Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÜNLÜ teröristlerin meşhur avukatı, hukuk aleminin anarşisti olarak bilinen Jacques Verges İstanbul'daydı. Bu satırların yazıldığı perşembe sabahında Cemal Reşit Rey'de vereceği konferans henüz başlamamıştı, ama bir gün önce, kendisiyle yemek yeme ve sohbet etme ayrıcalığını elde eden bir grup şanslı insandan biri olarak, kendisini dünya gözüyle görme ve can kulağıyla dinleme fırsatı buldum.

        84 yaşındaydı artık, kulakları ağır işitiyordu, yaşlanmıştı, ama ne muzipliğinde, ne anti-emperyalist, sömürge karşıtı kimliğinde ne de en sıradan soruları bile alabildiğine derinleşerek yanıtlama becerisinde bir gerileme tespit edebildim. Kıyas yapma şansım yoktu, ama görünen köyün de kılavuza ihtiyacı yoktu. Yarı Fransız yarı Tayland'lı haliyle, modern hukuk felsefesinin dokunulmazlık zırhına bürüdüğü 'sistem'in Matrixten başka bir şey olmadığını tespit eden kariyeriyle, benim için hukuk aleminin 'Neo' sundan daha fazla bir şeydi hâlâ. Bu koca adalet makinesinin ara sıra doğruyu gösteren bozuk bir saat olduğunu düşünüyordu yine.

        Jacques Verges, sanık sandalyesinde oturan adamın bu makineyle 'uzlaşmak' dışında başka şansları da olduğunu bilen, hayatını o imkanlara adayan sıra dışı bir hukukçu. Saddam'ın davasını üstlendiğinde Şeytanın Avukatı olarak anılmıştı. Zalimin Tanrı rolünü üstlendiği yerde, şeytanın avukatı diye anılmak bir taltif bile olabilirdi. Nitekim Verges, şöyle cevap vermişti onlara: "Bir köpekle bir kurt arasında tercih yapacak olsam, kurdun avukatlığını üstlenmeyi tercih ederim. Özellikle o kurt yaralıysa"

        Bir insan nasıl olur da, hem Filistinli bir direnişçinin hem de Miloseviç'in savunmasını üstlenmeyi 'başarabilir' ? Aynı inançla, aynı ilkelerle? Cevap şurada herhalde: Verges'e göre, sistem kendisini özgürlük eşitlik ve adalet üzerinden tanımlayıp demokratik bir tutum üzere olduğunu iddia etmekle beraber, kendisine karşı verilen en ufak bir mücadelede bu ilkelerin hepsini çiğneyebiliyorsa , kendisine karşı çiğnenen bazı ilkeler konusunda da bu kadar alıngan olmamalıdır. Aynı şekilde devletlerin kendi kamu düzenlerine saldıranlara uyguladığı şiddeti protesto etmek de ikiyüzlüce ve beyhude bir çabadır. Yani kendileri, modern hukukun kadir-i mutlak 'doğruluk' algısıyla dalga geçerken, kendi yıkıcılığını politik görüşlerinin haklılığı ile yıkayıp masum göstermeye çalışanlara da sinik bir tutum takınmakta. Çünkü politik hukuk mücadelesinde masum insan yoktur. Ve tam tersi de geçerlidir bu durumda, sistemin 'suçlu' saydığı da, 'sistem'den daha suçlu olmayabilir. Yargı mercii seni suçlu buluyor diyelim, onunla aynı ahlak aynı gerçek algısını paylaşmıyorsan, başka bir ahlak ve başka bir gerçek algısını savunuyorsan, ve buna ihtirasların, çıkar dürtüsünün ötesinde 'inanıyorsan', Verges'in 'kopuş savunması' adını verdiği nadide yöntemle savunulmayı hak etmişsin demektir. İster Baader Meinhoff üyesi ol, istersen bir Nazi kasabı, istersen başkalarının 'terörist' dediği Filistinli bir direnişçi, bir Cezayirli.

        "Çünkü" diyor, "Galip gelen estetiktir, adalet değil. Zafer her zaman jürinin özdeşleşebileceği hikayeyi anlatanın olur"

        "Adaleti temsil eden kızın gözlerindeki bağın bir anlamı yok muydu" diye soruyorum. "Ö sembolün gözlerindeki bağın açılması çok tartışıldı bizde. Yargının gözünün bağlı olması adalet ile ilgili bir hakikate tekabül etmiyor mu?"

        Bir kahkaha atıyor. Sevdiği bir konu. Uzun uzun anlatıyor, ben ne yazık ki özetleyeceğim.

        "Yargıcın gözü ister açık olsun isterse kapalı, sanığı tam anlamıyla 'görmesine' imkan yoktur zaten" diyor.

        "Bir sorgulama en iyi ihtimalle hayırlı bir sorgulama olur, bir karar en iyi ihtimalle vicdanları olabildiğince rahatlatmış olan hayırlı bir karar." "Ama" diyor, "bir dava hiçbir zaman bir adamın hakikatine dokunamaz."

        "Sanat eserlerinde bizi en çok cezbeden şey, doğru değil, yalandır. Tek bir koşulla! Bunun yalanın hakikate en çok yaklaşan versiyonu olması gerekir!"

        "Davalar da böyledir. Savcı bir canavar portresi çizer, avukat bir şövalye portresi; oysa gerçek hayatta bir adam ne tümüyle canavar olabilir, ne tümüyle şövalye. Gerçek hayatta yaşayan ne avukatın ne de savcının ortaya koyduğu portredir."

        Bir mahkemenin sonucuna ilişkin beklentimizle bir sanat yapıtından beklentimizin neredeyse aynı şey olduğunu söylüyor Verges. İyi bir yalan, hakikate yaklaşabilmesi koşuluyla. Hakikat ile hukuk arasındaki mesafenin, modern hukukun yarattığı 'mit'te olduğu gibi bitişik, öylesine yekvücut filan olmadığını, fotoğrafını çekerek kanıtlıyor adeta.

        Diğer Yazılar