Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİR 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı daha idrak ettik. Aslına bakarsanız çocukları sevdiğimiz filan yok. Tüm bu “çocuklar, çocuklarımız” edebiyatı da, onlara hediye ettiğimiz bayramlarda yaptığımız gövde gösterisi de, ne yüce gönüllü yetişkinler olduğumuzun altını çizmek, kendi kendimizi övmek için. İyi hissetmek için.

        Türkiye çocuk seven bir toplum mu? Buna “evet” diyecek olanlar çoğunluktadır. Fakat ben “hayır” diyenler kategorisindeyim. Türkiye kendi çocuğunu seven bir toplum. Onu da kendine ait bir “ürün”, kendi kendinin klonu olarak gördüğü için sahipleniyor.

        Türkiye çok çocuk sahibi olmayı seven bir toplum. Çünkü burada kendine bir “tebaa” oluşturmak isteyen erkekler ve ancak doğurduğu sürece itibar göreceğini, doğurmazsa kadınlığının da insanlığının da tartışma konusu olabileceğini bilen kadınlar yaşıyor. Yaşça küçük ve tecrübesiz insanlara imtiyaz tanınması gerektiğini, onların kusurlarına karşı affedici ve yapıcı eğitim tedbirleriyle mukabele etmemiz gerektiğini “kâğıt üzerinde” kabul ediyoruz. Ama iş bu yaşça küçük varlıkların huysuzluklarını, şımarıklıklarını ve zayıflıklarını tolere etmeye gelince hiç oralı olmuyoruz. “Yetişkin” yüce gönüllülüğü “Çocuksa çocukluğunu bilsin” noktasında sınıfta kalıyor. Hatta “Neden benden daha zayıf, daha güçsüz, daha akılsız durumda olan biri benden daha imtiyazlı bir durumda olsun ki?!“ bencilliğinin uçurumuna yuvarlanıyor.

        Bir kere uçuruma yuvarlanınca irtifa kaybetmek şart olur. Siirt’in bir paket çubuk krakere aç kızlarına tecavüz etmeyi kabul edilebilir bulan alçalma, bu insani düşüşte gelinebilecek en berbat noktalardan biridir.

        O tecavüzcülere, “Bunu neden yaptın?” diye soracak olsak, “O da istedi” cevabını almamız işten bile değildir. “Ama o daha bir çocuktu” diyecek olsak, alacağımız yanıt “Neresi çocuk, kazık kadar olmuş, ben gördüm göğüsleri büyümüştü” etrafında seyreder. Kendisinden daha zayıf durumda olana bir istismar fırsatı olarak bakan için kurbanın “çocukluğu”, kurbanı haksız çıkaran bir unsur olarak bile görülebilir: Çocuksa çocukluğunu bilmelidir, bilmiyorsa bildirirler!

        ÇOCUKSAN ÇOCUKLUĞUNU BİL

        Nitekim, kamuoyunun taş atan çocuklar olarak bildiği, Terörle Mücadele Kanunu mağduru çocuklar için de benzeri bir mantık söz konusu. Normal şartlarda hafifletici bir unsur sayılması gereken “çocukluk” devletine, büyüğüne, çevresine karşı açık bir itaatsizlik durumuna girilmiş olması halinde eredeyse ağırlaştırıcı bir boyut haline geliyor. % 95’i Güneydoğudaki mitinglerden, sokak gösterilerinden ve bunlara katıldığı varsayılanlardan oluşan Kürt çocukları, yetişkin örgüt üyelerine uygulanan kanun maddeleriyle yargılanıp yetişkinler gibi cezalandırılıyorlar. Aralarında “taş atmayan” çocuklar da var. Sırtı terli, üstü başı tozlu diye evlerinden toparlanıp götürülen çocuklar var.

        Oysa Kayserili bir çocuğun, uyuz olduğukomşu teyzenin zilini çalıp çalıp kaçması ne ise, Diyarbakırlı bir çocuğun kendisine su sıkan polise yerden bulduğu bir taşı fırlatması da o. İkisinin motivasyonu aynı. Fakat Kayserili çocuğun kulağı babası tarafından çekilirken, Diyarbakırlı çocuğa 15 yaşında hapse girip 26 yaşında çıkacak kadar ceza veriyoruz.

        Kimsenin bu çocukların verdiği bir zarar varsa, o zarardan dolayı cezalandırılmalarına bir itirazı olamaz. Fakat çocukları devleti yıkmaktan, ülkeyi bölmekten dolayı cezalandırmayalım. Hem komik, hem acımasız oluyoruz böyle olunca. Dahası memleketin evlatlarına böyle davranan bir devlet “ulusun egemenliğinden” bahsedebilir mi, gibi sorular üşüşüyor zihne. Bu ihtimalde bir “ulus” teşekkül etmiş sayılabilir mi? Devlet bu kadar derin eşitsizlikler üzerine bina ettiği bir topluluğa kalkıp nasıl “ulus” adını takabilir?

        Aynı soru memleketin tüm evlatları için çoğaltılabilir.

        nbkaraca@htgazete.com.tr

        Diğer Yazılar