Kahire'nin canlı mezarlıkları
2005’te yaptığım Mısır seyahatinde Kahire’nin sergilediği ama yöneticilerin fotoğraflanmasından hiç mi hiç hoşlanmadığı çok ilginç bir “kombinasyon”a tanık olmuştum. Gördüğümüz şey ölüm ile yaşamın, zenginlikle fakirliğin, Firavun’un dini ile Hz. Muhammed’in dininin orantısız kombinasyonuydu. Nereden baksanız, ürkütücüydü.
Bugünlerde sıkça tekrarlanan bir cümle var: “Kahire’de halkın önemli bir bölümü mezarlıklarda yaşıyor.”
Mezarlıkta nasıl yaşanır? Kesin abartı vardır işin içinde, diyorsunuzdur. İnanın hiçbir abartı yok. Çünkü Kahire’de mebzul miktarda “mezar mahalle” var. Eski Mısır firavunlarının ölüp de dirildikten sonra kullanacağı eşyaları bile içeren, bir nevi “ev” olarak tanzim ettikleri piramit-mezarlarının mantığını korumaya çalışmış, mimari eksen itibarıyla İslamileşmiş evmezarlıklar. Bir avlu, avlunun orta yerinde küçük bir mezar, avluyu çevreleyen küçük odacıklar ve tüm bunları tamamlayan bir dış duvar ve kapı. Birkaç yüzyıl öncesinin varlıklı Müslüman Mısırlılarının firavunlardan miras aldıkları “kolay kolay ö-le-me-me” duygusunu, İslami çizgiler taşıyan yuvarlak hatlar ve işlemelerle birleştirdikleri bu ev mezarlıklar, “alışkanlıkların” gücüne ve direncine dair çok hazin bir ibrettir. Aklı sıradan bir ölüme yatmamış eski Mısır’ın Müslüman torunlarının ölürken bile canlı kalma hayallerine, üzerlerine gerilmiş iplerde sallanan, hastalık ve yoksullukla parelenmiş çamaşırlar eşlik eder; alabildiğine ölümcül gerçeklikleriyle.
Sokaklardaki durum da içler acısıdır. Bindiğim bir taksinin kapısını tutmak zorunda kaldım diyeyim siz anlayın; bıraktığımda düşüyordu çünkü. Şoför kapıyı nasıl kavrayacağımı güzelce tarif etmişti şaşkınlığıma aldırmayarak. Bir başkasının altı delikti. İşi gücü olan Mısırlının elinde de, geçimini temin ettiği aracı tamir edecek kadar para kalmıyordu günün sonunda. Halkın bulabildiği en “muhteşem” gıda bakla ve bakla türevleriydi ve bildiğim kadarıyla 2011’de de değişmiş değildi durum.
Kahire’de çok fazla başörtülü-pardösülü kadın vardı; “Sebebi Müslüman Kardeşler denilen örgüt” dediler. Dikkatli bakınca anlıyordunuz ama. Pardösü ve başörtü yoksulluğu alıyordu üzerlerinden; karşılığında görece bir kıymetlilik hissi de bahşederek... “Müslüman Kardeşler”‘ de aynısını yapıyordu Mısır’a. Onca fakirliğe rağmen kıymetli olduklarını söylüyordu halka; firavundan büyük Allah olduğunu ve adaletin er geç tecelli edeceğini.
TÜRK MEDYASININ ‘MÜSLÜMAN KARDEŞLER’ KORKUSU
“Serbest seçimler olursa ama! ‘Müslüman Kardeşler’ seçimleri alırsa ya!?” şeklinde, sakil mi sakil korku cümleleri de bana en az Kahire kadar yoksul geliyor.
Zira Hüsnü Mübarek, Müslüman Kardeşler’i zayıflatmak için yeterince göz alıcı lakin epeyce “çakma” bir şeriat tesis etmiş durumdaydı zaten. Şeriat mahkemeleri var, danıştığın fıkhi meseleyi dört mezhep imamına göre çözüveren görevliler var, “Havayollarımızda içki sunulmaz, dinimize yürekten bağlıyız” durumları var. Şeriatın saltanat formu, diktatörlük formu hüküm sürmekte.
Müslüman Kardeşler seçim kazansa ne olacak? Gelecek olan en fazla, siyasal İslam’ın büyük ölçüde demokratikleşmiş versiyonu olacak. Sivil ve “daha adil” formu olacak. Halk tercihi denilen “meşru” filtreden geçmiş bir versiyonu olacak. Üstelik Müslüman Kardeşler’in genç nesli, laik kesimlerle işbirliği konusunda Türkiye’deki İslamcılardan bile ileridedir. Kaldı ki, Mübarek rejimini aratacak denli despotlaşırsa ömrü Mübarek kadar da olmaz. Kim için korkuyoruz bir karar verelim; bu özgürlük kalkışması için hayatını kaybetmiş yüz kişinin cesedi soğumamışken daha, kim için korkuyoruz ve ne adına? Bazılarının kitabında “halk isyanı” denklemindeki “yoksul halk” aynı zamanda “Müslüman” olursa, isyan haklılığından, fedakârlık da şerefinden yitirmek zorundadır diye bir yasa var sanki. Fazlasıyla yadırgatıcı ve işin insani yanının ıskalanması sonucunu doğuran bir perspektif bu.
Oysa... Neo emperyalist ulus ve ulusötesi “imparatorluğun” çıkarlarını korusun diye Ortadoğu’nun başına dikilmiş İsrail jandarması panik olmuş halde, üstelik ABD’den umduğu desteği bulamıyor. İşin doğrusu, Mübarek rejimi pekâlâ ABD’nin işini görüyordu. Oysa... İsrailABD çıkarları arasındaki bu çelişkinin derinleşmesi, neresinden baksanız umut ışığıdır.
Tavsiye ederim. O ışığa bakmak, hiç değilse hayatını kaybedenlere saygı duymayı kolaylaştırır .