürsünüz, zira Taksim gibi geniş bir alanda en azından cuma günleri ihtiyacı karşılayacak bir cami yoktur! Dolayısı ile Taksim doğru dürüst bir camie muhtaçtır ve bu ihtiyaç, cemaati çok daha az olan Çamlıca’dan daha fazla önceliğe sahiptir. Ama öyle “Ben yaptım, oldu” misâli alelâcele kararlar vermemek, 17. asırdan intihal edilmiş projelerin benzerlerini öne sürmemek, dehaları kendilerinden menkul esersiz mimarların reklâm sosu ile servis ettikleri tuhaf çizimlerine itibar etmemek ve semt sâkinlerinin de fikirlerini almak şartıyla... Maksem’in arkasına inşa edilecek olan bir cami, mimarî bakımdan ne kadar uyumsuz olursa olsun, orada şimdi yükselen ve “minare” denen garabetten daha şık görünür, merak etmeyin...