Bahar geldi, vanalar açıldı, taşlar sokağa yürüdü...
TÜRKLER de Kürtler de gayet acıklı ve mutlu sonla bitmeyeceği kesin bir filmin aktörleri olmakta ısrarlılar. Türkler olarak bu ülkede ziyadesiyle Kürtlerin kutladığı Bahar Bayramı'nı alır hepimizin bayramı yaparsak, işlerin yoluna gireceğini düşünüyoruz. Türkler olarak Kürtlerin türkülerini ne kadar çok sevdiğimizi gösterirsek, "Çavai başi?" filan diye sorarsak iki lafın başı, bir kültürün, bir dilin yaşanması ve yaşatılmasıyla sorunumuz olmadığını anlarlar, kötü niyetli olmadığımızı görürler ve millet olarak yaşamamız mümkün olabilir sanıyoruz.
İtiraf edelim ve hadi empati yapalım: Bu durum başörtüsünü üniversiteye sokmamaya niyet etmiş cumhuriyet ablalarının mevlitlerde, cenazelerde başlarına örtü alıp "Bakın benim başörtüsüyle sorunum yok" mesajı vermeye çalışmalarına benziyor. Öyle zamanlarda biz ne diyorduk? "Bana ne senin mevlitte taktığın başörtüsünden? Bana haklarımı ver, ondan sonra istersen cenazene rock şarkıcısı çağır, bana ne?"
Devletiyle, ulusalcısıyla, vekiliyle, bakanıyla ateş yakıp üstünden atlarken, bu bayram hepimizin, hadi el ele tutuşalım yaparken unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz buna benzer bir refleksin eline silah alarak meşruiyetini tüketmiş hali. Silah her şeyi değiştiriyor çünkü. Gözleri karartıyor, özgüven patlaması yaptırtıyor ve özeleştiri mekanizmasını yok ediyor. Ama en derindeki, en dipteki duygu aynı: Adamın meselesi senin Nevruz'unu paylaşıp paylaşmadığın değil ki. Senin paylaşmak dediğin şeyi o "bir alanı tahkim etme çabası" gibi algılıyor, verdiğin öpücük de yersiz ve densiz eniştenin tacizi gibi işlem görmekte.
"Biz aile olmak istiyoruz, bu yüzden hiç de kutlamadığımız halde alıp Nevruz'u takvime koyduk, Nevruz'u alıp oradan ikimize bir yuva çıkardık, filoloji kurduk, Kürtçe televizyon açtık, ama kendimizi sevdiremedik" diye kızıyoruz. Karısına gül yerine kasımpatı alan -kasımpatı cenaze çiçeğidir- ve bu yüzden refüze edilen adamın kırgınlığı var üzerimizde. "Soyadımı beğenmiyorsun, çiçeğimi beğenmiyorsun, o halde al sana gaz!" deyip sıvıyoruz. Rezil oluyoruz.
Biz rezil oldukça onun süngüsü parlıyor, o süngü bizim rezilliğimizle bileniyor ve süngüsü olanın yapmaktan geri duramayacağı şeyi yapıyor muhatap; arbedeye oynuyor. Bir de "At ortaya akil adamı, yesin yumruğu, Türklerin sefaleti cümle âleme kapak olsun" durumu var. Sahi, neden hep Ahmet Türk? "En akıllı en sakin adamımızı bile dövüyorsunuz, aile büyüğüdür bile demiyorsunuz" resmi için olmasın?
Kürt siyasi hareketinin önde gelenleri sürekli "Bu savaş..." diye başlıyorlar lafa. Hem savaş var diyorlar, Nevruz'u bile savaş siyasetinin davetiyesi olarak kullanıyorlar, savaş varmış gibi mukabele edilince de, "Devlet Kürtleri öldürüyor" diyorlar. Oysa bir de Cizre'deki "Nevruz kutlamalarında" uzun namlulu silahtan çıkan kurşunla hayatını kaybeden polis Ahmet Toprakoğlu gibileri var. Karşı tarafın sipere çocukları sürdüğünü görüp tetiğe basamayan ve bu yüzden ölen.
Kürt siyasileri, bu tarafta merhamet de olduğunu, masum olma potansiyeli bulunana silah sıkmaktansa ölmeyi tercih edeni görmüyor. Ahmet'i iki kereden fazla hatırlatanı "milliyetçilik yapmak" olarak damgalayan bir Türkiye'de yaşıyoruz zira. Kürt milliyetçiliğine ayrıcalık tanımamanın, Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Gürcü'süyle milleti millet olarak bir arada tutmanın adı milliyetçilik oldu. Hatta "Dindarlar hiç dindar olmadı, aslında hep milliyetçi idiler" oldu.
Bayram geldi, ağaçlar mermi açtı. Gerçekten, acıklı durumdayız. Türkler, kıymeti bilinmeyen bir "bölünmeyelim" sevdasının karşılıksız âşığı olarak, hem öfkeyle, hem siyasetle, hem silahlı mücadele verdiğini düşünen bir istihbarat servisleri konfederasyonu (PKK) ile baş etmek zorunda ve eldeki malzeme İdris Naim Şahin'den ötesi değil. Kürtler, evi terk etmesinler diye dayak yemekten mütevellit tepkileri otomatikleşmiş; baharı, bayramı, türküyü bile silahlı siyaset makinesi haline getirmiş durumdalar ve barış taleplerinin Türkiye tarafından inandırıcı bulunmaması gibi bir gerçekle baş etmek zorundalar. Ellerindeki malzeme Kandil'den sipariş edilmiş bir totaliter devlet vaadinden fazlası değil.