Benjamin Samast
TABANCASINI ateşlerken resmen “herif”ti. Kendince büyük bir misyonu yüklenmiş olma sanrısında damıttığı erkekliğini Hrant Dink’i vurarak ispat etti; polisler, jandarmalar sıraya girdi kendisiyle fotoğraf çektirmek için. Cezaevi sürecinde iyice semirtti. Elmacık kemikleri kayboluncaya kadar yemişti. Yerli yersiz dayılanmaları, mahkeme salonundaki çıkışları derken bir baktık, bildiğin “zibidi”... Kilo aldıkça küçülüyordu. Yıllar süren davanın geldiği noktada ise o artık bir “çocuk”... Öyle ya, 18 yaşından küçüktü tetiği çektiğinde. Yeni mi aklınıza geldi?
Handiyse Erich Roth’un yazdığı “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi” filmindeyiz. Ogün Samast, filmin kahramanı gibi, geriye doğru yaşlanıyor.
Elbette hukuk kuralı toplumsal olgu ve beklentilere göre çarpıtılarak uygulanmaz. Ogün Samast, tetiği çektiğinde 18 yaşından küçükse küçüktür ve elbette çocuklara ilişkin hükümlerden faydalandırılacaktır. Ama neden bu davada sadece Ogün ve arkadaşlarının “faydası” gözetiliyormuş gibi bir hisse ve kanaate sahip oluyoruz giderek? Neden Hrant’ın kanının yerde kaldığı, kalabilme ihtimaline dair kuşkular kuvvet kazanıyor zaman geçtikçe?
Hepimiz biliyoruz öyle değil mi? Hrant Dink, dünyanın ilk kadın savaş pilotu ve ilk Türk kadın pilot olan Sabiha Gökçen’in Ermeni kökeninden bahsettiği için öldürüldü. Asıl mesele, “Atatürk tarafından evlat edinilen ve bazı felaketlerde/başarı(!)larda imzası olan bu büyük Türk kadınına nasıl Ermeni dersin, seni gidi şerefsiz!” meselesidir. Hrant’ın öldürülmesine karar verenlerin asıl motivasyonu budur, yazılarındaki ifadeler, teşbih yaparken kullandığı zehir kelimesi vs. “hikâye”dir.
Ogün Samast’ın çocuk mahkemesine sevki için bunca yıl beklenmesi, davadan Hrant Dink lehine sonuç bekleyenlerin enerjisinin bunca zaman örselenmesi haksızlıktır; çocuk mahkemeleri, taş atan çocuklar yasası çıkmadan önce de vardı ve herhalde bilirkişiler bu yasa çıkmadan önce de Samast’ın cinayeti işlerken hangi yaşta olduğunu tespit edebilirlerdi. Dink’in ölümüne neden olan tezgâhı aydınlatma iradesi, bizzat Başbakan Erdoğan’ın çeşitli safhalardaki kuşkuya düşmesi ve ilgisiyle zaman zaman ümit verici bir hal almasına rağmen, çabalar garip bir şekilde akim kalmakta... Yıllardır sadece tetikteki parmakla uğraşmaktayız. Parmağın arkasındaki görüntü karanlık.
Ogün Samast, kanunlar ne ise ona göre yargılansın. Tamam. Ogün Samast küçükse küçük gibi muamele görsün, tamam. Ama şuna da dikkat edilsin. Hukuk, adaletin gerçekleştiğine dair yaygın bir kanaat oluşturmaktan uzağa düştüğünde, adalet mekanizmasının amaçları eksik kalır: Kamu güveni ve kamu huzuru gibi. Hrant Dink davası epeydir, adalete dair bir kanı uyandırmıyor.
Ya mevzu Ermeni olunca “Adalet teferruattır” diye bir gizli hüküm var. Ya da Ogün Samast bilmediğimiz mucizeler icra eden fantastik bir karakter. Hikâyeye göre âşık olup bu aşkı Türk usulü bir düğünle de taçlandırması gerekir. Kaldığı cezaevinin anlayış göstereceğine eminim.
Atatürk’ün sesi bulundu
TELEVİZYONLARA yansıdı; görmüş ve duymuşsunuzdur. Atatürk’ten geriye kalan tek görüntü ve ses kaydı temizlenmiş ve ortaya çıkan gerçek şu: Atatürk’ün sesi sandığımız gibi ince değilmiş.
Tamam bu gerçeği öğrendik. Hakikat ne ise odur, ama o tuhaf sevinç dalgasının ardında çok “maço” bir şeyler yok mu? Demek ki ülkemizin erkekleri, yurdu kurtaran, onca savaşı başarıyla komuta eden adamın sesinin o kadar ince olmasından içten içe gocunuyorlarmış... Velev ki o ince ses bir “kusur” olsun; o “kusur”, kendisine neredeyse kutsallık izafe edilen “Ulu Önder”i bizden biri yapıyordu. Hoştu yani, yazık oldu...
Gerçek ses meselesinin bana hatırlattığı gerçek ise şu: Bir kesim, Atatürk’ün ve cumhuriyetin kusur ve hatalarını kabullenebilir, en azından tartışabilir hale geldiğinde, başka bir kesim Atatürk’ün ve cumhuriyetin hatalarını bu kadar çok tartışmanın anlamsız hale geldiğini kabullenecek.
Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun.