Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

AK Parti'nin Medya ve Tanıtımdan Sorumlu Başkanı Mahir Ünal’ın yardımcısı Emre Cemil Ayvalı’nın katıldığı bir televizyon programında söyledikleri gündeme bomba gibi düştü.

Programın tamamını izlemedim ama sosyal medyaya düşen görüntülere göre Ayvalı, AK Parti ve FETÖ arasındaki ilişkilerin masaya yatırıldığı bir anda bu ilişkinin zamanın ruhunun bir gereği olduğuna vurgu yapmak için aynen şunları söylüyor: “FETÖ ile AK Parti kol kola diyorsunuz! Eğer FETÖ ile AK Parti geçmişte bürokraside kol kola girdiyse şayet bunu da farklı darbecileri tasfiye etmek için yaptı. Çünkü eski devlet düzenindeki atama düzeni şöyleydi: “2002’de ben iktidara gelmişim, sene 2007-2008. Benim 1 müsteşar atamam için bu adamın genel müdür olarak 12 yılı doldurması lazım. Ben sanki kendi kadrolarımla geldim de çok mücadele etme gücüm vardı da muktedirdim de böyle bir fanteziye mi girdim! Hayır! Çok açık söylüyorum bir tarafta darbeci Kemalist gelenek vardı, bir tarafta FETÖ vardı. Ve bunları birbirine kırdırmak suretiyle yol almak mecburiyetinde kaldım! 2010’a kadar!"

Tabii söyledikleri epeyce gündem olunca Ayvalı sosyal medya hesabından; “Katıldığım TV programında siyaset üzerinde vesayet oluşturmak isteyen Kemalist anlayış ve FETÖ’nün güç mücadelesine dair sözlerim farklı taraflara çekilmiş ve benim üzerimden partime zarar vermek isteyenler topluca bir dezenformasyon oluşturmuşlardır. Partimin çıkarları benim için her şeyin önündedir!” deyip görevinden istifa ettiğini duyurdu.

Aldığım duyumlara göre söylüyorum…

Ayvalı’nın istifasının nedeni tam olarak yazdığı gibi değil.

Söyledikleri bir hayli gerginlik yaratmış parti içerisinde.

Ve görevinden ayrılmasını partinin üst düzey yetkilileri istemiş.

Özetle istifa arz/talep durumundan kaynaklı.

Tabii görev yaptığı Medya Tanıtım Başkanlığının bir numaralı ismi, yani bir anlamda Cemil Ayvalı’nın patronu pozisyonunda olan Mahir Ünal da sıkıntı yaşıyormuş bu konu nedeniyle.

AK Parti’nin kurulduğu yıllarda henüz 14 yaşında olan 1988 doğumlu Ayvalı’yı son derece kritik bir alan olan medya ve tanıtımda yardımcısı olarak konumlandırması ve partinin temsilcisi olarak ekranlarda sık sık boy göstermesine olanak sağlaması nedeniyle Mahir Ünal’a bir tavır vardı parti içerisinde.

Bu son olay sonrası sanıyorum tavır daha da genişlemiş.

Dün Ayvalı’nın söyledikleri ve sonrası yaşananlarla ilgili görüşünü almak için aradığım AK Parti’de epeyce eski olan bir kaynağım isyanlardaydı mesela…

“Hiç şaşırmadım!” diye başladığı sözlerini şöyle devam ettirdi: “Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi! Mahir Ünal’ın partinin hafızasını iyi bilen emektarlarla çalışmak yerine Emre Cemil Ayvalı gibi gençlerle yola devam etmesi ve onlara son derece önemli olan medya/tanıtım alanında böyle sorumluluklar vermesi ve dahası televizyon ekranlarında dilediğince konuşma fırsatı sağlamasının bir sonucudur bu olay. Ayvalı iyi bir partili olabilir ama ekranın büyüsüne kapılan çok genç, fazla heyecanlı ve agresif bir karaktere sahip. Hata yapma olasılığı çok yüksekti ve biz bunu görüyorduk… Acı olan zaman zaman da Mahir Bey’e iletiyorduk. Keşke yaptığımız uyarıları vaktiyle dikkate alıp önlem almış olsaydı!”

Bu arada kaynağıma göre Ayvalı’nın AK Parti ve FETÖ arasındaki ilişkin mahiyetine dair söyledikleri tamamen kendi yorumu…

Muhaliflerin dediği gibi; “Bir itiraf değil sadece boşboğazlık!”

Kendisine de dedim…

Evet kesinlikle Ayvalı’nın yaptığı tam bir boşboğazlık ama üzgünüm gerçeklik payı da çok yüksek!

Bal gibi de o tarihlerde cemaat, hizmet vs diye anılan veya öyle olduğu sanılan FETÖ’cü kadrolarla işbirliği yaptı AK Parti!

Ha amaç FETÖ ve Kemalistleri birbirine kırdırmak filan değildi tabii…

Amaç siyaset için tehdit olan askeri vesayetle mücadeleydi.

Ve kendi politikalarının hayata geçmesine engel olan kadroları tasfiye etmekti.

Ama bunu yapabilmek çok mümkün değildi AK Parti açısından. Çünkü gerçekten de Ayvalı’nın dediği gibi bürokraside yetişmiş, ehil insanı neredeyse hiç yoktu!

