Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Son yazımda, “Müsaadenizle kısa bir ara” demiştim ama…

O kadar iyi geldi ki bu ara…

Sanki aylardır tatil yapmışım da dönmüşüm psikolojisindeyim şu an.

Hayır yani… Hepi topu 10 gündür filan yazmıyorum. Bir de izin dedim ama gidip deniz kenarında bir tatil köyünde iki seksen uzanıp da kumun, güneşin tadını falan çıkarmadım.

Oğlumun Fransa, Bordeaux’daki 40 metrekarelik öğrenci evinde kaldım ve işin tuhaf yanı hemen her gün o minnacık evi dip, köşe, bucak çamaşır suları ve deterjanlarla ovalamaktan dolayı da epeyce yoruldum. (Bu konuyla bağlantılı komik ama aynı zamanda dikkat çekici bir anımı da diğer bir başlıkla paylaşacağım sizlerle…)

Gezmedim mi hiç peki?

Gezdim tabii…

Bir kere bahtıma hava çok güzeldi sabahları ya da akşamüzerleri tek başıma bol bol yürüyüş yaptım.

İznin başında Türkiye’den 3 çok yakın arkadaşım gelmişti.

Sabah deterjanlarla işim bitirdikten sonra koşa koşa onların kaldığı otele gittim ve birlikte geç saatlere kadar şehrin dört bir yanını turladım.

Fiziken yoruldum esasında ama iznin başında kendime verdiğim sözü tutup; “Türkiye’de, dünyada neler oluyor?” filan deyip internetten, telefondan, televizyondan uzak durunca tabii…

Ruhuma çok ama çok iyi gelen bir ara vermiş oldum.

Kafa detoksu gibi bir şey oldu yani benim bu ara.

Özellikle meslektaşlarıma hiç değilse senede bir kere falan böyle bir detoks yapmalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

Ha ama söylüyorum…

Bunun için mutlaka ama mutlaka Türkiye dışına çıkılması gerekiyor.

Gideyim Ege’de bir sahil kasabasına… Telefonu, interneti filan kapatıp keyfime bakayım demekle olmuyor.

Detoks dediğiniz şey… Elinizin altında envai çeşit yiyecekler, içecekler olmasına rağmen iradenize sahip çıkıp onlara yan gözle dahi bakmamanızı gerektiren bir olaydır.

Ruhun detoksu için de benzer bir yöntem izlemek gerekiyor bence.

İnsanların içinde olacaksınız… Kalabalıklara karışacaksınız… Rutininizde ne varsa yapmaya devam edeceksiniz ama öyle bir ortamda olacaksınız ki… O ortamda olanlar bitenler sizin umurunuzda olmayacak ve kesinlikle takılmayacaksınız.

Düşünün… 10 gün boyunca tramvay dışında başka bir ulaşım aracı kullanmadım.

Bordeaux bir İstanbul kadar büyük bir metropol değil ama üniversite kenti olduğundan ve de yoğun turist aldığından dolayı çok kalabalık bir şehir.

Tramvaylarda oturacak yer bulmanız cidden mucizedir.

Ve gece-gündüz aynı yaşıyor bu şehir.

Ve ben işte o 10 gün boyunca dünyanın dört bir yanından gelmiş… Birbirinden farklı ve değişik kültürlere, inançlara, milletlere sahip bu kalabalıklar arasında gezindim durdum hep.

Ama tek bir defa dahi kasılmadı ruhum.

Çekilmedi içim.

En ufacık sinirlendirecek bir mevzuyla karşılaşmadım.

Neden?

Ee çünkü ruhumu daraltanın, hayatı benim açımdan bazen çekilmez kılan şeyin mesleğim icabı 7/24 içinde yaşamak zorunda olduğum memleket meseleleri olduğunu bildiğimden…

Tüm bu meselelerle ruhum arasına kalın bir duvar ördüm.

Ve hülasa şunu anladım ki değerli okurlarım…

Bu toplumun geneline hakim olan huzursuzluğun, mutsuzluğun, gerginliğin sebebi ne kalabalıklar, kargaşalar… Ne geçim ne de seçim derdi!

Tek nedeni var yaşadığımız bu huzursuzluğun…

O da siyaset!

Daha doğrusu bu ülkede siyaset yapanlar. (Ayrım yapmadan tüm siyasetçileri kastediyorum.)

Nihayetinde gittiğim o ülkede yaşayanların da birbirinden farklı ama bir siyasi görüşü var.

Ve o insanların da pahalılık, işsizlik, trafik, ulaşım sorunu ve özel hayatlarıyla ilgili yaşadıkları bir ton sorunları var...

Ama bu sorunların yüklediği stresi, öfkeyi sokaklara taşımıyorlar.

Görüyorsunuz ki net olarak, en azından birbirlerine tahammülleri var.

Bir tramvaya biniyorsunuz mesela…

Bir sarıklı, cübbeli Müslüman ile eşcinsel olduğu çok net belli olan iki insan medenice yan yana oturabiliyor.

Birinin elinde telefonu, diğeri kendi dilinde dini mecmuasını okuyor ve dönüp birbirilerine bakmıyorlar bile.

Hatta otururken, kalkarken kibarca selam alıp veriyorlar…

Peki birbirine taban tabana zıt ve gerek dünya görüşü, felsefesi gerekse giyimi, kuşamı, yaşam tarzı birbirine bu denli aykırı olan insanlar nasıl kabul ediyorlar bu farklılıklarını?

