Avşar başkan
Antalya Film Festivali bu yıl da başka bir tartışmayla sahnede. Festival jürisinin başkanlığına Hülya Avşar’ın getirilmesine tepki olarak çekilme kararı alan Levent Kırca’nın ifadeleri üzerinden başlayan bir tartışma.
Hülya Avşar “popüler kültür” tarihimizin önemli simalarından biri. Kaya Çilingiroğlu’nun aşırılıkları karşısında takındığı “Erkektir yapar” tutumuyla ve hiç kaybetmediği güzelliğiyle ülkem erkeklerinin hem sevgisini hem “saygısını” kazanmış bir figür. “İyi bir oyuncu” olduğu tartışılmaz. Lakin buraya dikkat: Oyunculuğuna sebep yetenek, hemen her sinema adamının söylediği gibi “Tanrı vergisi”dir. Yani, Hülya Avşar’ın iyi oyuncu olması sinema birikimine sahip olduğunun delili olamaz.
Çalışılarak, ihtisas yaparak elde edilmiş, akademik birikime dayanan bir oyuncu performansı değil, spontane bir yetenektir söz konusu olan. Bu fark, bir sahneyi iyi oynamak bakımından belirleyici olmayabilir, ama bir filmin bütününü değerlendirmek, kritik etmek bakımından hayatidir. Jüri üyeliği bir tarafa, jüriye başkanlık edecek birinin sinemanın iç referanslarına uygun hareket edeceği yönündeki bir beklentiyi karşılaması gerek, bu beklenti bir sinemaya anlam yükleyen herkesin hakkı.
Antalya Film Festivali’ni düzenleyen heyet herhalde, “Kendi yarışacak olsa ilk elemede devre dışı kalacak bir ‘şarkıcı’ olmasına rağmen, genç yetenekler onu ‘usta’ kabul ediyor, kimse de itiraz etmiyor, o halde sinema alanında jüri başkanlığını haydi haydi yapar, sonuçta sinemadan geliyor“ gibi tuhaf bir mantık yürüttü.
Ne hazin.
Bir ülkenin en önemli sinema etkinliğinde işler böyle yürüyorsa, o zaman kimsenin “Sanattan anlamadığı halde sanata karışıyor” diye Başbakan’a kızmaya hakkı yok.
Bu köşeyi takip edenler bilir, şehir tiyatrolarının başına yapılan bürokrat atamalarını, Başbakan’ın tiyatroların özelleştirilmesine ilişkin çıkışlarını en yüksek perdeden eleştirmiş biriyim. Aynı mantıkla burada sergilenen özensizliğe de karşıyım. Söz konusu “sanat-tiyatroların özelleştirilmesi” polemiği yaşanırken Başbakan’ı “Başbakan’sın diye sanattan da anlar mı oldun?” diye eleştirenlerin Avşar’a da dönüp “Şov işinde iyisin diye, Acun Ilıcalı ile aran iyi diye sinema duayeni mi oldun?” diye sorabilmesi gerekirdi.
Antalya Film Festivali, profili konusunda bir karara varmalı. Seçkin bir sinema festivali midir, elektrikli janjanlı bir olay mı?
İkincisi ise sorun yok. Ama “Burada tek amaç sinemadır, gösterime girme fırsatı bulamayacak filmlerin bile sanat değeri itibarıyla gösterim ve dereceye girme şansı bulduğu, sinemayı sanat yapan damarı beslemekten yana olan...” filan deniliyorsa Hülya Avşar’a gelene kadar akşam olacağı da görülmeli ve şu da sorulmalı: O zaman bu festivalin her kademesi neden homojenliğe teslim? Neden jüri başta olmak üzere seçici kurulundan yönetimine varana kadar her safhasında ya benzer ideolojilere sahip kişiler ya da aynı tarz-ı hayatı seçmiş kimseler var?
Neden bu festival, ismine de yaraşır biçimde çeşitlilik içermiyor? Misal bir Sadık Yalsızuçanlar’dan, sinema yazarı Nedim Hazar’dan “sembolik” de olsa, tek bir kez görüş alındığı, bazen de bu gibi isimlere danışıldığı olmuş mudur hiç? Antalya Film Festivali’nin “başka bir kesime” tanıdığı avantajların 1) Seyirci olma hakkı, 2) Festivali haber yapma hakkı olarak toplam iki kalemde özetlenebilir oluşunda bir tuhaflık yok mudur?
Ezcümle Antalya Film Festivali’nin tıkır tıkır çalışan bir otomatik portakalı var; “çağdaşlık” vurgusu etrafında birleşip mevzilenen gettocu bir mantık üretmiş, böyle gelmiş böyle gidiyor. Ama Hülya Avşar’ın jüri başkanlığına gösterilen tepkinin aydın snobizmiyle ilgisi yok, bu sanata biraz saygısı olan herkes o tepkiyi verir.
Tepkiyi verenin Kemalist ve ulusalcı olması hakikati değiştirir mi? Değiştiriyor maalesef. Söylenene değil, söyleyene bakma alışkanlığı yüzünden banalliğe teslim olmaya itirazı olan kimseler bile “Hülyacı” oluyor bir anda.
Saçma ittifaklar cennetinde bir gün daha, hakikatin çatışan fay hatları arasında ufalanıp tanınmayacak hale gelmesiyle sonlanıyor. İyi seyirler.