İşte bu yüzden de; “Nasıl olsa alnı secde gören iyi insanlar!” deyip yargı ve emniyet başta olmak üzere kurum ve kuruluşların anahtarlarını Fetullahçılara teslim ettiler.

Bu teslimiyetin sonuçları epeyce ağır oldu tabii.

Sadece AK Parti için değil…

Tüm ülke için.

O nedenle daha evvel çok kez yazdığım ve söylediğim gibi…

Bir daha söyleyeyim…

FETÖ’nün siyasi ayağı tartışması sorunlu bir tartışma ve ben AK Parti’nin yerinde olsam girmem böyle bir tartışmaya ve hatta böyle bir tartışma konu olduğunda da allem eder kalem eder kapatırım konuyu bir şekilde!

CHP eski CHP olmamak için direniyor…

Kuruluş ilkeleri ve felsefesi gereği sadece Kemalist, laik sosyal demokratların politik düşüncelerinin adresi olarak gördüğü CHP’nin başta dindar Müslümanlar olmak üzere toplumdaki tüm katmanlardan oy alabilmesi için bayağı bir çaba harcanıyor.

Kılıçdaroğlu’nun bu yöndeki gayretleri, müteddeyinlerle CHP’yi buluşturmak adına yaptıkları takdire şayan, lafım yok!

Ancak CHP rozeti ile TBMM çatısı altında görev yapan herkes aynı sorumlulukta davranmıyor onu da söylemem lazım!

Mesela İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu…

“Ayasofya müze mi kalmalı yoksa camiye mi çevrilmeli?” tartışmaları ekseninde Kaboğlu’nun; "Topkapı Sarayı da Ayasofya da müze olarak korunmalı hatta Sultanahmet de müze olmalı. Çünkü bunlar artık insanlığın ortak mirasıdır" sözleri tam bir skandaldır!

Gaf mı salaklık mı yoksa entelektüel zırvalıktan mı kaynaklı bu sözleri bilmiyorum ama o sözleri ile CHP’nin mütedeyyinlerle buluşma gayretli tüm politikalarını yerle bir etmiştir Kaboğlu!

Biliyorum ki bu eleştirilerim üzerine başta CHP’li dostlar olmak üzere diyecekler ki; ”Kaboğlu’nun bu açıklamaları CHP’yi bağlamaz!”

Hiç kusura bakmasınlar ama...

O zaman ben de derim ki; "Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede Sultanahmet Camii’nin İslamiyet açısından sembolik değerini bilmeyen ve bilmediği için de Ayasofya tartışmasının göbeğinde bu sembolü saçma sapan şekilde kullanan bir insanın ne işi var CHP’de?”

Ha galiba uyarı aldı filan ve bunun üzerine sonradan; "Tarihsel ve kültürel eserlerimizi, insanlığın ortak mirası statüsünde evrensel değerler olarak sahiplenmek ve onların bu anlayışla daha iyi korunmasını önermek, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'ni, 'Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi' olarak (Anasaya, Bşlg.) savunmaktır" falan diyerek
düzeltmeye gitti Sayın İbrahim Kaboğlu ama nafile!

Çünkü atalarımızın dediği gibi; “Zırva zırvadır ve hiçbir şekilde tevil götürmez!”

Kötü bir dönemden geçtik…

Daha doğrusu geçmeye çalışıyoruz.

Sadece ülkemizi değil tüm dünyayı teslim alan koronavirüs denilen bir belanın yol açtığı hastalıkla mücadele ediyoruz.

Tabii tüm dünya gibi Türkiye de bu bela yüzünden maddi manevi epeyce sarsıldı.

Her ülke gibi Türkiye de kendi gücü ölçüsünde bu sarsıntıları aşmak için mücadele etti ve etmeye de devam ediyor...

Biliyorsunuz koronavirüs salgını başladıktan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat kendisi canlı yayında bir İBAN numarası verdi ve yardıma muhtaç insanlara aktarılmak üzere imkanı olan tüm vatandaşlardan bağış yapmaları çağrısında bulundu.

Devletin en başındaki otoritenin bu çağrısı üzerine seferber oldu tüm ülke...

Cumhurbaşkanı’nın verdiği İBAN’a 10 TL bağış yapan da oldu...

100 Milyon TL de!

Hiç sormadık, sorgulamadık nereye gitti o İBAN’a yatan bağışlar diye.

Çünkü illa ki ihtiyacı olana gitmiştir dedik!

Ama dün öğrendik ki o İBAN’a yatan bağışlardan aralarında Ajda Pekkan, Demet Akalın, Sibel Can gibi sanatçılarımız da fayda sağlamış.

Meğer bu şarkıcıların karantina günlerimizde verdikleri tüm konserler; ”Yeditepe Konserleri” adı altında Cumhurbaşkanlığı tarafından düzenlenen bir organizasyonun parçasıymış!

Bu birbirinden değerli şarkıcılarımızın ücretleri vatandaşın bir yandan koronavirüs belasını defederken bir yandan da ihtiyaç sahibi olan konuya komşuya aktarılsın diye oluşturulan İBAN’dan karşılanmış.

Emin olun bunu duyunca cızz etti içim…

Bayağı bir cızzzzz…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00