Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÇARŞAMBA günü Yılmaz Esmer'in araştırmasından bahsetmiş ve bu araştırmanın halkımızın kendisine benzemeyen kişilerle komşuluk etmeyi çekilmez bir 'görev' gibi görmeye başladığı sonucunu verdiğini yazmıştım. Komşuluk ilişkilerine ilk darbeyi vuran şey, yoğun çalışma hayatından önce modern kent mimarisinin, 'apartmanların', kapı önü sohbetlerine el vermeyecek denli keskin hatlı ve buluşmaları sağlayıcı değil bilakis ayrıştırıcı tasarımlarıdır bana göre. Site hayatı ise bu ayrıştıcı stili betonlaştırıyor. Her site, bir site devletine benziyor; birbirine benzeyen, birbiriyle mutabakat halinde olan insanlar, 'millet'in ya da 'ulus'un tanımına uyuyor neredeyse. Mütedeyyin kesime hitap eden siteleri reklamlarının içerdiği 'aile' kelimesinin şifre değerinden çözüyoruz. Bu, sözkonusu muhitte nikahsız birliktelik, eve erkek/kadın arkadaşların gelmesi gibi bir seçeneğe sıcak bakılmadığını, o tür bir yaşam tarzının sakinler tarafından 'eleştirileceği' anlamına geliyor. Diğer kesimi muhatap alan yeni toplu konutların, camisi bulunmayan 'yaşam alanlarının' reklamlarında ise 'seçkin komşular' ibaresi yer alıyor. Bu ibareden de kapı önünde ayakkabı çıkarmayan, başörtülü ve çarşaflıların bulunmadığı, 'sen ben bizim çocuk-lar'dan mürekkep bir sosyalleşmenin vaat edildiğini anlıyoruz. Bu gettolaşmanın tek nedeni fiziksel koşullar değil.

        TÜRKİYE 'ELEŞTİRİYİ' ÇOK SEVDİ

        80'li yıllarda İzmir'in Basın Sitesi'nde oturan anneannemin son derece aktif bir dindar olması, dini bayramlarda likör ikram edilmesini dini bir edim zanneden ve sülaleboyu şort giyen komşuları ile ilişki kurabilmesini engellemezdi; onlar 'hacı anne' dedikleri anneanneme gelirlerdi, anneannem onları ziyaret ederdi, mayınlı alanlara girmezlerdi çünkü. 'Kendini ifade etmek' bu denli kutsanır bir şey değildi, kendini ifade ederken başkasının üzerine basıp geçmek de basit bir kaza muamelesi görmüyordu; nezaket, gündelik ilişkilere bulaşınca tuhaf bir şeye dönüşen 'eleştiri' çiğliğinden nasibini almamıştı henüz. 90'lı yıllarda dile yerleşen 'sorgulama' kavramını da toplumca yanlış anladığımızı düşünüyorum. Şimdilerde birinin fikrine katılmama, onun fikrine eşlik etmekten daha 'karizmatik' bir durum. Aynı fikirde olmamanın makbul hale gelmeye başlaması demek, sahici ve üretken fikir ayrılıklarının yanına bir dizi 'fake', 'şişirme' ayrı11k-gayrı11k eklenmesi demek. Dünün 'nezaketsizlik' sayılan, klasik adabı muaşerete uymayan işleri, yükselen değer 'eleştiri' ile aklandı ve o eleştiri 'açık sözlülük' ve 'dobralık' gibi kısmen 'geleneksel değerlerle'evlenince komşuluk gibi klasik ilişki biçimleri çekilmez hale geldi. İnsanların birbirine nazik davranacağı varsayımıyla yapılandırılmış ilişki tipleri zorlaştı. Gündelik hayata bodoslama giren ve itibar gören eleştirinin kapsama alanı kılık kıyafet, zevk ve eğlence, çocuk yetiştirme, kadın erkek ilişkileri gibi artık politik hayatta da karşılık bulan konulara doğru genişledikçe 'yaşam tarzları' ya da 'yaşam algıları' arasındaki farklar derinleşiyor. Yekten kişisel alana 'müdahale' teşkil edebilecek söz ve tavırlarla müesses bir alınganlık girmeye başlıyor insanların arasına. 'Eleştiriye açık değilsin' ile tahkim edilen ve eleştirenin iktidarını perçinleyen tutum ise pasif agresif tavrı, yani 'komşuluk etmeyi bırakma, o kişiyle görüşmeme' halini kesinleştiriyor. 'Eleştiri'nin ve 'açık sözlülüğün' iyi olduğunu düşünen, daha doğrusu bununla kendisine iktidar temin eden komşu da karşı eleştiriye karşı hazımlı değil, derken birbirlerinin 'bakışlarına', birbirlerinin aynalarında yansıma ihtimallerine bile katlanamaz oluyorlar.

        BANA SEVGİNİN SOSYOLOJİSİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?

        Ben Türkiye'de toplumsal kamplaşmadan bahsederken aynı zamanda kişinin yekdiğerine duyması gereken asgari insan sevgisini, asgari insan ilgisini kaybetmiş olduğundan bahsettiğimizi düşünüyorum. Televizyonların tartışma programlarından kopya edilen 'eleştiri' ve 'sorgulama' gibi kavramların aşırı dolaşımı, başta komşuluk olmak üzere birçok ilişki tipini zehirliyor. Gündelik hayattaki ayrışma, farklı yaşam tarzlarından ziyade, bu tarzları görmezden gelme, gelemediğin yerde incelikli sınırlar çekme, fark ettirmeden mesafe alma becerisini yitirmiş olmaktan kaynaklanıyor. Bu beceri yitimi, birbirimize benzer insanların arasında oturmak için, toplu konutlara, gettolara koşmamıza neden olmakta. Eleştirel 'düşünce'nin iyi bir şey olduğu su götürmez; lakin kurumları, fikirleri, kuramları eleştirmek toplumları geliştirirken, kişiyi ve o kişinin öznel durumunu muhatap alarak yapılan eleştiriler sosyal bağları örselemekten başka bir işe yaramıyor. Farklılıkların öfke, kırılganlık ve alınganlık gibi duygularla etiketlenmesine ve bir sonraki durumun kaçınılmaz biçimde bu duyguları çağırmasına neden oluyor bu tutum. Düşüncenin eleştirel boyut kazanmasından ziyade, gündelik yaşamın eleştirel bir boyut kazanması söz konusu ki, klasik nezaketsizliğe kılıf uydurma ile bitişik halde. Bir sınıfa bir kesime de özgü değil, ne acıdır ki yaygın bir alışkanlık halini almış durumda.

        Diğer Yazılar