Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Türk FEMEN'inin kuruluşu "Güntülü" adındaki genç bir kızın Twitter'dan yollanan göğüsleri açık fotoğrafı ile duyuruldu. "Güntülü" isminin edebiyattaki patenti Türkçülük düşüncesinin önde gelen isimlerinden olan tarihçi ve edebiyatçı Nihal Atsız'a aittir, Atsız'ın "Ruh Adam" romanının kadın kahramanıdır ve çağdaş Türkçe'nin aruzla kaleme alınmış en güzel şiirlerinden biri Güntülü için yazılmıştır.

        KADIN hakları ihlâllerini, seks turizmini, tacizi, vesaireyi protesto için dünyanın dört bir tarafında eylem yapan, eylemlerine dikkat çekmek için de cömertçe soyunan FEMEN, önceki gün yaptığı açıklamaya bakılırsa nihayet bize de gelmiş...

        Mutlu haber, FEMEN'in Twitter hesabından duyuruldu: Yollanan mesajda sokağın ortasında çıplak göğüslerinin üzerine Türk bayrağı çizilmiş şekilde poz veren genç bir kız vardı, isminin "Güntülü" olduğu yazılmıştı...

        Gazeteciliğe başladığımız senelerde meslek büyüklerimizden "Haber detayda gizlidir, özellikle de fotoğraflarda detayı bulmaya çalışın, asıl haberi oradan yakalarsınız" diye öğrenmiştik ve bundan neredeyse 40 sene önce aldığım bu tavsiyeye hâlâ riayet ederim...

        Fotoğrafa bu alışkanlıkla bakarken, sağ alt köşesinde küçük bir yazı gördüm: Copyright işareti ve hemen yanında da "Jacob Khrist" diye bir isim vardı; yani fotoğrafçının adı...

        Basınımız bir fotoğrafta ayrıntı arama kuralını uzun zamandan buyana tamamen terketmiş olduğu için FEMEN'in "Türkiye müjdesi" olan resmin altındaki isme dikkat bile edilmemişti. Dikkat etmemek bir yana, resimde apaçık görünen o yazı gereksiz bulunmuş ve birçok gazete fotoğrafı sayfalarında kullanırlarken "Jacob Khrist" isminin bulunduğu kısmı kesip atmıştı!

        "Jacob Khrist"in kim olduğunu merak ettim, aradım ve buldum: Fransız bir fotoğrafçı idi, FEMEN üyelerinin en bilinen resimleri, özellikle de eylem hazırlığı aşamasındaki, yani göğüslerini, göbeklerini, vesaire yerlerini boyatırken çektirdikleri fotoğraflar ona aitti. Geçen ay Paris'in meşhur Notre-Dame Katedrali'nde yapılan ve Fransa'da oldukça ses getiren çıplak eylemi de Jacob Khrist fotoğraflamıştı...

        İki günden buyana gazetelerimizde sütun sütun yer bulan "Jacob Khrist" imzalı bu fotoğrafın hakikaten Türkiye'de mi, yoksa dışarıda mı çekildiği konusu benim için şu anda bir muamma ama Twitter hesabından gönderilen mesajda bir başka ilginçlik daha var: Sokağın ortasında poz veren genç kızın adının "Güntülü" olması...

        "Gündüz rüyası" demek olan ve az rastlanan "Güntülü" isminin edebiyattaki patenti, Nihal Atsız'a aittir. "Güntülü", 1905 ile 1975 seneleri arasında yaşayan, Türkçülük düşüncesinin 1940'lı senelerden itibaren önde gelen isimlerinden biri kabul edilmesinin yanısıra şair, romancı ve çok önemli profesyonel bir tarihçi olan Atsız'ın "Ruh Adam" romanının kadın kahramanıdır. Romanın erkek kahramanı Yüzbaşı Selim Pusat, gönlünü edebiyat hocası olan hanımının öğrencisi Güntülü'ye kaptırmıştır ve "Ruh Adam" bu yasak aşkın üzerine kuruludur.

