Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Dün sabah biraz geç uyandım çünkü bu Amerika seçimleri dolayısıyla uyku dengem bozuldu.

Uyandığımda da evde bir bayram havası.

Fenerbahçe fanatiği benim oğlan…

Sevinçten havalara uçuyor, kendi kendine sloganlar atıyor filan…

Anladım ki o an… FETÖ'nün bir kumpası olan "Şike Davası"nın son duruşmasında Fenerbahçe’nin efsanevi başkanı Aziz Yıldırım ve arkadaşları beraat etmiş.

Hepsine geçmiş olsun diliyorum.

Diliyorum ama…

İster istemez de şu soruyu soruyorum kendi kendime;

“Beraat etti, ettiler tamam ama peki 9 yıl evvel FETÖ ve avanesinin sırf boyun eğdiremedikleri, diş geçiremedikleri için kumpas kurarak alt etmeye çalıştıkları Aziz Yıldırım ve ailesine, arkadaşlarına yaşatılan onca zulüm, acıların hesabı ne olacak?”

Evet. Bu kumpasın baş sorumlusu olan o dönemin FETÖ’cü polisleri, yargıdaki ayağı olan Zekeriya Öz’ler falan şu anda yok hükmündeler!

Kimi hapiste cezasını çekiyor kimi ise ülkesinden uzakta firari hayat yaşıyor.

Ancak…

Peki o dönem onların o kumpas oyunlarına alet olanlar?

O kumpasların kamuoyunda karşılık bulması için yapılan algı operasyonlarının kalemşörleri?

Bugün birçoğu hala ekranlarda, gazete köşelerinde olan tetikçiler?

Aziz Yıldırım’a, ailesine, çevresine alçakça saldırılar yapılırken bu alçaklığın köpürtülmesine aracılık edenler?

Onlardan hesap sorulmayacak mı?

Bakın bir şey söyleyeceğim.

Birçoğunuz Aziz Yıldırım’ı futbol hayatındaki duruşundan filan tanıyor.

Yıldırım’ın hep sinirli, öfkeli ve sert mizaçlı bir tip olduğu sanılıyor.

Yani evet dışarıdan bakıldığında gerçekten de öyle bir imaj çiziyor ama değil.

Ben de onu yakından tanıyana kadar öyle biri sanıyordum.

Hatta öyle olduğunu sanıp ağır bir yazı da yazmıştım hakkında.

Ancak sonradan yolumuz bir biçimde kesişip ve çok yakından tanıma imkanı elde edince…

Aziz Yıldırım’ın bilinenin aksine son derece duygusal bir insan, baba, eş, dost, ağabey olduğunu gördüm.

FETÖ ve onun ayakçılarının başına ördükleri çorabı çıkartmak için verdiği mücadelede hiçbir zaman bu duygusal tarafını öne çıkarmadı.

Hep o bilinen Aziz Yıldırım profilini sergilemeye gayret etti ama…

Ben biliyorum o günler ve sonrasında yaşadıklarının onu nasıl kahrettiğini.

Bundan 2 yıl evvel Habertürk TV’de “Sevilay Soruyor” adlı programda sürpriz yapıp onu 1 yıl boyunca haksızca tutulduğu Metris Cezaevi’nin önüne götürdüğümde…

Gözyaşlarına hakim olamayışına…

O Metris’in kapısının tam önünde, içerdeyken yaşadığı ızdıraplı günleri anlatmaya çalışırken anlatamayacak kadar kederlenmesine…

Ben şahit oldum.

Onun isteği üzerine programda o acılarının tamamını yansıtamamıştım.

Rıza vermediği için ancak bir kısmını programda kullanabilmiştim.

Ama şunu biliniz ki…

Aziz Başkanın, kamuoyu tarafında bilinen o; “Aziz Yıldırım” imajına halel gelmesin diye o döneme dair anlatmadığı çok acıları var.