Nasıl biliyor musunuz?

Çünkü onların siyasetçileri bizdekiler gibi siyasetten nemalanmak için toplumu germiyor, kutuplaştırmıyorlar!

Onların siyasi liderleri; “Ya bizim gibi olacaksınız ya da bizim gibi!” deyip herkesi kendi diledikleri kalıplara sokmak için siyasi düşüncelerini dayatmıyorlar karşı tarafa!

Mutlaka onların da siyaset yapanların içerisinde vardır bu ilkel formülleri siyasette kendisine düstur yapanlar ama toplum o kadar bilinçli ki… Kutuplaştırıp, halkı birbirine düşman kılan anlayışla siyaset yapanların kesinlikle güçlü bir pozisyona taşınmasına izin vermiyor…

Güçlü pozisyonlarda olan siyasi liderlerin tamamı-ve hangi görüşte olursa olsun- “Biz buyuz… Beğeniyorsanız bize oy verin, bizi yöneticiniz yapın!” demenin ötesine geçmiyor…

Uzattım biraz ama bahanem var...

Bir yandan 10 günde aldığım o tatlı huzurun nedenlerini sizlere anlatıyorum bir yandan da tabir-i caizse; ”Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” deyip bizim siyasetçilere inceden mesaj veriyorum...

“Germeyin yahu artık! Bir salın bizi” diyorum...

 

*

“Deterjanlıdır” tutanağı ile çıktım Fransa’dan…

Aslında temizdi oğlumun evi.

Kötü değildi tabii ama işte annelik dürtüsü…

Dayanamadım ve detay temizlik için gider gitmez bir marketten başta çamaşır suyu olmak üzere çeşit çeşit deterjan aldım.

Ve çamaşırların tamamı dahil… Evde ne var ne yok, baştan sonra her şeyi yeniden yıkadım ve tüm evin her bir köşesini çamaşır sularıyla akladım. (Bir oğlanı bir de kız arkadaşını banyoya sokup kendi ellerimle yıkamadım dersem inanın abartmış olmam.)

Bu hallerim bildiği için oğluma değil ama Fransız kız arkadaşına bayağı tuhaf geldi tabii…

Bu arada yeri geldi değerli okurlarım şunu dipnot olarak düşeyim…

Huzursuzuz, mutsuzuz toplum olarak eyvallah ama bence oturduğu evi, mekanı temiz tutma konusunda bizden daha ileride bir toplum yok.

Çünkü öğrendiğim kadarıyla Avrupa’daki deterjan ürünlerini en çok satın alanların ilk sıralarında da biz geliyormuşuz…

Yani Türkiye’den göç edenler…

Neyse…

Tatil bitti ve dönüşe geçtim.

Bordeaux Merignac Havalimanı’na gittim.

Kolumdaki saat dahil her şeyi XRAY cihazına koyup geçtim.

Öttü.

Bir daha geç dediler…

Yine öttü.

Bir daha dediler…

Yine ötünce görevli polis elinde ki bir aletle üzerimi taradı ve “Kimyasal reaksiyon veriyor vücudunuz” dedi.

Önemsemedim önce ama sonra baktım ki o polis başka görevlileri çağırdı ve Fransızca beni göstererek hararetle bir şeyler anlattı.

Sonra başka bir polis ucunda mavi renkte kağıtların olduğu başka bir aletle geldi ve bir de o taradı üzerimi… Ve daha sonra o kağıtları ileride bir makinaya yerleştirdi.

Ve geri döndüğünde; “Madam… Vücudunuzda aşırı kimyasal var ve sebebini anlayamıyoruz. Ne olabilir” dedi.

O an anladım neyle karşı karşıya olduğumu…

Resmen uyuşturucu taşıyan bir şüpheliydim ben.

Allahtan kafa çalıştı ve; “Deterjan olabilir mi bunun sebebi?” deyip anlattım durumu olduğu gibi polis memuruna.

Bunun üzerine o da şefini çağırdı ve benim 10 gündür Fransa’da olduğumu… Öğrenci olan oğlumun günlerdir evinde temizlik yaptığımı… Hatta havalimanına gelmeden iki saat önce bile yine deterjanlarla haşır neşir olduğumu aktardı.

Sağ olsun… Tecrübeli bir polis olduğu her halinden belli olan o şef…

Baktı ki ben uyuşturucu kuryesine filan benzemiyorum… Sadece oğlunun konforu ve rahatlığı için kendini heder etmiş şapşal bir anneyim...

“Çıkışına izin verelim ama tutanakla” dedi…

Ve tutanak tutuldu.

O tutanağa yazılan ibareyi aynen aktarıyorum… “Kimyasal hassasiyet tespit edildi. Ancak profesyonel mesleğinin gazeteci olduğunu ifade eden Sevilay Yılman adlı bu şahıs bana 10 günden beri Fransa’da öğrenim gören oğlunun evinin temizliği için kullandığı aşırı deterjanların sebep olduğunu söyledi. Bu beyan üzerine Fransa’dan çıkışına izin verildi…”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • ercankusoglu 1 yıl önce Güzel bir yazı olmuş tam Malatyalı Anne duyarlılığı...
    CEVAPLA