Mevzu demokrasi ise 'baraj' teferruat değildir
“ANAYASA paketi” hayata geçerse “devletin çatısı çöker“miş... Bu söz, “Bu halk bu devleti batırır” demekle aynı şey. Bu kafa, devletin halk tarafından yetkilendirmiş bir büyük örgüt olduğu gerçeğine basmamış. Devleti bir mit olarak kutsamakla kalmıyor, devlet ile halkı birbiriyle uzlaşmaz taleplere sahip iki ayrı kamp olarak konumlandırıyor. Bu tasavvur, yetkisini halktan almayan ve kan bağına endeksli egemenlik sistemleriyle örtüşebilir ama meşruiyetini halka ait bir egemenliği kullandığı iddiasından kazanan demokratik devlet anlayışıyla örtüşmez. Paketinin yapacağı sadece oy kalitemizi artırmaktır. Atanmışların atama oranının azalması, seçilmişlerin sirayet oranının fazlalaşmasıdır.
AK Parti tabanının gönlünde yattığı varsayılan gizli aslanlara göre değil, Venedik Komisyonu’nun bunca zaman verdiği raporlar doğrultusunda hazırlanmış değişiklikler söz konusudur. Ve fakat, “Bu değişiklikler bütün kurumları AK Parti’lileştiriyor” eleştirisini de ciddiye almak ve gereğini yapmak lüzum eder. “Gereği” son derece basittir: Seçim barajını kaldırmak; hiç değilse % 2-3 gibi bir orana indirmek. Mademki bu paket, seçilmişlerin oyunun gradosunu artırmaya hizmet ediyor.
Mademki birtakım önemli kurumların inşasında seçilmişlerin yaptığı seçimlerin oranını artırmak, halkın egemenlik yetkisini devletin işleyişini sağlayan birimlere aktarmak, toptan bir demokratikleşme zemini açısından önemli... Mademki anahtar kelime “seçilmiş”, “halk” ve “demokrasi”... O halde halkın talep skalasındaki renkliliğinin olabilecek en yüksek oranda temsil edildiği bir “seçim sistemi” söz konusu olmalı ki, ‘demokratikleşme’ fiili bir nitelik kazansın.
Egemenliğin halka devrinden bahsedilecekse bu ancak “çoğulcu demokrasi” ile ideale yakın bir forma ulaşır. % 10 seçim barajına rağmen egemenliğin halka devrinden bahsedilemez, bu barajla olsa olsa egemenliğin “çoğunluğa” devrinden bahsedilebilir; “çoğunlukçu demokrasi” ise ideale uzak bir demokrasi türüdür.
Başbakan, Baykal kadar ‘dokunulmaz’ mı?
DENİZ Baykal’ın Başbakan’a yaptığı “Gel ikimizin dokunulmazlıklarını kaldıralım” teklifinin hakiki bir zemini yok. Hatta denilebilir ki tüm bunlar zaten bu eşitsizlik yüzünden oluyor. Tüm bu olanlar, devletin resmi ideolojisinin taşıyıcısı olan CHP ile resmi ideolojiyi sürekli olarak yeniden üreten yüksek yargı arasındaki doğal ittifak nedeniyle yönetim erkinin seçilmişler tarafından değil, seçilmemişler tarafından kullanılmasından kaynaklanıyor.
Bütün mesele CHP-Danıştay-Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı-Anayasa Mahkemesi ve askeri bürokrasi arasındaki zihinsel akrabalık sonucunda dokunulmazlığı kaldırılan bir Baykal’ın “asla yargılanmayacağı” ama dokunulmazlığı kaldırılan Erdoğan’ın ilk fırsatta değil yargılanmak çarmıha bile gerileceği düşüncesinden kaynaklanıyor.
Zira “yargısal kuşatma” nasıl dert ise yargıya toslamayacağını bilen timsah siyasetçi tipinin hukukun boşluklarında dilediğince sörf yapması da öylesine büyük dert. Aytaç Durak meselesi en yakın örnek. Durak’ı gayet iyi tanıyan, AK Parti’den iddia edilen yolsuzluklar hakkında esaslı çıkış ve ısrarlı fikri takip yapanın sadece Adana Milletvekili Ömer Çelik olması ilginç değil midir? Bildiğim kadarıyla bu konuda Dengir Mir Mehmet Fırat dışında Ömer Çelik ile aynı iddiaları dile getiren başka bir siyasetçi olmadı. Devlet Bahçeli ise bu faaliyeti çamur atma diye nitelendirmişti o günlerde.
Sonuç: Dokunulmazlıkları kaldırmak, devletin tüm siyasi görüşlere eşit mesafe aldığı bir zemin oluşmadığı sürece ancak siyasal süreci tıkamayı hedefleyenlere yarar. Devlet, ideolojik bariyerlerinden kurtulmasını sağlayacak demokratikleşmeyi hayata geçirmediği sürece yolsuzluk parazitinden de kurtulamayacaktır.