        Atsız'a ait olan ve Türk Edebiyatı'nda çağdaş Türkçe'nin aruz ile yazılmış bence en güzel örneklerinin ilk sıralarında yeralan "Ruhum mu ateş, yoksa o gözler mi alevden / Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu? / Pervane olan kendini gizler mi alevden? / Sen istedin, ondan bu gönül böyle tutuştu" diye başlayıp "Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur / En hisli şiirden de örülmez bu güzellik / Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur / Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik" mısraları ile biten "Geri Gelen Mektup" isimli his ile dolu uzun şiiri de yine bu romanda geçer ve Selim Pusat tarafından Güntülü için kaleme alınmıştır...

        Nihal Atsız'ın 1972'de yayınladığı "Ruh Adam"ın kadın kahramanı Güntülü'nün ismi, uzun seneler boyunca sadece romanı okuyanların hafızalarında kaldı, 90'lı senelerden itibaren dünyaya gelen kızlara da verilmeye başlandı ve sonraları oyuncak bebek markası oldu: "Gözde Oyuncak" tarafından bir dizi bebeğe "Güntülü" adı verilmişti ve Amerikan "Barbie" bebeklerine karşı bu isimde ve yerel görünümde oyuncakların imâl edilmeye başlanması bence gayet iyi bir düşünce idi...

        Ukrayna'da ortaya çıkan ve şimdi bize de geldiği iddia edilen FEMEN'in Türkiye tanıtımında kullandığı "Güntülü" isminin öyküsü işte böyle... Ama yarattığı roman kahramanının adının böyle bir alanda reklam vasıtası yapılacağı rahmetli Atsız Bey'in hatırına gelse idi kimbilir neler söyler ve neler yazardı, orasını tahmin etmek bile insanı ürpertiyor...

        Türk kadını ilk toplu eylemini bundan 205 sene önce yapmıştı

        TÜRK kadınının günlük hayatta karşılaştığı zorluklara, uğradığı sıkıntılara yahut yaşadığı baskılara karşı sesini yükseltmesi zannettiğimiz gibi öyle yeni birşey değildir. Bizdeki kadın hakları örgütlerinin, feministlerin ve sivil toplum kuruluşlarının yaptıkları toplu hareketlerin geçmişi çok daha eskiye, asırlar öncesine dayanır...

        Meselâ eski İstanbul'da yaşanan her büyük yangın, kadınları için sokağa fırlayarak zamanın sadrazamına hakaret etme vasıtası olmuştur...

        O zamanın yangınları şimdikiler gibi değildi, zaten ahşap olan ve doğru dürüst söndürme teşkilâtı da bulunmayan şehirdeki binalardan birinin tutuşması, birkaç saat içerisinde sıra sıra koskoca mahallelerin küle dönmesi demekti. Alevlerin görülmesi üzerine hemen haberdar edilen zamanın sadrazamı yangın yerine gidip söndürme çabalarına nezaret eder, hattâ büyük yangınlarda padişah bile facia yerinde hazır bulunurdu...

        Sadrazamın yangın mahalline gitmesi, evleri tutuşmuş kadınlardan ağız dolusu hakaret işitmesi demekti! Herşeyleri bir anda küle dönen İstanbul kadınları sadrazamın yolunu keser, sanki yangını adamcağız bizzat çıkartmış gibi ağızlarına geleni söyleyip beddua ederlerdi...

        İstanbul kadınlarının toplu halde yaptıkları ve kayıtlara geçmiş ilk protesto ise, 1 Mayıs 1808'de yaşandı...

        İşte, 1750'lerde Trabzon'da doğan ve 1828'de İstanbul'da ölen Ermeni tarihçi Kevork Oğullukyan'ın "Ruznâme"sinde yazılı olan ve Hırand Der-Andreasyan tarafından Türkçe'ye tercüme edilerek yayınlanan hadisenin ayrıntıları:

        Tahtta Dördüncü Mustafa vardı, imparatorluk büyük sıkıntı içerisindeydi ve gelecek kapkaranlıktı... Rusya ile aylardır devam eden savaş bir türlü bitmiyor, erzak ve silâh sıkıntısı çeken ordu cephelerde başarı gösteremiyordu. Başkentte asayiş diye birşey kalmamıştı, âsiler sokakta kadınlara ve kızlara tecavüze kalkışıyor, evler güpegündüz soyuluyordu. Şehrin göbeğinde yol kesip tehditle para almak artık sıradan bir iş olmuş, İstanbul teröre boyun eğmişti...

