Zaferlerin hezimetleri
BAŞARMAK iyidir, tabii başarıyla elde edilen sonuçlar iyi yönetilebilirse... Başarıyla elde edilen iktidarın mutlak olduğu zannedilmez ya da başarıyla elde edilen iktidarı mutlaklaştırma iddiasında diretilmezse..
Dünya tarihi zaferlerin, ama daha çok o zaferlerin yol açtığı hezimetlerin tarihidir.
Avrupa'nın zaferi misal, ona yolunu şaşırtan bir etken olmuştu.
Soğuk savaş bittiğinde Batı, dünyanın geri kalanına karşı en az üç alanda üstünlük sahibiydi. Askeri alanda üstündü. ABD sayesinde ekonomi alanında üstündü. Avrupa'nın da katkısıyla teknolojik, sınai ve mali alanlarda da öyle. Ezeli düşmanı komünizmi yok ettiği için, kendisini muzafferde sayıyordu. Yeni başlayan dönemin şifresi başkalarına da avantaj sağlanabilecek bir modelin uygulanmasında idi. Öyle olmadı. Batı, ekonomi ve toplum modelinin kusursuzluğunu ileri sürmekle yetindi. Fakat işler öyle yürümedi. Asyalı devlerin yükselişiyle ekonomisi aşındı. "Nihayet silahlar susacak" denilen bir aşamada silahlar hiç susmaz hale geldi.
"Üstünlüğünü pekiştirmek" için attığı adımların karşılığını "gerileme" olarak aldı Batı. Üzerinde yükseldiği uygarlığı tüm hasar ve arızalarına rağmen saygıdeğer kılmayı sağlamak yerine, o uygarlığa sahip olmayı egemenlik kurma aracı haline getirdi. Bulduğu karşılık, öfke ve iflasın eşiğine sürüklenmek oldu.
Kapitalizm başardı. Kendisini dünyaya tek ideal model olarak kabul ettirerek bir başarının altına imza attı. Ancak bu başarıdan duyulacak sevinç çok da kusursuz değildi. Kapitalist modeli takip ederek ortaya çıkmış yeni sanayi rakipler, beyaz adamın tahtını dinamik bir kapitalizm yolunu seçerek sallamayı başarmış olanların elde ettiği başarı, yeni husumet alanlarının açılmasına neden olduğu gibi, şimdi doğal kaynaklar üzerinde de aşırı baskı oluşmakta. Petrol, tatlı su, hammaddeler, tarım ürünleri, et-balık, üretim alanlarının denetimi mücadelesi ve kaynakları ele geçirme yahut o kaynakları koruma çabası da birbiriyle çatışan iki tavır olarak kanlı hesaplaşmalara gebe.
Dünyaya hatırı sayılır değerler katmış Batılı egemenler, ürettikleri değeri diğer insanlara aktarmak konusunda lanse ettikleri kadar istekli değildiler. "Demokrasi götürmek" için yola çıktıkları seferlerde, başka ülkelerin halklarına verdikleri, "demokrasi dışında her şey" oldu. Nifak, aşağılama, bölme, kan, gözyaşı. Korku dengesini bir dış politika enstrümanı olarak kullanan ABD, boğazına kadar korkuya batmış bir dünya doğurdu. Antidemokratik Sovyet sisteminin çöküşünün bir "başarı" gibi görünmesi herkesi aldattı. Zira o gün bugündür demokrasi tartışması daha ileri bir yere gitmedi, bilakis bulandı.
İki kutuplu dünyada, gerilimi belirleyenin iki kutup arasındaki ideoloji farkı olduğu varsayılıyordu. Bu gerilim Berlin duvarının yıkılışı ve iki kutuplu dünyanın bir kutbunun çökmesiyle başka bir yere evrildi: Artık gerilimin "kimliğe ilişkin farklılıklardan kaynaklandığı" ileri sürülüyordu. Derken, herkesin ötekine kendi kimliğini haykırdığı ve düşmanlarını şeytanlaştırdığı bir dünyamız oldu. Demokrasi, aidiyetlerin iyice şiddetlendiği, kendisini eline silah da alarak savunur hale gelen kimlik hesaplaşmalarının ismi oldu.
ABD, gün geldi zaferinin bedelini 11 Eylül'le ödedi; ya da zaferini mutlaklaştırmak, kendisinin kurguladığı bir planı hayata geçirmek için yaptığı bir ön ödeme idi bu. Zaferlerinin sonuçlarını daha iyi bir dünya fikrine doğru geliştirmeyen egemenler için tek çıkış yolu, "sürekli savaşta olmak" ve "sürdürülebilir savaş alanlarını genişletmek"tir çünkü. Dahası, bu artık, kısmi zaferleriyle elde ettikleri kısmi iktidarlarını sürdürmek isteyen irili ufaklı lokal iktidar ve güç odaklarına da aşılanmış bir yol haritası. Oysa bu düzenekte "barış" hep daha hızlı koşar. Koşarak uzaklaşır.
Küresel egemenlerin dünyayı getirdikleri noktadan, yerel otoritelerin de çıkarması gereken dersler var.