Başörtüsü yasağı bitti: Bir sonraki emre kadar!
PAZARTESİ “Başörtüsü sorunu çözüldü” haberini aldığımda kardeşimin düğününe sadece dakikalar kalmıştı. Davetliler salonu doldurmaya başladığında ortaya çıkar manzara “başörtülü” diye tek bir kategori olmadığının geçit resmine dönüştü. Geçen zaman, başörtülülerin yaşam hikâyelerini de yaşam tarzlarını da birbirinden farklılaştırmıştı. Yaşı 50 civarında olan öğretmen, doktorlar vardı, mesleklerini yapabilmek için uzun süren bir çileli yolculuktan geçmiş olanlar. Başlarına neler geleceğini bildiklerinden meslek sahibi olmaya baştan hiç yeltenmemiş, ev hanımı olmayı seçmiş olanlar vardı...
Üniversiteyi yasaklar yüzünden bitirememiş ve evine dönüp evlenmeyi ve ebru, tezhip kurslarıyla iktifa etmiş olanlar.... Halihazırda okulda aç-dışarıda kapa yöntemiyle hareket eden, ikili bir yaşam sürmenin çetrefilliğine umarsızca uyum sağlamış ve her türden kalabalıkta görünmez olmayı istermiş gibi davranan genç yaştaki kızlar sonra... Çantasından eksik etmediği bere, peruk gibi levazımatla İngiliz Dili ve Edebiyatı’ndan mezun olmayı başarmış, sonra Ürdün’e gidip Arapça öğrenmiş, İngiltere’de Ortadoğu çalışmayı planlayan bir genç kız. Viyana’dan yeni dönmüş olanı... Fizik okumuş ama şimdi boşta olanı. Başörtüsü yasakları başladığında Kenan Evren’e bir telgraf çektiği için yaka paça tutuklanıp hapse atılan ve çıktıktan bir yıl kadar sonra kansere yakalanan yengem Seher Yusuf Bengisu da yaşasaydı bu düğünde olacaktı.
“Başörtüsü sorunu çözülüyor” haberi geldiğinde burnumun direği sızladı. Çifte düğün desem yalan olur. Bu daha çok “Hadi bakalım, belki bu kez...”in geçici olması muhtemel, buruk sevinci, belki bir yanılsama. Bir noktada filler yine tepişmeye başlar, çimen yine ezilir, güvensizliği, bıkmışlığı.
YÖK bir karar vermiş, bundan sonra başörtüsüyle sınıfa giren bir kız dersten yaka paça atılmayacak, sadece hakkında tutanak tutulacakmış. Bu karara neden olan hadise, bir üniversitesi hocasının derse “şapka ile” giren öğrenciyi sınıftan atması idi. Bir süredir üniversitelerde, şapka da peruk da bere de “türban” muamelesi görmeye başlamıştı zaten.
Nasıl bir laiklik idiyse bu, şapka, bere, peruk, önden görünen perçemler ile ayakta kalıyor. Nasıl bir laiklik ise bir “toplu iğne”ye bakıyor. İğneyi çıkarıp örtüyü indirdin mi, ülke emniyette. İğneyi takıp örtünün iki tarafını birbirine tutturdun mu, ülke tehlikede. Ne kadar grotesk bir ülke.
YÖK’ün kararı, başörtülüler lehine “fiili bir durum” yaratmış. Yeni Anayasa’da bu konu es geçilmemeli, temel hak ve özgürlükler bağlamında, detaya girme pahasına konu ele alınmalı. Aksi takdirde başörtülü kadınlar rektörlerin, üniversitelerin, hocaların elinde rehin kalacaklar.
Unutulmamalı. “Üniversite” kelimesinin içinde “universe” var. “Evrenkent” demektir bu kelime. Evrendeki renklerin temsil edildiği, bir yandan öğrenim görülürken bir yandan da hayatın tüm ifadeleri, biçimleri, duyumları ile karşılaşma, tanışma yeridir üniversite. Bu “kent”e dinle ilgili, inançla ilgili bir biçimi, bir formu almamanın mazereti “laiklik” olamaz.
“Laiklik” insana ve hayatına bu derece yabancılaşmış bir katılığa ve din düşmanlığına mazeret gösterilemez. Laiklik sadece devleti dini baskılardan korumak demek değildir, dini de devletin baskılarından korumaktır aynı zamanda. Güvencedir, silah değil.
Üniversite, şiddete meyletmeyen her türden düşüncenin ve formun bulunduğu bir alan olmalıdır. Standardize etme ihtiyacı kamusal alanın sınırlarında başlar ki, kamusal alan da toplumun dokusunu, renklerini sonsuza dek ihmal eden, görmezden gelen ve belirli bir gruba alenen ayrımcılık uygulayan bir perspektifle tasarlanamaz. Öyle olursa toplum devletine, devlet toplumuna yabancılaşır ve giderek devletin meşruiyeti sorgulanmaya başlar. Erkekleri başbakan ve cumhurbaşkanı olmaya kadar yükselmiş bir inanç grubunun, ki toplumun epey geniş bir kesimini temsil de etmektedirler- liberal düşünceye erkeklerinden çok daha yatkın olan kadınlarına ayrımcılık uygulamak garabettir, adaletsizliktir, kadın düşmanlığıdır.