Pandora'nın kutusu
Savcılık Ahmet Şık‘ın tutuklanmasının nedeninin kitapla ilgisi olmadığını vurgulamıştı ama görüldüğü üzere takibat hâlâ “kitap” üzerinden gidiyor. Kitabın sevilen sayılan bir şahıs hakkında, Fethullah Gülen hakkında olumsuz değerlendirmeler içerdiği bilgisi savcılığın hangi saikle hareket ettiği noktasında şüphelere neden oluyor. Bu şüpheler doğrultusunda kamuoyu da ayrışıyor. Önce iki ana akımı görelim.
“Fethullah Gülen Türkiye’nin başına gelmiş en iyi şeylerden biridir; ama gerek kendisi gerekse sevenleri bu ülkede yıllarca soruşturma geçirdi, geçiriyor, davalarla çarpıştı çarpışıyor; ona ve sevenlerine dil uzatmaya ahdetmiş bir kişi zaten iyi bir insan olamaz. Doğru ve dürüst bir kişi olamayacağına göre, başka işlere de karışmıştır, iddia edilen örgüt bağlantısı pekâlâ mevcut olabilir. Bekleyelim görelim” diyenler. (Bu gurup için 17 Haziran 1999 çok önemli bir tarih. 28 Şubat’ın cemaate uzanan operasyonlarının başlatıldığı, asker/bürokrasi/medya işbirliği ile Gülen‘i bir daha Türkiye’ye dönemeyecek kadar zorlayacak ve sevenlerini tahkir edecek, işsiz bırakacak bir sistematik yıldırma harekâtının sahne aldığı tarih. Dolayısıyla bu grup, “yazar” ile “kötülük=suç” arasında bir bağ kurulması için kitabın cemaate yönelecek bir operasyonu; 17 Haziran 1999 benzeri bir kampanyayı tetikleme amacı taşımasını yeterli görüyor.)
“Ahmet Şık‘ı tanırız, iyi adamdır. Ayrıca olmasa kaç yazardı? Karşımızdaki giderek güç kazanan ‘dinci’ bir grubun ürkütücü boyutlarıdır. Her yere sızdılar. Cemaatle mücadele şarttır. Ahmet Şık, her koşulda insan merkezli haberler yapan dürüst bir gazeteci de olduğu için ‘cemaat’ yapılanmalarına karşı oluşturulacak mevzinin bayrağı olmuştur, mücadeleyi bu mevziden sürdürmek lazım” diyenler. (Bu grup Ergenekon için yapılan soruşturmalar başladığından beri “endişeli” ve Ergenekon davasının ele aldığı meseleleri küçümsemek için her hatayı, her özensizliği davanın tümünü geçersiz saymak için yeterli görüyor.)
Gelelim ara renklere, ara gruplara. Mutedil olmayı salık verenlere ya da sessiz kalanlara. Onları da şöyle tasnif edebiliriz:
“Cemaati bilirim, doğru ve güzel insanlardan oluşur. Ama Ahmet Şık meselesinde bariz anti demokratik, hukuk dışı eğilimler söz konusu. Bir kitabı daha basılmadan yok etme arzusunun tartışılabilir bir yanı yok. Ama soruşturmanın gizliliği adına açıklanmayan bağlantılar olabilir. İzliyoruz bakalım, sonu nereye çıkacak?” diyenler...
“Ahmet Şık‘ın sade, mesleğini iyi yapmaya çalışan bir gazeteci olduğuna eminim. Fakat şunu da biliyorum, Ahmet Şık‘ın yazdığı kitabın içeriğine benzer nitelikte bir sürü kitap var piyasada. Ayrıca Türkiye iyi kötü bir hukuk devletidir, iyi kötü işleyen bir demokrasisi vardır. Bu devletin savcısı, hâkimi ve polisi bir yazarı yazdığı bir kitaptan ötürü cezalandıracak kadar saf ya da art niyetli olamaz. Ben süreci izleme taraftarıyım” diyenler...
“Burada her iki taraf sadece karşı tarafa yönelttikleri ithamlar konusunda haklı. Doğrudur, cemaat kendi konumunu sağlama almaya çalışıyor ve bunun için önüne geleni eziyor. Ancak yine doğrudur, bugün ortalığı ayağa kaldıranlar da sicili bozuk, etikten ahlaktan bahsedemeyecek kadar kirli tiplerdir. Derin devletle hesaplaşma meselesi beni heyecanlandırmıştı, ama iş başka yerlere gitti. Bu kirli bir iktidar mücadelesi artık ve bu kavga benim kavgam değil, hiçbirinin yanında da durmam” diyenler...
BANA GELİNCE...
Ben Ahmet Şık‘ın cemaat adı altında inançlı insanları hedef alacak bir “operasyonu” tetikleme amacıyla hareket edip etmediği konusunu önemli buluyorum. Ama kişi açık açık söylemiyorsa, bu amacı teyit eden belgeler yoksa, böyle bir amacın varlığı nasıl ispat edilebilir, çok merak ediyorum. Varsayılmış bir niyet üzerinde suç isnadı yapmak adaletsizlik olur, vicdansızlık olur, bir mesleğin yargı eliyle bitirilmesi olur. Gazeteciler, yazarlar, “Şimdi birtakım kötü adamlar benim görüşlerimi bahane ederek operasyon yaparlar mı?” diye düşünmeye zorlanmamalılar. Böyle düşünmeye başladıklarında düşünemez olurlar.