Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Gönüllüsü olduğum aşı çalışmasına dair isyanımı dün okudunuz.

        Demiştim ya…

        Bayağı bir direndim bu yazıyı kaleme almamak için.

        Eşeklik etmişim.

        Vallahi de billahi de enayilikmiş kendimi onca zaman tutmam.

        Çünkü dün yazı sonrası öğrendim ki…

        FAZ 3 çalışmasının zaten kodları kırılmış.

        İsminin yazılmasını istemeyen bir yetkili tarafından arandım.

        Denildi ki; ”Çalışmanın içerisine dahil olan ve K1 olarak gruplandırılan sağlık çalışanları aşılamaya başlayabilsin diye kodları açıldı. Deneyde plasebo denk gelen tüm doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık personelinin ilk dozları yapıldı. Ancak sizin de içinde olduğunuz K2 grubunda henüz yeterli hasta sayısına ulaşılamadığı için çalışma devam ediyor. Hedef kişi sayısına ulaşılamadan çalışmanın sonuçları açıklanamaz!”

        Hedef sayı ne peki?

        “Toplamda 13 bin kişi…”

        Şu anda kaç binde?

        “10 binin üzerinde…”

        Eee?

        Diyelim ki başka gönüllü olmayacak ve hedef sayınıza da böylelikle ulaşamayacaksınız. O zaman ne olacak? Ömrü billah kırmayacak mısınız siz bu kodları?

        Cevap; “Kem küm…”

        O adının saklanmasını isteyen yetkili şahısla telefon görüşmem sonlanmış ve tam ben; “Neyse canım… En azından sağlık çalışanlarının işi görülmüş. Biz de birkaç gün sonra öğreniriz inşallah” diye kendi kendimi teskin ediyordum ki…

        Benden sonra gönüllü olup aşı yaptıran meslektaşlarımızdan Deniz Zeyrek aradı.

        Ve; “Bir yanlışlık olmalı çünkü beni aradılar. Ben ve hatta araştırmacı İbrahim Uslu. Biz plaseboya denk gelmişiz. Gittik hemen aşımızın ilk dozunu yaptırdık!” deyince de...

        Derin bir; “Allahhhhhh” çekip yeniden aradım o yetkiliyi.

        “Yahu siz bana sağlık çalışanları grubundakilerin kodları kırıldı dediniz. Ee bizim Deniz Zeyrek ve İbrahim Uslu da öğrenmiş ve hatta ilk dozları da yapılmış…”

        Cevap; “Mümkün değil! Bir bakıp döneyim hemen…”

        Bir dönüş filan olmadı tabii.

        Olmayacak da galiba bu gidişle.

        Çünkü belli ki birileri çalışmada bir yerlerde hata yapmış.

        Ne olduğunu bilmiyorum, tahmin de edemiyorum ama…

        Deniz (Zeyrek) sanırım benimle kafa bulsun iyice telaşlanayım diye; “1000 kutunun kodları kaybolmuş diye bir söylenti var ama…” diye şaka yapmıştı konuşurken...

        İster misiniz o şaka gerçek olsun?

        Not: İzninizle bir kez daha seslenmek istiyorum Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya… Sayın Bakanım. Bizzat şahsımı arayıp risk alıp, gönüllü oldum diye tebrik etmiş ve hatta; “Bravo size! Aşı karşıtlarının propagandasına rağmen bilimden yana çok güzel bir duruş sergilediniz” filan demiştiniz. Çok güzel şeyler söylemiştiniz. Ancak şu anda kendimi çok kötü hissediyorum. Yemin ediyorum kobay gibi kullanılmış da bir kenara atılmışım gibi bir duygudayım. Yani hiçbir şeyin hatırı yoksa en azından çoğu insanın cesaret edemediği bir dönemde tüm riskleri alıp çalışmanıza verdiğimiz desteğin hatırı için rica ediyorum. Açıklayın lütfen bizim sonuçlarımızı da!

        Biz niye bu kadar hoşgörüsüz olduk?

        Biz niye bu kadar hoşgörüsüz olduk?
        0:00 / 0:00

        Dün evden gazeteye yürürken rast geldiğim bir tartışmayı uzaktan izlerken bir kez daha anladım ki…

        Toplum olarak tarif edilemez bir hoşgörüsüzlük içerisindeyiz.

