Eskiden Sevgililer Günü...
DÜN İslamcı bugün muhafazakâr olan kesim, bir zamanlar Sevgililer Günü denince öfkelendirdi. O gün, sola özgü değerleri hatırlama günü olurdu. Kapitalizmin oyunlarıyla mücadele edilmesi gerektiği söylenir, “kültürel emperyalizm” analizleri ortaya konulurdu. “Bu âdetler bizde yoktu, Batı’nın icatlarıydılar.” Kendi değerler sistemimizi onlarınkiyle değiş tokuş etmemizi istiyorlardı. Böylece kimliğimizi, kimliğimizle birlikte onurumuzu yitirecektik. Onurunu yitiren bir toplum, gücünü de yitirirdi.
Elbette Batı tahakkümüne karşı, her toplumun kendi tarihi, inancı, geleneği itibarıyla taşıdığı “kimlik” değerlerine sahip çıkma hakkı vardı. İşin ironik yanı, böyle bir hakkımızın olduğunu en başta “Batı” söylüyordu.
“Kimlik” meselesinin son yüzyılın en önemli meselelerinden biri olarak teberrüz etmesinde Batı mahreçli postmodern felsefenin siyasi ekollere, toplumsal taleplerin siyaset alanına tercüme edilmesine yaptığı katkı büyüktü. Böylece her Batılılaşma karşıtı itiraz, içinde bir miktar Batılılık taşımaya başladı. Bu damar gelenekçileri de, İslamcıları da zamanla Batı’ya yaklaştırdı, modernliğe karşı kullandıkları nefret dilini yumuşattı.
Batı tipi modernliğin beyaz adam kibrine, toplumsal ilişkileri “kâr-zarar” eksenine oturtmasına, inanç dünyasını değersizleştirmesine “hayır”, ama insan hakları konusunda getirdiği kriterlere, çalışkanlığına, bilimsel araştırmalarla aldığı sonuçlara ve asıl dikkat çekici nokta; “insani ilişkilere getirdiği estetik boyuta” “evet” anlayışı, az dillendirilen ama örtülü kabul gören bir anlayış oldu.
PEYGAMBERİN PASTASI Muhafazakârlar ve dindarlar artık kimi âdet ve ritüelleri kategorize ederken, “Bizden değil, bize uymaz” katalizörünü kullanmıyor; “Bizim için faydalı mı, bize de uyar mı?“ sorusunu soruyorlar.
Kimi kırmızı çizgilere zarar vermeyen Batılı formlar içselleştirildikçe İslami modernliğin hatları da belirginleşiyor.
Kapitalizme ve serbest piyasa ilişkilerine kökten itiraz etmiyor, onu zekât, sadaka ve fitre ve geleneğe uygun sosyal dayanışma araçlarıyla yumuşatıyoruz. “Sevgililer Günü”nü kutlamaya karşı çıkmıyor, onu “eşimize vereceğimiz bir gülün güzelliğinden” bahisle bir yandan hazmediyor, bir yandan “eş vurgusu” ile sınırlayarak dinselleştiriyoruz.
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Sevgililer Günü ile Mevlit Kandili’nin aynı güne rastlamasını olumlayıcı bir dille karşılıyor. Görmez’i, muhafazakârlığın modern yaşam formları hakkında ille de nefret dili kullanmak zorunda olmadığını gösterdiği için tebrik ediyorum. Ancak tanıdığım bazı dindar kadınların Mevlit Kandili‘nde peygamberimiz için hazırlanmış temsili “doğum günü pastası”nı kesip yediklerine, peygamberimizin doğum günü kutlamasını epey Batılılaştırdıklarına şahit olduğum için de huzursuzlanıyorum.
Kimliğimiz her şeyimiz diyorsak, bu kimliğin nerede zorlanabilir nerede zorlanamaz olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Yok eğer, peygamber Doğu’ydı, Batı’ydı demezdi; hoş olan, güzel olan ne ise ve neredeyse iktisap ederdi, diyorsak... O halde skalayı “Sevgililer Günü” ile sınırlamamalıyız.
O ihtimalde ilahiyatçılarımız “off the record” söylemlerini kamusal alanda dile getirecek cesareti gösterebilmeli.
Tecrübeli demagog BUGÜN Gazetesi’nin iletişimci “Bir” yazarı, üstatlığının boyutlarını sergilemeye devam ediyor: Bana “sadece bir soru sormuş”, ama ben verdiği bu “armağanı” anlamamış, ona nefret kusmak için kullanmışım. Birincisi, sen bana soru filan sormadın, yaptığın ithamdan son derece emindin. İkincisi, ben kadın söz konusu olduğunda modernlerin bile maskülen bir dil kullandığını söyleyerek bu dilin içerdiği faşizmi sorguladım. Sen ise “içinde adımın geçtiği bir başlıkla” bana seslendiğin yazında beni başı açık kadınları ahlaksızmış gibi göstermekle itham ederek vicdansızlığıma hükmettin.
“Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” düzeneği oluşturup, saksağanı öldüren kazmayı benim evimin önüne bıraktın. Ama o ev bana ait değildi, kazmada da parmak izlerin vardı. Açığa düştün. Şimdi kalkmış “Ben o kazmayı sana ‘armağan’ etmiştim, sonuçta her eve lazım” deyip işi pişkinliğe vuruyorsun. Madem “Nihal Abla” diyorsun, sana bir “armağan” vereyim, abla nasihati: Bir daha kendi cinayet aletini başkalarına hediye etme.