Çankaya Köşkü ve gelişmenin bedelleri
ÇARŞAMBA günü, Cumhurbaşkanlığı 2010 Yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri vesilesiyle Çankaya'da gerçekleştirilen ödül törenindeydim. Tarihçi Cemal Kafadar ödülünü alırken kısa bir konuşma yaptı. Türkiye'nin kaydettiği gelişme ve ilerlemeye dikkat çeken Kafadar, "Tarih okuyan herkes bilir ki, gelişme bedelle gelir. Entelektüellerin görevi de bu bedel üzerine düşünmektir" dedi ve ilgilileri yapılması planlanan Haliç Köprüsü'nün tarihi dokuya vereceği zarar üzerinde düşünmeye davet etti.
Kafadar, "İstanbul" hassasiyeti ile ilgili bir endişesini olabilecek en doğru yerde ve olabilecek en zarif şekilde dile getirdi. Ancak bugünlerde "Ankara"da başka hassasiyetler ve başka endişeler konuşuluyor.
Cemal Kafadar'ın konuşmasına atıfla söyleyelim, gelişme ve ilerlemenin tarihsel dokuya uyumluluğunu sağlamak nasıl bazı güçlükleri içinde barındırıyorsa, bir şehrin "güvenlik ihtiyacı" ile "kültürel dokusu" arasındaki uyumu sağlamanın da bazı güçlükleri var.
Hatırlanacağı gibi Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu'nun bir restoranda otururken karşılaştığı bir manzara üzerine epey gürültü çıktı. Kastedilen restoranın İstanbul'daki şubelerini biliyorum. Yemek yenilen bölümünde açık barı bile bulunmayan fakat müşterinin talebine bağlı olarak içki servisi yapılan bir et lokantası... Feyzioğlu'nun aktardığına göre, ailelerinin yanında bulunan 18 yaş altı çocuklar, polis tarafından işleme tabi tutulmuştu. Takip eden günlerde Muharrem Sarıkaya da bir yazı yazdı.
Şikâyetlere göre, Ankara'da, park ve bahçelerde el ele tutuşan evli çiftlerin bile polis müdahalesine maruz kaldıkları oluyor ve diğer şehirlerden farklı olarak Ankara, polisin yaptığı GBT (genel bilgi toplama) sorgusunun sınırlarını başka illere kıyasla daha iyi bildiğinden, Ankara'da elini sallasan bir memur-bürokrata değeceğinden, polisle yaşanan münazara giderek artıyor. Orta-üst sınıf Ankaralı, bunun sistemli bir müdahale olduğunu düşünüyor.
Resepsiyon faslında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e, gazetecilerle sohbetinin bitimini takiben bu konuyu sordum: "Ankara'da polisin, kentin gündelik yaşamına müdahaleci bir tavır takındığı iddia ediliyor, ne düşünüyorsunuz?" "Bazı mekânlarda rastlanılan 18 yaş altı çocukların, ailelerin yanında işleme tabi tutulmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?"
Abdullah Gül, bu söylentilere anlam veremediğini söyledi. Birtakım yanlış anlamalar ve istisnai durumların polisin bilinçli ve kasıtlı bir tutumu gibi lanse edilmesinin doğru olmadığını ifade etti. Bu türden iddiaların, bazı kimselerin şahsi projeleri dolayısıyla gündeme geliyor olabileceğini de ekledi. "Ben polisin iddia edildiği türde işler yapacağını hiç düşünmüyorum, çünkü İçişleri Bakanı'nın, insanların yaşam tarzına bu türden sistematik bir müdahaleyi asla onaylamayacağını biliyorum."
★
Doğrusu uzun zamandır, "Asker yıprandı, polis de yıpransın" türü bir insiyak ile hareket eden kimi çevreler, kalemler olduğunun ben de farkındayım. Yani, polis mi sistematik baskı üretiyor, polise karşı mı sistematik bir "cenk" yürütülüyor, birbirine karışmış vaziyette. Ancak devletin polisinin, devletin askerinden daha imtiyazlı bir konuma çekildiği, ülkeyi asker vesayetinden çıkarmak isteyenlerin aynı ülkeyi alıp polis vesayetine terk ettiği iddiaları ne yazık ki, polisin Dolmabahçe performansı sayesinde güç kazanmış görünüyor. Öyle ki, bir öğretim görevlisi, Prof. Dr. Ali Gökmen, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın hafta başındaki ODTÜ ziyaretini "kışkırtma" olarak gördüğünü söyleyebiliyor, bu cümlenin nasıl bir "kışkırtma" içerdiği ise sorgulanmıyor bile.
Cemal Kafadar haklı. Gelişmenin bazı bedelleri var. Aynı şey demokrasi için de geçerli. Türkiye askeri vesayetten sivil vesayetin sularına girerek önemli bir gelişme kaydetti. Ancak sivil siyasetin gelişmesinin de çeşitli bedelleri olabilir; eğer ki sivil siyaseti yürütenler aşırı korunmacı bir reflekse yahut halka hiza verme şehvetine kapılırlarsa...
Bu bedeller üzerinde yeterince düşünülmezse, olan yine sivil siyasete olur.