        Tanık olduğum olayı kısaca anlatayım;

        Genç bir motor kurye.

        Siparişini yetiştirmek için acele ediyor.

        O acele sırasında da araçların arasından geçerken bir tanesinin aynasına hafifçe çarpıyor.

        Fark ediyor hatasını ve dönüp eliyle işaret ederek özür diliyor.

        Ayna yerinde duruyor.

        Kırılma, çizilme vs yok.

        En önemlisi ise genç adam özrünü diliyor.

        Ama o aynasına tıklanan orta yaşlardaki vatandaş bir hışımla arabadan çıkıp kuryeye bağırıp çağırıyor ve ağız dolusu hakaretlerle saydırıyor.

        Genç adamın; “Ağabey geç kaldığım için oldu. Özür dilerim” filan demesine rağmen amcası yaşlarında olan şahıs kıyamet kopartmaya devam ediyor.

        Öyle bir öfke patlaması yaşıyor ki…

        Hani etraftaki esnaf araya girmese dövecek ve hatta; “Aynama tıkladı!” deyip karakola çektirecek çocuğu.

        Dayanamadım sonunda ben gidip; “Beyefendi çocuk hata yaptım diyor. Özür diliyor. Uzatmayın artık!” demek zorunda kaldım.

        Bu benim tanık olduğum.

        Ama duyuyoruz, okuyoruz, dinliyoruz ki…

        Ülkede her gün kaynağı “hoşgörüsüzlük” olan buna benzer yüzlerce, binlerce olay yaşanıyor.

        REKLAM

        Toplum psikolojisi üzerine çalışan uzmanlar nasıl yorum yaparlar bilemiyorum ama ben son zamanlarda aşırıya kaçan bu hoşgörüsüzlüğün kaynağının siyaset olduğunu düşünüyorum.

        Siyasi arenadaki cepheleşme, kamplaşma, kutuplaşma öyle had safhaya varmış durumda ki…

        Ve siyasiler sırf “siyaset yapacağız” diye birbirlerine öyle sert ve ağır ifadelerle yükleniyor ve atışıyorlar ki…

        Bu gerginlik de sirayet ediyor ister istemez topluma.

        Bakın siyasilerin birbirileri ile atışması, birbirlerine laf atması siyasetin bir doğasıdır.

        Atışma olmamalı demiyorum asla.

        Diyemeyiz de çünkü tarihin her döneminde siyasiler, kitleleri etkilemek için rakipleriyle söz düellosuna varan atışmalar yapmışlardır.

        Söylemlerin etkisini pekiştirmek için rakiplerine karşı değişik argümanlar üzerinden yüklenmişlerdir.

        Bu siyasetin doğası ve geleneğidir.

        Ancak siyasi aktörler bunu yaparken belli bir nezaket ve etik çerçevesinde kalmak zorundadır.

        Hiç kusura bakmasınlar ama…

        Günümüz siyasilerinde böyle bir dikkat yok.

        Kullandıkları dil, nezaket kurallarına da, hoşgörüye de, siyasi etiğe de uymuyor.

        Hal böyle olunca da tabii…

        Onları destekleyen, takdir eden ve rol model alan insanlar da hoşgörüden, saygıdan ve sevgi dilinden uzaklaşıyor.

        Uzaklaştıkça da tabii…

        Sokakta veyahut da sosyal medyada gezinirken…

        Bir tavrını, düşüncesini ya da yorumunu gösterirken kabalaşıyor, barbarlaşıyor ve çirkinleşiyor.

        O nedenle ayrım yapmaksızın tüm siyasilerden rica ediyorum.

        Sizlere; “Atışmayın, tartışmayın, söz kavgasına girmeyin!” demiyorum.

        Siyaseten mutlaka yapmanız gereken bir ritüel.

        Ancak lütfen ama lütfen tüm bunları yaparken kullandığınız dile ve üsluba dikkat edin.

        Kendi iyiliğiniz için değilse bile…

        Halkın sağlığı, ülkenin genel huzuru için hoşgörü kültürünü siyasetinizin merkezine alın.

        Olur mu?

        Diğer Yazılar