Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KUŞKUSUZ hepinizi çok etkiliyordur Arakan’da yaşanan insanlık dramı... Eminim katledilmiş bebelerin, çocukların yan yana dizilmiş o fotoğrafları içinizi kıyım kıyım kıyıyordur, ama ben hepinizden çok daha fazla etkileniyorum gördüklerim karşısında. Zira bundan tam 5 yıl evvel, eski adıyla Burma, yeni adıyla Myanmar olarak bilinen ülkeye, Arakanlı Müslümanlara yapılan zulmü yerinde görmek için gitmiştim. O dönem Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ve yanındaki heyetle birlikte.

        Budizmin temel inanç olduğu ülkeye adım attığımızda her şey güllük gülistanlıktı. Ancak iki gün sonra Bangladeş’e sınır Rohingya’ya, yani Arakan’a vardığımızda her şey tersine dönmüştü. Daha önce de birçok yoksul ülkeye, üstelik geçirdikleri doğal afetler sonrası gitmiş ve yoksulluğun, yokluğun dibini görmüştüm... Mesela Pakistan... Hatırlar mısınız bilmem, korkunç bir sel felaketi yaşamıştı ülke. Yine Emine Erdoğan’ın mihmandarlığında yardım götürmek ve yaşanılan felaketin yarattığı tahribatı yerinde görmek üzere gittiğimiz Pakistan’da gördüklerim karşısında gözlerime inanamamıştım. Her defasında yaşadığım ülkeme şükretmiş ve doğduğumuz bu coğrafyanın ne kadar kıymetli olduğunu anlamıştım.

        Hülasa, korkunç ötesi bir yoksulluk vardı Pakistan’da ve o yoksulluğun doğurduğu sonuçları insanlar bir biçimde kanıksamışlardı. Ancak Myanmar’da, Arakan’da durum çok farklıydı. Coğrafyasıyla hiçbir sorunu yoktu. Bengal Körfezi’nin kıyısında, toprağı verimli, suyu bol, doğası harika bir lokasyondaydı. Olmayan tek şey insanlıktı! Samimiyetle söylüyorum... O geziden döndükten sonra uzunca zaman uyuyamadım geceleri. “Bunlar insansa ben neyim? Ben insansam bunlar ne?” sözlerimle birlikte hep o görüntüler geliyordu hatırıma. Kolera salgınının ortasında, kocaman farelerle o çocukların halleri...

        Denilir ki: “Anlatılmaz, yaşamak lazım!” Bizim Arakan’da gördüklerimiz, yaşadıklarımız işte bu sözün bir tezahürü gibiydi. Ne desem anlatamam sizlere oradaki insanların dramını. Korkunçtu her şey! Yoksulluk, açlık, pislik diz boyuydu. Ve bütün bunlar yaşadıkları coğrafyadan kaynaklı değildi. Bunları yaşamalarının tek nedeni, Müslüman olmalarıydı. Müslüman oldukları için yoksulluğa, yokluğa ve pisliğe mahkûm edilmişlerdi Myanmar devleti tarafından. Ve işe bakınız ki insan haklarının tamamen iflas ettiği bu devletin dışişlerinin şefi ve devlet başkanının en yakını Ang San Su Çi, 1991’de Myanmar’daki darbe yönetimine karşı duruşu sebebiyle Nobel’le ödüllendirilmiş bir hatun kişi!

        Nobel Barış Ödülü’nü aldıktan sonra Arakanlı Müslümanlara yönelik zulümleri kapsamlı bir soruşturmayla inceleyeceğini ve böyle bir durum varsa müdahale edeceğini söyleyen Su Çi, hiçbir şey yapmadı. Biz gittiğimiz yıllarda Arakanlılar aç bırakılarak katledilmeye çalışılıyordu. Silah kullanmadan sessiz ve derinden götürüyorlardı bu işi. Herhalde açlıkla yok edemeyeceklerini gördüler koca bir halkı, silahla yapıyorlar artık bunu. 3 günde 3 bin Arakanlı katledildi ve her şey Nobel Ödüllü Su Çi’nin gözleri önünde oldu.

