Kürtçülüğün hesabını islamcıdan sormak...
Hükümete yakın Yeni Şafak Gazetesi’nin Demokratik Özerklik Çalıştayı’ndan çıkan taslak için “Tahammül Sınırlarını Zorluyorlar” manşetini atması tartışmalara neden oldu. Gazete DTK tarafından ortaya konan formülü, demokratik açılımı “en başından beri” baltalamaya çalışan BDP’nin operasyonlarından biri olarak ele alıyordu.
Gazetenin kullandığı “tahammül sınırları” ifadesi, “dün” kendisine sınır çekmeye çalışan tahammülsüzlere itiraz eden “İslamcıların” bugün, şimdi ne de çok değişmiş oldukları, demek ki kendine demokrat oldukları yorumlarının yapılmasına neden oldu yeniden.
Oysa bu analiz hakikati resmetmekten uzak. İslamcılık ve Kürtçülük macerası tek bir nokta-i nazar etrafında benzeşiyor: Sistemin her iki gruba da “yabancı” gibi davranması, her iki topluluğu da ötekileştirmesi cihetlerinden...
Bunun dışında, bugün iktidarda olan partinin içinden çıktığı ana akım İslamcılık ekolü, “Milli Görüş”ün pek çok sorunu olsa da, hiçbir zaman “silah” ile “demokrasi talep etme” çelişkisi olmadı. Herhalde, Beyazıt’ta toplanıp “Sam Amca” kuklası yakmak gibi, Srebrenica katliamını kınamak için Taksim’de toplanmak ya da başörtüsü yasaklarını protesto etmek gibi “çılgın(!)” eylemlere katılmış olmak ile Mavi Çarşı’ya ya da The Marmara’ya bomba atmak birbirleriyle kıyaslanabilir şeyler değildir.
Bugün iktidarda olanlar, bir zamanlar “Şeriat mahkemesi kuruyoruz, devletin bu konuda düzenleme yapmasını da bekleyecek değiliz” deselerdi, başörtülü kadınlar üniversitelere giremediğinde intihar bombacılarını okul kapılarına sürselerdi ve sonra “değiştik” deselerdi, o zaman sabıka kaydı üzerinden iki grubu hizalayabilir, “Yapma Recep, sen de geçtin o yollardan” diyebilirdik. Ama şu şartlarda yapamayız.
Kuşkusuz çok değil daha yirmi yıl önce bu ülkede “İslam devleti” kurmak gibi istekleri olan gruplar vardı. Ama bunların bir kısmının devletin kontrgerilla faaliyeti çerçevesinde oluşturulup palazlandırıldığı gerçeği bir yana, bu türden hareketler hiçbir zaman diğer dindar ve İslamcıların argümanları üzerinde dominant hale gelmemişti; onların siyasi rotasını PKK’nın yaptığı gibi; yalnızlaştırma/yıldırma/korku salma ve örgüt içi infazlar yoluyla belirleme durumu oluşmamıştı.
Sistem nezdinde dindar muhafazakâr toplumun “laikliği” tehdit etme oranı ile Kürt vatandaşların “ulusal bütünlüğü” tehdit etme oranı aynı “tehlike derecesinde” hizalanmışsa bunun nedeni gerçekte sahiden eşit derecede performans sergilediklerinden değildir. Bunun nedeni resmi ideolojinin hâmiliğini yapan sivil ve askeri bürokrasinin, İslam’a karşı duyduğu nefretin “Kürtçülüğe” karşı duyduğu nefretten bir miktar daha fazla olmasıdır. Eğer öyle olmasaydı, silah sıktığı, işkence yaptığı, öldürdüğü ve bu arada kendisinin de öldürüldüğü bir sıcak çatışma olgusu ile “irtica” adını verdiği din-laiklik gerilimini aynı potada eşitlemezdi. Eh, ne de olsa İslam, bir Tanrı mamulü olarak sistemin fazlaca nüfuz edemediği için daha çok korktuğu bir şeydir; ikincisi (Kürtçülük ve PKK) ise kısmen kendi yarattığı bir mamul.
Şimdi Kürtler adına siyaset yapanların bir hayli tartışmalı taleplerini/çıkışlarını, sırf eskiden kendisi de İslamcıydı, “benzer” yollardan geçmişti gibi bir kurgu üzerinden sempatik bulması ve kabul edivermesi bekleniyor AK Parti’den. Oysa gözden kaçırılan bir nokta var: Eski Milli Görüşçü yeni muhafazakâr demokrat parti, iktidara kavuştukları için “aşırı söylemlerinden” ve “aşırı eylemlerinden” vazgeçip sisteme entegre olmuş değiller. Bilakis “Tahammülfersa” işkencelere tabi tutulmadıkları gibi, “tahammülfersa” eylemlere girişmedikleri için iktidar olabildiler. Ve “tahammülün sınırlarından” bahsetmeleri tam da bu nedenle mümkün. En azından şaşılacak bir şey değil.