Cezaevindeyken ziyaretlerini sorduğumda verdiği şu cevap hala hatırımdadır…

“Durduramıyordum tabii insanları… Yine de geliyorlardı ama ben cezaevindeyken ziyaretime gelinmesini çok arzu etmiyordum. Çünkü çok ağırıma gidiyordu orada olmak ve oradayken sevdiklerimle karşı karşıya kalmak! Hayatı boyunca hep dürüst yaşamaya gayret etmiş ve hep başı dik gezmiş ve bu haliyle de başta evlatları olmak üzere çevresine örnek bir adam olmak için çabalamış bir insan olarak hapse atılmak onurumu çok zedeledi benim. Elbette biliyordu ailem, dostlarım, arkadaşlarım bunun alçak bir iftira, komplo olduğunu ama yine de ben o demir parmaklıklar arkasında olmayı gururuma yediremiyordum. Biliyorum ki bir gün beraat edeceğim yasalar önünde de. Bir gün bu yapılan kumpas yargı tarafından da tescil edilecek ama o günlerde onuruma yapılan suikast ve ondan dolayı yaşadıklarımı asla unutmam mümkün olmayacak! Milyon dolarlar verseler manevi olarak yaşadığım o günlerdeki iç huzursuzluğumu içimden söküp atmaları mümkün olmayacak!“

Özetle değerli okurlarım…

Zaten bir kumpas, alçakça bir iftiranın yol açtığı bir dava olduğu belliydi bu davanın.

Dün resmi olarak da ilan edildi.

Ancak ne ilan edilirse edilsin…

Ne söylenirse söylensin…

Aziz Başkan ve onun gibi iftiraya, komploya göz göre göre adeta kurban edilenlerin o gün yaşadığı acıların, huzursuzluğun telafi edilmesi pek mümkün değil artık.

Önceki gece öğrendim ki…

Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan da Kovid-19’a yakalananlardanmış.

Öncelikle geçmiş olsun diyorum kendisine.

Ancak nereden ya da kimden aldıysa koronavirüsün en büyük semptomlarından biri olan koku kaybına dair “Burnuna tereyağı sür” tavsiyesini…

Yanlış bir tavsiye.

Aslında çok burnumu sokmak istemezdim virüsle başa çıkma konusunda tereyağı ile bulduğu tedavi yöntemine ama…

Bu konuda sadece Türkiye’de değil, dünyada çok saygın bir yere sahip olan işin uzmanı Profesör Doktor Aytuğ Altundağ hem yakın arkadaşım hem de doktorum olduğu için Hilal'e ve olur a söylediklerini ciddiye alıp da onun yolundan gidecek insanlara yol gösterici olmak adına yardımcı olmak istedim.

Bir kere şunu söyleyeyim...

Virüs dünyanın başına musallat olduğu andan beri özellikle bu alanda çalışmalar yapıyor Aytuğ Hoca.

İnternette arama yaptığınızda hem çalışmaları ile alakalı haberleri hem de bilimsel makalelerine ulaşmanız mümkün.

Mesela bunlardan birinin linkini hemen dikkatinize sunayım…

Hülasa... Kovid-19'un en belirgin semptomlarından biri olan “Koku Kaybı” konusunda bir otoritedir Aytuğ Altundağ.

Gece Twiter’da gezinirken önüme düşen tereyağıyla alakalı polemikleri görünce...

Hemen mesaj attım hocaya tabii.

O da aynen şu yanıtları verdi…

Noktasına virgülüne dokunmadan paylaşıyorum.

Özellikle de dün bu baş belası virüs nedeniyle kaybettiği koku duyusunu tereyağıyla geri döndürmeye çabalayan ve bu çabası nedeniyle de Türkiye gündemine oturan Hilal Kaplan’ın dikkatine sunuyorum:

“Normalde Covid-19 a yakalananların % 50-60'ında koku kaybı oluyor. Koku kaybı olan COVID-19 hastalarının yüzde % 80 inde 4-5 günde koku duyusu geri geliyor. %10 unda 2 hafta ile 1 ay arasında geri geliyor. %10 unda ise 1 aydan uzun sürüp , uzamış koku kaybı yapıyor. COVID-19 un koku kaybının karakteristik özelliği ani başlangıçlı ve yüksek iyileşme oranına sahip olması. Bizler yaptığımız çalışmada burun içi koku alanı anatomisindeki farklılıkların uzamış koku kaybına yol açabileceğini gösterdik ve yayınladık. Nereden çıktı, kimin uydurması bu bilmiyorum ama tereyağı yönteminin hiçbir bilimsel karşılığı yok. Bunu pek çok hastam da denemiş ama hiçbiri faydasını görmedi.

Tereyağının koku kaybını hemen getirdiği hurafeden ibaret bir durumdur. Eğer koku kaybı kendi kendine gelecekse zaten geri geliyor.Bu arada burundaki başka nedenlerle uzamış koku kaybı olanlarda da tereyağından ziyade, kokularla yapılan koku egzersizleri çok daha etkili oluyor!”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00