Ezanın sesi...
Habertürk Gazetesi'nin yaptığı habere göre, İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, hoparlörlerden yüksek volümle verilen ezanları belli bir noktada sabitleyecek bir teknolojinin peşinde. Murat Bardakçı, "Bu ezanın sesini kısma girişimidir, İstanbul Müftüsü'nün görevi, ezanın sesini kısmak değil düzgün okunmasını sağlamaktır" diyor. (18.08.2010). Haklıdır, bir memleketin Müslüman mı, Hıristiyan mı, Doğulu mu, Batılı mı olduğuna dair "ilk" fikri veren iki unsur vardır: Biri ezanı, diğeri kadınları. Eski gezginler yahut yolunu kaybetmiş kimseler, nasıl bir memlekete geldiklerini anlamak için görme ve işitme duyuları üzerinden dikkat kesilirlermiş. "Kadınları örtülüyse ve ezan sesi duyuluyorsa, demek Müslüman memleketindeyiz" derlermiş.
Modernleşme eğilimleri neticesinde kadınların Batı tarzı yaşam/kılık kıyafet normlarına rağbeti ile ilk kriter düştü denilebilir, geride kaldı "ezan". Bu nedenle ezan, olağanüstü bir önem arz eder ülkemizde. İnsanların bamtelidir. Ezan ile ilgili konuşmak, yeni önerilerde bulunmak, "daha iyisi" nden bahsetmek bile bir tabudur.
Zira evet işgal kuvvetleri bile İstanbul'daki ezana müdahale etmemiştir ama ülke yıllar yılı "Türkçe ezan" gibi, son derece "müdahil" ve hatta "mütecaviz" bir uygulamanın cenderesinde kalmıştır. Söz konusu travma, kötü okunan ezanı bile savunan, "ezan ise akan sular durur" şeklini alan başka bir mütecavizliğe yol açmıştır. Müezzinler bu "hassasiyet"ten dolaylı olarak faydalanmakta ve kendilerini geliştirmeye gerek görmemektedirler.
Ezana dinin gündelik hayattaki dolaşımının, dinamikliğinin bir sembolü olarak bakan; hayatın sekülerize edilmesine karşı olan biri olarak, ezan okunan bir memlekette yaşamanın ne kadar önemli olduğunu her an hisseder, şükretmeyi ihmal etmem. Ancak bu ayrı şey, değişik hassasiyet derecelerindeki insanları yıpratmak ayrı şey.
Bardakçı'nın hatırlattıklarına katılıyorum, ezanı güzel okuyan iyi müezzinlerin yetişmesi lazım, ama yetişene kadar ne olacak? Üstelik "hoparlör" faktörü, sesin denetimsiz ve ayara imkân vermeyen bir teçhizat ile yayılımı, güzel okunan ezanı bile bozuyor. Ses uzağa da gidebilsin diye, cami yakınında oturanın canına okunuyor. Mustafa Çağrıcı anladığım kadarıyla, dinimizin korkutucu değil müjdeleyici olması gerektiğini öğütleyen, "kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz" diyen önerilerine uygun hareket etmek gerektiğini düşünmüş. Bence arayışı son derece insani.
Konuşan Türkiye ile sıkışan CHP...
Gazetecilik son yıllarda oğul veren bir meslek halini aldı. İnternet gazeteciliği, yurttaş gazeteciliği, çevre gazeteciliği derken haberin değerlendirildiği pek çok yeni konsept oluştu. Bu arada radyo gazeteciliği neredeyse unutuldu. Haber dinlemek isteyen haber kanallarının radyodaki karşılığını arar oldu. Açık radyo farkını koruyor bile olsa, radyo uzun süredir gündem belirleyen bir medya vasıtası olmaktan çıkmıştı. Hadi Özışık'ın Konuşan Türkiye'sine kadar. Özışık ismi, internet gazeteciliği ile yan yana anılan bir isim. Bir süredir "Best FM"de sabah saatlerinde siyasi gündeme ilişkin bir program yapıyor ve gazeteler uzun bir süreden beri ilk kez bir radyo kanalını referans alarak manşet yapıyor. Gürsel Tekin'in MYK üyeliği bu programda netleşti; Kılıçdaroğlu 4 Ağustos diye tarih verdi ve parti yöneticileri bu açıklamadan sonra geri adım atamadığı için iki aydır süren kriz noktalanmış oldu. Telefonunu açık bırakan bir milletvekilinin, Kılıçdaroğlu ile dalga geçilen kumar masası ifadeleri Hadi Özışık tarafından dile getirildi ve gazetelerde "Önder Sav'dan sonra CHP'-de ikinci telefon skandalı" olarak yer aldı. Deniz Baykal'ın, "Genel başkan iyi niyetli ama teşkilat çalışmıyor" sözleri üzerine Yılmaz Ateş'in soru yağmuruna tutulduğu başka bir programda ise şu "skandal" ortaya çıktı: "Sav'ın genelgesi var, çalışırsak disiplin suçu işleriz!" Genelge ertesi gün manşetlerdeydi. Bakalım "Konuşan Türkiye" CHP'yi "çalışan" bir parti haline getirebilecek mi? Onu bilmem, ama Best FM'in eskisine oranla daha fazla konuşulduğu kesin.