Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        YENİ yıla hiç hoş hislerle girmiyorum. Sona sarmak ve direkt 2011’den başlamak istiyorum. Çoktan eskimiş, daha şimdiden bütün sürprizlerini yapmış ve baştan savılmış bir yıla giriyoruz sanki. 2010, eski yıldan aldığı sorunlarla devam edecek gibi. Attır araya iki doğa felaketi, üç yetkili tedbirsizliği, bir buçuk deprem, beş kundaklama ve bir genel seçim, al sana yeni yıl. Amerikanlaşma kapasitemiz ölçüsünde otoparka bırakılmış arabada ölü bulunan çocuk haberleri artabilir. Feodal kalma arzumuz ölçüsünde de boşanmak isteyen karısını levye ile öldürdü haberleri elbette raflardaki yerini koruyacaktır.

        Yine Ergenekon ile ilgili her türden hergelekonluk söz konusu olacak, ancak aynı heyecanı uyandırmayacaktır. Sulandırma hız kesecek, fakat duyarlılık da pörsüyecektir. “Demokratik açılım” herkesin kendi ütopyasını yansıttığı bir arzu nesnesi olarak kalmaya devam ederken, “demokrasi”nin ne olduğu iyiden iyiye şüphe götürür hale gelecektir. Çünkü 2009, demokrasinin ne olmadığına dair her kafadan bir sesle geçti. a) Demokrasi TSK’nın itibarına zarar vermek değildir. b) Asıl hükümeti eleştirmek demokrasi değildir. c) Yok efendim, başörtüye özgürlük diyerek demokrat olunmaz. c) Bir kere milli irade denilerek demokrat olunmaz. d) Hayır, demokrasi provokasyona gelmek değildir. e) Emperyalist ABD’nin planlarıyla demokrasi olmaz. f) İmtiyazlı azınlığın baskısına boyun eğilen yerde demokrasi olmaz. g) Yok daha neler, asıl sadece çoğunluk taleplerinin meşru kabul edilmesi demokrasiyi bozar. Bu durumda “Demokrasi nedir” sorusu için geriye kalan şıklar şunlar: 1) Yağmurda ıslanmaktır. 2) Meme yapmış platinin ilk günkü kadar taze görüntüsüdür. 3) Temiz havlu kokusu gibidir demokrasi... Nobel Barış Ödülü’nü bazen savaşın da gerekebileceğini söyleyerek alan Obama, üçüncü cepheyi Yemen’e açtı, işte size yeni yıl. 2009’da hiç değilse ümit edebiliyorduk. Siyah barışçıl kuşundan nice nice beklentimiz vardı, 2010’a boşuna ümitlendiğimiz bilgisiyle giriyoruz ve bütün yılı bu umarsızlıkla geçireceğiz. 2009, İsrail-Filistin meselesinde Türkiye’nin arabuluculuğunun sıkça konuşulduğu, “Barış bu kez mümkün mü?” nefesinin şöyle bir gelip yokladığı bir yıl olmuştu. Meşhur “One minute” çıkışı, salt Gazze adına yükselen bir ses olmanın ötesinde bir milli refleksin, yitirilmiş bir “izzetin” kırbacıyla şaha kaldırmıştı kolbaşının bütün atlarını. Sonuç?.. Mısır, Hamas’ın iktidarda olduğu Gazze şeridi için, bölgede yaşayan Filistinlilerin felaketi pahasına planlar koyuyor yürürlüğe. Türkiye’nin arabuluculuğu meselesi ise İsrail’deki kabineyi ikiye bölmüş durumda. Bu yıl aklı ermeye başlayanlar, demokratik açılımı molotofkokteyli zannediyor; bu yıl demokratik açılıma inanmış olanlar, plastik kelepçeli belediye başkanlarını görerek inançlarına veda ediyor. Kavram çarpıtarak mesaj verme 2010’da devam edecek; Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki “arama”lara “baskın” demeyi tercih etmek gibi hoşluklar dimağımızı süsleyecek. 2009 başlarında bile hâlâ karşıt fikirlerin tartışa tartışa bir ortak noktaya evrileceği ümidi vardı. Politik görüşler tam ve keskin hizalanmayı mecbur kılmıyordu. Hükümet adına ya da muhalif olma adına yapılan tartışmalar, polemikler, bel altı vurmalar, sürtünüp geçmeler bir hayli tatsız bir hal aldı. Çok değil daha birkaç yıl önce, “Kim hangi politik görüşten?” ya da “Hikâyesi nedir?” diye merak edilirdi. 2010’a girerken ise özellikle medyada “hükümet yandaşları”, “Ergenekon yandaşları”, “sermaye yandaşları” gibi çok feci betimlenmiş ana kategorilere “sitcom’cular”, “vurkaç’çılar”, “eyyamcılar”, “tetikçiler”, “mancınıklar”, “muameleciler”, “vantriloklar”, “Hacivatlar”, “Karagözler”, “zararsız con conlar”, “bir hücreli con conlar” şeklinde bölümler eklendi. “Çoğulculuk” böyle bir şey zahar... Siz siz olun yıllık sataşma ve polemik almanağına bakmadan, yanınızda “Sataşmanın geldiği son durumu nedir?” konulu bir kroki olmadan ahali arasına çıkmayın, hatta o krokiye bakmadan kitap okumayın, film izlemeyin, program daveti kabul etmeyin. Dostunuz bile olsa her kim medya mensubudur, sakın ola kızgınlığınızı, hislerinizi ya da takdirinizi dürüstçe belli etmeyin; hangi senaryolarla, hangi vehimlerle, hangi fotoğraflarla ve nasıl bir iç âlemle birleştirilip, nasıl bir resim altına dönüşeceğini bilemezsiniz. İçinizde tutun ve onunla ölün, ikebana gibi değil Çin ajanı gibi olun. 2010’da daha çok...

        Diğer Yazılar