        Sözün özüne gelirsek... Türkiye Arakan’da yaşanan insanlık dışı muameleyle ilgili başından beri büyük bir sorumluluk göstererek dünyaya çağrıda bulunuyor. Bundan sonra da kuşkusuz devam edeceğiz bu çağrıya, ama bence bir şey daha yapmak lazım. Mesela, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı öncülüğünde bir kampanya başlatılabilir ve Müslümanlara katliamlarına göz yuman devletin etkili ismi Su Çi’den o Nobel Barış Ödülü’nün geri alınması için tüm dünya halklarına bir çağrıda bulunulabilir. Arakan’daki katliamları durdurmaya çözüm olmayacak belki bu kampanya ama hiç değilse hak etmeyen bir insanın elinden Nobel Ödülü geri alınmış olur.

        **************

        İKİSİNE DE ÇOK YAZIK OLDU!

        BİRKAÇ gündür Astro Psikolog Hülyanida Şahin’in “Ahh Zavallı Erkekler” adlı kitabını okuyorum. Kitap, sevginin yoktan var edebildiğini ve var olanı da nasıl yakıp yıkabildiğini anlatıyor. Ve aşkın çok masum ya da çok tehlikeli, çok aydınlık ya da çok karanlık, çok sevimli ya da çok itici, çok sığ ya da çok derin olabileceğini anlatıyor. Ve kadınlar için de, “Sahiplenme, besleme, büyütme, koruma, var etme, yok etme gibi türlü türlü kontrolü barındırır! Kadın bazen öylesine kontrolü ele geçiren bir ruh haline sahiptir ki zamanla kendine meydan okumaya ve ele geçirmeye başlar. Akıl baştan gider, fikirler inanca, içgüdüler eylem yapmaya dönüşür” ifadeleri yer alıyor...

        Her neyse... Bu kitabı okurken sunucu Vatan Şaşmaz cinayeti ve onu öldürdükten sonra intihar eden Filiz Aker olayının gerçekleşmesi ister istemez bende bir çağrışım yaptı. İnsanın bilinçaltında biriken tortuların, dip duyguların, geçmiş ilişki deneyimlerinin, sevme ve sevilme biçiminin bir ayrılığı tolere etmesini şekillendirdiğini anladım bir kez daha.

        Bu arada olayın derinliklerinde tam olarak ne var bilmiyoruz. Herkes bir şeyler yazıp çiziyor. Bazıları kadının saplantılı şekilde âşık olduğu için öldürdüğünü söylüyor, bazıları da Vatan Şaşmaz’ın kadında maddi manevi çöküntüye sebep olduğu için öldürdüğünü. Hangisi doğru bilmiyorum. Bildiğim tek şey, iki insana da yazık olduğudur. Hem de çok yazık!

        **************

        BAYRAMLARIMIZ KUTLU OLSUN!

        ÇOK güzel bir tesadüf oldu, 30 Ağustos Zafer Bayramı ile Kurban Bayramı’nın üst üste gelmesi... Bugün uzun tatilin ikinci yarısı resmi olarak başlıyor. Bayram boyunca ben de biraz kafayı dinleyeceğim için şimdiden hepinizin önce Zafer Bayramı’nı, sonra da Kurban Bayramı’nı kutluyorum. Bayramdan sonra inşallah yine buradayım. Sağlıklı ve mutlu kalın...

        İYİ BAYRAMLAR EFENDİM...

        HA bu arada... Kendi aracıyla tatile gidecekleri son bir kez uyarayım. Aman dikkat! “Frene değil kurala güven” ve sakın hız yapma! Tatil kaçmıyor unutma!

        Diğer Yazılar