'Dön' çağrısı
14 Haziran Perşembe günü TT Arena’da yapılan Türkçe Olimpiyatları’nı, neredeyse 60 bin kişi canlı olarak izledi. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Türk okulları için verilen emeğin, maddi manevi yatırımın ziyan olmadığını gösteren bir gece söz konusuydu. Başbakan yerine geçerken sahnedeki çocuklar “İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız” parçasını söylüyordu. Tevafık mı tesadüf mü tasarım mı bilinmez, ama “sulh” olmaya ilişkin bir niyetin göstergesi gibiydi bu “denk düşme” durumu. Sonra bilindiği gibi, Başbakan Erdoğan‘ın gurbet-gariplikhasret ekseni etrafında gelişen konuşması geldi. Başbakan, Fethullah Gülen‘e açık bir “Dön” çağrısı yaptı. Duygular tavan yapıp Başbakan alkışlanırken ben de heyecanlandım ama “Şimdi ne olacak?” diye endişe ettiğimi de saklayacak değilim. Çünkü Hakan Fidan MİT krizinin çıktığı günlerde, bir yanda memleketini yıllardır ziyaret edememiş değerli bir insanın ıstırabı var; bir yanda komplo teorileri, savcı cemaate mi mensuptu, İsrail’in “Hoş değil” diye işaret edip karaladığı Hakan Fidan‘a bu soruşturma neyin nesiydi soruları, mülahazaları almış yürümüş iken, Hoca Efendi’nin dönmesinin bütün bu karanlık tabloyu değiştireceğini düşünmüş ve naçizane görüşümü serdederek “Hoca Efendi dönmeli” diye yazmıştım.
Bu görüşe iki kesim tepki göstermişti: İlki “Amma hoca severmişsin pis Nurcu” diyen, kafası pek fazla bir şeye basmadan Müslüman olan her şeye çemkiren ultra laikçilerdi. İkinci grup ise cemaatin, “camianın” kafası her şeye basan, havas takımı idi. Türkiye’de yaşayıp yaşamamak onun kendi bileceği bir iş değil miydi? Haksız olduğu, itham olduğu belli olan iftiralardan bahisle neden böylesine yersiz bir algıyı düzeltmek camianın boynunun borcu olsundu? Ben ya da diğerleri kim idik ki, Hoca Efendi’nin kararını sorgulayabiliyor, ona “Dön” demeye cüret edebiliyorduk? Neyse ki, aynı insanların aynı çağrıyı Başbakan’ın ağzından duyunca bunu bir haddini aşma ve cüret etme gibi görmeyip sevindiklerine şahit olduk. Hükümetin politikalarına yıllarca toz kondurmayıp birden saldırıya geçmiş olmalarına bakarak “Hükümet ve cemaat arasındaki kusursuz ittifak sona erdi” diyenlere, yani var olana var diyenlere dönüp “Al sana kapak olsun” gibi şeyler bile yapabildiler. Literatürde buna, bir kendini akıllı diğer herkesi sersem sanmak denir. Gelelim, “Dön” çağrısına ve aldığı nazik ret cevabının okumasına. Biliyorsunuz, AK Parti’yi iktidara taşıyan koalisyonun çatırdamasındaki amillerden biri de, parti çekirdeğinin “Darbe riski izale oldu, derin devlet çözüldü, özel yetkili mahkemelerin yetkileri ve tutumlarıyla artan tutuklamalar, soruşturmalar kamu vicdanını yaralıyor ve Türkiye’nin imajını zedeliyor” diye düşünmesi; diğer tarafın ise, “Hayır, bu risk izale olmadı, bu ülkede sivil hükümetler dahil sivil unsurlar hâlâ insafsız muamelelere tabi tutulabilir” görüşünde olmasıydı ve ÖYM tartışmasında da bu fark iyice açığa çıktı. Başbakan Hoca Efendi’ye “Vatan hasreti çekme artık, gel” diyerek aslında şunu da demiş oldu: “Hakkınızdaki iddialar bir yana, tasarruf hakkım bir yana, bunlar ayrı, senin değerin ayrı. Seni bu işlerle aynı terazide tartmam, bu ülke için önemlisin, dön çünkü atık güvendesin.”
Hoca Efendi ise, Başbakan’ın kendine yakışanı yaptığını dile getirirken, “Gelmek isterim ama gelişimin yapılan güzel şeylere, kazanımlara zarar vermek isteyenleri kışkırtmasından endişe ederim, burada kalmayı tercih ediyorum” mealinde bir yanıt verdi. Yani aslında dedi ki, çok nazikçe: “Güvende filan değiliz.” Umarım Türkçe Olimpiyatları’nda vuku bulan sıcak davet ve aldığı nazik karşılama, fikir ayrılıkları ve fikir çatışmaları ile “hasımlık” ve “düşmanlık” arasındaki farkın altını yeniden çizmiştir. İki tarafın içinde de görüş farklarını “Ya benimsin ya toprağın” ilkelliği üzerinden hizalama eğilimi içinde olanlar var çünkü, onlar ki hem saflaştırıyorlar, hem de günün sonunda büyük bir pişkinlikle var olana var diyeni günah keçisi ilan etmeye soyunuyorlar. Allah kendilerini ıslah etsin, biz izlemeye devam edeceğiz.