Tekkeler farzedelim ki açıldı...
AK Parti Ankara Milletvekili Haluk Özdalga, tekke ve zaviyeleri kapatan 30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı kanunu yürürlükten kaldıracak bir yasa teklifi verdi.
Devrim kanunlarından olan ve anayasaya göre değil kaldırılması, tartışılması bile sözkonusu edilemeyecek gibi görünen 677 sayılı yasanın iptalinin yahut ilgasının mümkün olup olmadığı konusu hukukçuları alâkadar ettiği için o hususa hiç girmeyeceğim...
Ama meselenin üzerinde pek konuşulmayan ve artık unutulmuş olan bir başka tarafı var: Tekkelerin imparatorluğun son zamanlarındaki hukukî durumları ve cumhuriyet dönemindeki fiilî vaziyetleri...
Bugün yaygın olan kanaat "Osmanlı zamanında tekkeler serbestçe faaliyet gösterir, şeyh-mürid ilişkisine kimse karışmaz, şeyhler canlarının istediği gibi hareket edebilir ve bulundukları makama kendilerinden sonra oğulları yahut aile mensuplarından biri geçebilir" şeklindedir.
ŞEYHLER MECLİSİ OLMAZSA
İmparatorluk zamanında tekkeler her zaman devletin kontrolü altında olmuştu ve fillî şekilde yapılan bu kontrole 1866'da kurulan "Meclis-i Meşâyih" yani "Şeyhler Meclisi" ile hukukî kimlik verilmişti. İmparatorluğun dört bir yanındaki tekkeler Meclis'in kurulmasından sonra İstanbul'da "âsitâne" denen ve tarikat büyüklerinin tesis etmiş oldukları merkez tekkelere bağlanmış, İstanbul'daki bazı Nakşibendî tekkeleri ile yine İstanbul'da bulunan ve Konya'daki Çelebilik makamının kontrolünde olan Mevlevîhâneler ise bir çeşit özerkliğe sahip olmuşlar; diğer tarikat tekkelerinin kontrol işleri de âsitâneler ve Meclis tarafından beraberce yürütülmüştü.
Önemli kararlar, meselâ şeyhin vefatından sonra yerine kimin geçeceği, yeni kurulan tekkelere şeyh tayini yahut bazı anlaşmazlıkların halli gibi hususlar Meclis-i Meşâyih'te karara bağlanır, tarikat merkezlerinden yapılan şeyh tayinlerinde Meclis-i Meşayih'in tasdik şartı aranır ve önemli konularda bazen saray da müdahalede bulunurdu.
Tekkelerin 1925'te kapatılmasından sonra, tarikat geleneklerinin uygulanması konusunda pek birşey değişmedi. Mülklerine el konan tekkeler şeyhin evine yahut yeni bir mekâna taşındı, zikirler ve musiki icrası eski kalitelerini zamanla kaybetmiş olmalarına rağmen sürdürüldüler, âdetlerin ve bir tarikatın devamı için şart olan "hilâfet" ve "icazet" müesseseleri kesintiye uğramadı ama iki önemli konuda sona gelindi: Bir zamanların kültür merkezleri olan ve tarihte önemli yerleri bulunan sanatkârların yetiştiği bazı tekkeler artık eğitim kurumu olma özelliklerini kaybedip rutin birer seremoni mekânı haline geldiler; daha da önemlisi posta kimin geçeceği, yani kimin şeyh olacağı meselesi açmaza girdi. Zira, şeyhlik makamında bulunacak kişiyi belirleyecek bir Meclis-i Meşâyih artık mevcut olmadığı için bu makamların bazıları kapanın elinde kaldı!
HİLÂFET VE İCAZET MESELESİ
Türkiye'de, özellikle de İstanbul'da asırlardan buyana âsitânelerin başında bulunmuş ailelerin mensubu olan ve geleneği bugün de devam ettiren birkaç kişi dışında "Şeyh" olarak postta oturan, icazet yahut hilâfet verenlerin çoğunun şeyhliği imparatorluk zamanında belirlenmiş kurallara göre geçersizdir. Zira, makamları Meclis-i Meşâyih'in tasdikinden geçmemiş olduğu için bu işi "fiilen" değil, eski tâbiri ile "teberrüken" yahut tesadüfen yapmaktadırlar, üstelik bazıları da geleneksel şekilde yani yazılı olarak verilmesi gereken icazete yahut hilâfete sahip değildirler.
Pek ihtimal vermiyorum ya, Haluk Özdalga'nın teklifi yasalaştı ve tekkelerin açılmasına yeniden imkân verildi diyelim... Böyle bir uygulama, tek bir işe, cemevlerinin hukukî statü kazanmalarına ve devam eden tartışmaların neticeye bağlanmasına yarar, ama ardından büyük bir post mücadelesi yaşanır.
İmparatorluk zamanının tekkelerini görüp oralarda yaşamış olan ve 70'li senelerde hayatta bulunanların söyledikleri bir sözü hiç unutamam:
"Dergâhların kapatılması tabii ki iyi olmadı ama kapatmakta bir yerde haklı idiler, zira eli öpülecek adam pek kalmamıştı" derlerdi...