        Ekonomi, berbat haldeydi... Hazinede tek kuruş kalmamış, maliye iflâs etmişti. Maaşlar verilemiyor, cephedeki orduya yiyecek bile gönderilemiyor ve halk pahalılıktan nefes alamıyordu. Saray, başka memleketlerden borç bulabilme peşindeydi; hattâ Sultan Mustafa da Fas Kralı'na mektup yazıp borç altın istemek zorunda kalmıştı.

        Halk ise, açtı... İstanbullular o zamanların en ucuz yiyeceği olan ciğeri bile alamaz hale gelmişler, tencerelerde sade suya atılıp kaynatılan bir tutam un, çorba niyetine içilir olmuştu.

        Çekilen sıkıntılar yüzünden canlarına tak eden İstanbul kadınları, 1808'in 1 Mayıs'ında ellerinde sırıklar ve tencereler alıp sokaklara döküldüler. Sırıkların ucuna bitip diplerine kadar yanmış mum artıkları ile kokmuş ciğerler bağlamışlardı.

        Söylene söylene yürüyüp İstanbul Kadısı'nın konağını bastılar. Yer sofrasına oturan Kadı Efendi o sırada sahanlarını getirtmişti ve yemeğe başlamak üzereydi...

        Konağa girip Kadı Efendi'nin bulunduğu salona kadar giden kadınlar Müslüman bir din adamına yapılacak en büyük hakareti ettiler ve "Papaz herif!" diye bağırdılar. Sonra "Sen böyle mükellef yemekler yerken biz açlıktan ölüyoruz! Ciğer bile 25 para oldu, biliyor musun?" diye haykırıp Efendi'nin üzerine yürüdüler. İstanbul Kadısı sofrayı bırakıp kaçtı ve kadınların elinden zor kurtuldu.

        Hırslarını alamayan kadınlar, bu defa Cuma namazı için Bayezid Camii'ne gitmiş olan zamanın hükümdarı Dördüncü Mustafa'nın önünde gösteri yaptılar. Padişaha şikâyet dilekçesi verdikten sonra uçlarında dibe gelmiş mum ve kokmuş ciğer asılı sırıklarını Dördüncü Mustafa'ya karşı sallayarak ağızlarını da açtılar ve "Uyan efendimiz uyan!.. Uyan da bizleri düşün... Pahalılığa dayanamıyoruz. Aç kaldık" diye haykırdılar...

        Hükümdarın muhafızları şaşkınlıktan donakalmışlardı ve eli sopalı kadınlara karşı hiçbirşey yapmadılar. Kadınlar birkaç dakika boyunca avaz avaz bağırdıktan sonra dağıldılar; Dördüncü Mustafa sarayına, kadınlar da evlerine, boş tencerelerinin başına döndüler ama memlekette hiçbirşey değişmedi, sıkıntılar hafiflemedi, üstelik işler daha da kötüye gitti ve İstanbul'da kanlı bir ihtilâl yaşandı...

        Tarihlerde "Alemdar" diye geçen Mustafa Paşa ordusuyla beraber Rumeli'den İstanbul'a yürüdü ve önce Babıâli'yi, ardından da Topkapı Sarayı'nı bastı. Tahtından indirileceğini anlayan Dördüncü Mustafa amcası olan ve sarayda bir odada hapis tutulan eski padişah Üçüncü Selim'i öldürttü ama birkaç dakika sonra kendisi de tahtından oldu. Dördüncü Mustafa'nın yerini kuzeni Mahmud, yani İkinci Mahmud aldı ve o da Mustafa'yı boğdurttu. Pahalılık, iki padişahı birden canından etmişti...

        Diğer Yazılar