Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Zaten biliyordum ama son iki yazıya verilen tepkiler nedeniyle bir kez daha anladım ki…

Kendi tabanı açısından “devrim” kabul edilen iyi işler yaptılar ve bundan dolayı da o taban üzerinde hala en etkili parti olma özelliklerini devam ettiriyor olabilirler ama…

Şu kesin ki…

AK Parti’nin 18 yıldır tek başına iktidar olmasındaki en önemli dinamik her eylemine, hareketine, icraatına “tu ka ka” demeyi maharet sanan mevcut muhalefet sayesinde!

Tekrara düşmemek adına bundan önceki iki yazımda ele aldığım Irak Başbakanı ve heyetine Beştepe’de verilen ziyafet mevzusuna girmeyeceğim…

Ama gelen tepkiler neticesinde gördüm ki…

Her lafa muhalefet olmayı takıntı haline getirmiş pesimist tipler gibi iktidarın her olayını negatif yönle ele almanın muhalefete getirisinden çok aksine ciddi bir götürüsü var.

Evet. O iki yazım da politik/partili muhalifler tarafından çok ciddi tepkiyle karşılandı.

Ama haberleri olsun…

Destekledikleri muhalif partilerin iktidara taşınabilmesinde oylarına yüzde yüz ihtiyaç duydukları bugün seçim olsa kime oy vereceği belli olmayan kararsız olarak tabir edilen insanların hiçbirinde aynı durum yaşanmadı.

Aksine yorumum Irak ile ticari açmazlardan dolayı yıllardır sorun yaşayan gerek iş dünyasından gerekse o bölgede Irak ile ticaret yaparak geçimini sağlamaya gayret eden insanlar tarafından büyük destek aldı.

Sözün özüne gelirsek…

Elbette ki eleştiri kültürü olmalıdır ve muhalif liderlerin, siyasilerin, onların destekçilerinin iktidarı eleştirmeleri de işin doğasıdır.

Ancak mesele eğer bu eleştiriyi yaparken kendine yontmak ise.

Yani eğer yaptığınız eleştiriden politik olarak bir geri dönüş beklentisi içerisindeyseniz…

O zaman eleştiriniz yerli yerinde olmalıdır.

Aksiyse eğer…

Yani eleştirdiğiniz konu sizin politik hanenize artı yazdırmıyor ve sizin açınızdan bir katma değer yaratmıyorsa yapmış olduğunuz o muhalefet laf kalabalığından öte hiçbir anlam ifade etmez! 

Dünyayı sarıp sarmalamıştı ama henüz ülkeye tam giriş yapmamıştı...

Hakkında çok fazla şey bilmediğimiz için de adının başında doktor yazan kim koronavirüsle ilgili ne diyorsa kulak kesiliyor ve azıcık rahatlatan bir şeyler söyleyeni de alıp göklere çıkarıyorduk.

Mesela bunlardan biri virüsün Türkiye’de hızlı yayılmayacağını çünkü genlerimizin buna engel olacağını filan söyleyerek herkesi rehavete davet eden Doçent Doktor Oytun Erbaş’tı...

Bir anda ekranların en çok aranılan ismi haline geldi filan.

Öyle ki hemen her gün bir haber kanalında Türklerin gen özellikleri üzerine ahkam kesiyor ve dahası; ”Maske takmaya gerek yok. Çünkü maske nemle ıslanıyor. Virüs üstünde daha çok birikir. Maske bırakın önlemeyi hasta olmayı bile kolaylaştırabilir!” diyerek millete virüs konusunda endişelenmelerini tavsiye ediyordu.

Epeyce bir süre bu devam etti Oytun Erbaş hiçbir bilimsel karşılığı olmayan bu söylemleri ile kamuoyunun gözde ismi olmaya ancak virüs ülkeye girdikten ve füze hızıyla bulaşmaya başladıktan sonra da o da aynı hızla ortadan kayboldu.

Korona sayesinde ünlenen diğer bir isim ise Ercüment Ovalı oldu.

Salgın başladıktan sonra ekibi ile birlikte laboratuvara kapanan ve aşı çalışmalarına başlayan Prof. Dr. Ercüment Ovalı, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Son 1 aydır gece gündüz çalışarak 6 proje 4 ürün ve 3 makale çıkaran kahramanlarıma teşekkür ediyorum. 1 milyon doz aşı ürettik. Canım ülkem artık Covid-19'a karşı aşı geliştirebilen az sayıdaki ülkeler arasında” diyerek hepimizi heyecanlandırmıştı.

Ancak sonradan söylediklerinin hiçbir gerçekliği olmadığı anlaşıldı ve başta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca olmak üzere bilim çevrelerinden gelen tepkiler üzerine tüm sosyal medya hesaplarını kapatıp sessizliğe gömüldü.

Yanlış hatırlamıyorsam yaz sonu o sessizliğini bozdu ve aşı çalışmalarına devam ettiğini son olarak test için Amerika'dan gelecek hayvanları beklediğini söyledi filan ama somut bir şey koyamadı...

Yani özetle...

