Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ABD’nin IŞİD’e ve bugüne kadar adını kimselerin duymadığı çok tehlikeli Horasan Grubu’na karşı yürüttüğü mücadelenin geldiği tablo net değil. Bu yazı yazıldığı sırada IŞİD’in Bağdat’a 2 km. kadar yaklaştığı ve bin Irak askerini öldürdüğü iddia ediliyordu. Öte yandan Suruç’ta, Kobani’de savaşmak için sınırdan geçmek isteyenler güvenlik güçleriyle çatışma içine giriyor. Sınırı geçenler de bir saat sonra geri dönüp bu kez de Türkiye’ye girmek için mücadele veriyor. Çözüm sürecinden başından beri hoşnut olmamış Kandil kurmayları ve PYD-PKK uzantılı propaganda aygıtları Türkiye’yi akla hayale gelmeyen komplo teorileriyle suçladı. Önce iktidarın IŞİD’i desteklediğini öne sürerek anti propaganda yaptılar. Türkiye, IŞİD zulmünden kaçan çoğu Kürt 140 bin kişiye kapılarını açtı. Bu kez de “Türkiye Kobani’yi boşaltmaya çalışıyor, IŞİD’in eline geçmesini sağlamaya çalışıyor” diye tezvirat yapıldı. Bölgedeki tek dostları Türkiye ama tek hakaret ettikleri, sövdükleri güç de Türkiye. Yeri geliyor, “Türkiye yardıma muhtaç, mazlum Kürtlere yardım etmiyor” diyorlar, yeri geliyor, “Türkiye IŞİD’i destekledi ama bölgede IŞİD’i bitirebilecek tek güç Kürtlerdir, peşmerge de değil, HPG-YPG’dir, ABD de bunu anladı ve ABD’nin bölgedeki yeni partneri biz olacağız” diyerek egosantrik, hatta etnosantrik böbürlenmelerden de geri durmuyorlar. Lakin kibirlerinin ve iddialarının altını doldurabilmiş değiller. Kandil’in amacı Kobani’yi savunmak değil, Türkiye’yi taciz etmek, borçlandırmak. Ne kötü ve faydasız bir politika.

        Bölgede işlerin hem Kürtler, hem Araplar, hem Türkmenler hem de evet Türkler için epeyce karıştığı doğru. Bu karışıklığa dair her mülahaza da hemen her zaman yeni milli sporumuz olan “Türkiye’nin Suriye politikası”nı dile dolamaya, “Türkiye Suriye’ye ‘bu kadar da’ müdahil olmasaydı” tezinin etrafında dönmeye varıyor. Yüz binlerce insanın hayatına kasdetmiş Esad’ı açıktan yanlayamayacakları için ‘Bu kadar ..’ şerhi düşüyorlar. Yani Esad’ı biraz kınarmışız ama ‘bu kadar’ karşımıza almazmışız. Ötesine karışmazmışız.

        Oysa burnunun dibinde bir savaş olurken, “ötesine karışmamak” diye bir lüksün olmaz. Aynı apartmanda yaşarken, evini yakma arzusuna kapıldığını bildiğin komşunu uyarmakla yetiniyor musun? “Bana ne canım, yakıyorsa kendi dairesini yakıyor” diyebiliyor musun?

        “Türkiye’nin Suriye politikası böyle olmasaydı, daha korunaklı durumda olurduk, uluslararası basında bu kadar çok Türkiye aleyhtarı yazı görmek zorunda kalmazdık” diyenlerin en önemli hatası, diğer koşulların, diğer inisiyatif sahiplerinin o ihtimalde de aynı şekilde davranacağını, o ihtimalde de bugün durdukları yerlerde duracaklarını varsaymak.

        Oysa olan bitenin önemli bir kısmı aynı zamanda Türkiye’yi dizginlemekle ilgili. Türkiye’nin Sykes Picot düzeninin çöküşünden itibar ve alan kazanmasının önüne geçmekle ilgili. Tek belirleyici bu değil, ama önemli bir etken. Sadece Batı için değil, sadece İsrail için değil, Batı’nın konumlandırdığı Ortadoğu diktatörlükleri için de güç kazanmış bir Türkiye tarihsel ve aktüel nedenlerle ürkütücü.

        “Bölgede dengeler değişiyormuş, değişsin, bize neydi?” diyenlere Arap baharı denilen süreci Türkiye’nin başlatmadığını hatırlatmak gerekir. Bu ölçüde bir akımı başlatmak Türkiye’nin çapını çok çok aştığı gibi, Mısır’da Mübarek’in devrilmesinden sonraki dönem itibarıyla söz konusu sürecin dönüp dönüp sorgulanması gerektiğini düşünüp yazanlardanım. “Yöneticimizi kendimiz demokratik yöntemlerle seçmek istiyoruz” diyerek ayaklanan halkların talebi ne kadar meşru ise, süreci doğuran domino taşlarını harekete geçirenler de masumiyetten o derece uzaktı.

        Arap baharı diye başlayan süreç, Türkiye’nin Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı etkileyecek, değiştirecek bir projeyi gerçekleştirme, bunun için gereken Türkiye-Mısır-İran ittifakını kurma ve demokratik dönüşümü de tedrici olarak gerçekleştirme amacını baltaladı. Fakat halkların demokrasi gibi haklı bir taleple ayaklandığı, iktidarlar tarafından üzerlerine ateş açıldığı bir vasatta Türkiye’nin “zamanlama manidar” kaprisi yapması, yanlış bir bagajı yüklenme lüksü yoktu. Var mıydı?

        Başka bir deyişle, sahi Türkiye’nin Suriye politikası böyle olmasaydı neler olurdu? Etkili aktörlerin dolaşıma soktuğu argümanlar ve oyun kurucuların stratejileri değişirdi, ama hedefleri değişmezdi.

        Yarın devam edeceğim.

        Diğer Yazılar