Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        AHMET Davutoğlu "Basın Klubü" programı için Habertürk'e geldi, program dışında da sohbet etmek imkânı bulduk; ancak saatler yetmedi; açılan her konu, üzerinde değil saatler günlerce konuşabilecek bir birikimin ağırlığı altında, "özetlenme"nin bahtsızlığına maruz kaldı.

        Elbette kendimi bir mihenk ya da bu çapta birinin donanımını takdir tahtında görmüyorum, bu haddi aşmak olur. Ama doğruya doğru, Davutoğlu insanda "Bu evsafta dört bakanımız daha olsaydı, Türkiye gerçekten tarih yazardı" duygusu uyandırıyor. Çünkü Davutoğlu hayata geçirmek istediği politikaların salt yol haritasına değil, kültürel ve felsefi örüntüsüne de sahip. Bu vukufiyetten gerektiğinde risk almayı da göze alan bir özgüvenin doğması olağan. Türkiye'nin Balkanlar'daki açılımına ilişkin olarak kullandığı "Osmanlı mirası" ifadesi misal, Sırbistan'daki milliyetçilerin rahatsızlıklarına ve Sancak bölgesindeki gerilimi Davutoğlu'nun bu ifadelerine bağlamalarına neden olmuştu. Ancak Davutoğlu bunlara rağmen bu ifadede ısrar etti. Bu konuyu kendisine sorduğumda beklediğim doğrultuda bir cevap aldım. Kullandığı hiçbir kavram ve öne çıkardığı hiçbir terim dil sürçmesi değil, tesadüf değil. Rahatsızlık yaratma pahasına Balkanlar'daki Türk ve Müslüman varlığını domine edecek bağlamı hatırlamaktan ve hatırlatmaktan çekinmiyor. "Bağlam" ve "hatırlama"; bana göre Türk dış politikasındaki paradigma değişikliğinin anahtar sözcükleri.

        SAVAŞMANIN TARİHİNDEN İŞBİRLİĞİNİN TARİHİNE

        Değişen paradigma dolayısıyladır ki, artık bir ülkeyle temas kurulacağı zaman o ülkenin ekonomisi, doğal kaynakları dış ticaret hacmi, yeraltı kaynakları ve Türkiye'ye ne vereceği ile ilgili bilgilerin kifayet etmediğini nihayet "hatırlıyor".

        Komşu ülkelerle "savaştığımız anların" değil, "barış içinde olduğumuz" zamanların hatırına, farklı bir "hatırlama" biçimi üzerinden politika yapmayı deniyor Davutoğlu. İlişkilerde ne alacağımız değil, ne verebileceğimiz de tartılıyor. Alışverişin ötesinde, bu coğrafyada derinleşmek, köklerini keşfetmekten öte bir inşa sürecini de başlatmayı gerektiriyor. Geçmişte bizimle üç saat bile kültürel irtibat kurmuş olan her yere uçuş ayarlanması yolunda bir anlaşma yapılmış mesela THY ile. Şimdiki zamanın coğrafi yakınlığı, geçmişin sağladığı imkânlar ile geleceğe dönük olarak yeniden örgütleniyor. Neden? Ne gereği var? Bu gerekliliği "iddialı olma zorunluluğu" ile açıklıyor Davutoğlu. Bölgenin "küçük olsun benim olsun" mantığı için bir hayli elverişsiz olduğunu düşünen Bakan, bu bölgede var olabilmenin, yaşayakalmanın iddia sahibi olmaya bağlı olduğu kanısında.

        "Bölge neyse de, Afrika'da ne işimiz var? Batı'dan, 'medeni dünyadan' iyiden iyiye koptuğumuzun resmidir bu" diyenler için verdiği cevap önemli: "Afrika'da artık varız ve Fransa Afrika'da bizimle iş yapmak istiyor."

        BAZEN PARİS'E GİTMEK İÇİN KAMERUN'A BİLET ALMAK GEREKİR

        Çok açık değil mi? Coğrafyanın ve tarihin içerdiği ortak hikâyemizi, ortak anlatımızı iyi ilişkiler geliştirmek için kullanan, içine kapanmayan, hareket eden ve hem kendisinin hem bölgenin "kazanması" için ter döken bir aktör haline gelmek, Batılı demokrasilerden teveccüh beklemekten daha iyi. AB ülkelerinin kapısında birliğe üye olmak için çar nâçâr lütuf bekleyen ülke olmaktan çıktık, "eşit ilişki" kuran bir ülke haline geliyoruz.

        New York Times'ta yayınlanan bir makalede "Türkiye eskiden Avrupa'nın 'hasta adamı' olarak bilinirdi, oysa şimdi, Avrupa'daki tek sağlıklı ülke" deniliyor.

        Bu noktaya geldik, çünkü Türkiye için en gerçekçi yol, hayallerinin peşine düşmekten geçiyor.

        Kurban Bayramı'nız kutlu olsun...

        Diğer Yazılar