Biri aşıyı buldum diye bugün bilimsel hiçbir aşamayı geçmediği ortaya çıkmış olan sansasyonel kahramancılığa oynayan bir profesör...

Diğeri ise dünyadaki en saçma virüs/gen ilişkisi tezi ortaya atan, popülerite kazanmak için sansasyonel bilim karşıtı görüş ileri süren bir doçent..

Merak ediyorum gerçekten...

Bu iki insan nerede şimdi?

Tamamı zırva olduğu anlaşılan tezleri, buluşları ile ilgili kamuoyuna herhangi bir açıklama yapmayı ve en önemlisi bilime yaptıkları bu saygısızlıktan, sorumsuzluktan dolayı özür dilemeyi filan düşünüyorlar mı?

Sonunda kimin cenazesinin nereden kaldırılacağı hakkında Diyanet İşleri Başkanlığı'na talimat veren din alimi de gördü güzel ülkem!

Kendisini nerede görüyor, pozisyonunu ne sanıyor bilmiyoruz artık...

Yalova Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi'nde öğretim görevlisi olan Ebubekir Sifil, sosyal medya hesabından açık açık gazeteci Yılmaz Özdil ile Cüneyt Akman'ın cenazelerinin camilere sokulmaması gerektiğini yazdı.

Peki niye?

Efendim bu gazeteciler yağmur duasıyla ilgili konuşurken alay etmişler.

Dün yazıyı yazmadan evvel girip arşivden bakındım Özdil ve Akman'ın yağmur duasıyla ilgili ne dediklerine.

Evet ti'ye almışlar.

"Ben şu an İzmir'deyim. Bize gavur İzmir diyorlar ama dua en çok burada tuttu. 3 günden beri burada yağmur var. Şimdi tabii önceki günkü yazımda da anlatmaya çalıştım. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde astronom bile çalıştırılıyor. Dolayısıyla bilimden uzak bir kurum değil. Dolayısıyla astronomdan haberdar olan bir kurumun meteoroloji biliminden haberdar olamaması mümkün değil!" diyerek bayağı bir makara yapmış Özdil.

Ancak kullandığı bu ifadelerde namazla, İslami değerlerle veya yağmur duasıyla alay nerede var ben anlamadım.

Dalga geçtiği yağmur duası değil, meteorolojik verilere göre memlekette yağmur yağacağı zaten biliniyorken Diyanet İşleri Başkanlığı'nın halka yaptığı yağmur duası çağrısı!

Kaldı ki yağmur duasıyla alay etse n'olur?

Nihayetinde “Yağmur Duası” dediğiniz olay İslamiyet'e özel, İslami bir ritüel falan değil.

Daha semavi dinler yokken insanoğlunun kuraklıkla mücadele amacıyla bulduğu kökleri antik çağlara filan dayanan bir dua olayı.

Bu ritüelin tam tarihini öğrenmek isteyenler Sinan Meydan'ın geçen hafta Sözcü Gazetesi'nde kaleme aldığı yazıyı arşivden bulup okuyabilirler.

Esasa yani Ebubekir Sifil’in iki ismin cenazesinin camiye sokulmaması talimatına dönersek...

Dindar değilim ancak kim olursa olsun bir insanın öldükten sonra nasıl defnedileceğine, nereden son yolculuğuna uğurlanacağına değil bir ilahiyatçının...

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bile hakkı bulunmadığını bilecek kadar da Müslümanım!

Son yolculuğunun nereden, nasıl olacağına kişi kendisi karar verir.

Eğer bu konuda özel bir vasiyet bırakmadan göçüp gitmişse dünyadan...

Ailesi ne arzu ediyorsa o uygun görülür.

Bunun dışında kim ahkam kesiyorsa Allah’ın hükümlerine burnunu sokarak hadsizlik yapmış olur!

Çünkü semavi tüm dinlere göre camiiler, kiliseler, havralar Allah’ın evleridir.

Bu evlere kim girebilir giremez sadece O bilir!

Son olarak şu notu da düşeyim...

Ebubekir Sifil ya da onun bu skandal paylaşımına destek verenler bilmeli ki yaptıkları iş çok ama çok tehlikeli!

Büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede adı sanı verilerek insanların İslamiyetle, namazla, duayla alay ettiği yalanını uydurup bu insanların cenazelerinin camilere sokulmamasını istemek aleni kışkırtıcılıktır!

Bu insanları bağnazlara, yobazlara hedef gösterip aslında; ”Linç edin! Saldırın!” demektir!

Bu da hem insani olarak hem de hukuki olarak büyük suçtur!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • sevketruacan@yahoo.com 6 ay önce Sayın Yılman, Bilimi ve halkın çaresizliğini kendi amaçlarına alet eden sözde bilim insanları ile ilgili yorumlarınızda çok haklısınız. Ancak maalesef bilimsel metodolojiye uzak ve özellikle eğitimle uzak tutulmuş insanlarımızı kandıran kişiler bunlardan ibaret değil.Bu vesile ile onları da anmamız (!) gerekir diye düşünüyorum. Dr.Şevket Ruacan
    CEVAPLA
0:00 / 0:00