Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yazı yazarken genellikle telefonumu sessize alırım.

Dün de öyle yaptım.

Ben az sonra aşağıda “Mal varlığım” ile ilgili okuyacaklarınızı yazarken dünyadan bihaberim…

Bitince baktım ki onlarca çağrı.

Fatih Altaylı bombayı patlatmış.

Sedat Peker’in gündeme getirdiği Veyis Ateş ile ilgili bir iddiayı açıkça aktarmış.

Bu arada da adımı yazmamış ama söz konusu iddianın gerçek olup olmadığı ile ilgili; “Sezgin Baran Korkmaz o kaydı abla gibi sevdiği bir gazeteciye dinletmiş” cümleleriyle de bendenizi şahit olarak işaret etmiş.

Bu yüzden de ben yazıdayken memleket yana yakıla beni arıyormuş.

Birkaç kişiye cevap verdim ama konu o kadar skandal bir konu ki…

Öyle tek tek cevap vermekle filan bitmez.

Ben ne biliyorsam anlatayım istedim.

Cumartesi öğleden sonraydı.

Akşam saatleri…

Facetime’dan, 41 kodu ile başlayan bilmediğim bir numara.

Açtım…

“Ablacığım selamlar. Ben Sezgin Baran Korkmaz… O kadar yakın olduğum gazeteci arkadaşıma rağmen onların bana vebalı gibi muamele göstermesine rağmen senin çıkıp; ’Evet tanıyorum kardeşim! Çok da severdim!’ demen büyük yürek! Sağ olasın” diye başladı söze…

Yurt dışına çıktıktan sonra hiç görüşmemiştik.

Doğruya doğru ben birkaç kez; “Neler oluyor?” demek için aramıştım ama o cevap vermemişti.

Neyse…

Önce nerede olduğunu filan söyledi ve sonra da benim sorularım üzerine yaşadıklarını tek tek anlattı.

Tabii ki Sedat Peker’in bir videosunda gündeme getirdiği otelinde beleş kalan, aylık paraya boğduğu gazeteciler ve Habertürk Grubu bünyesinde çalışan Veyis Ateş ile ilgili iddiaları da tek tek sordum.

Bir sürü gazeteci ile ilgili bir sürü şey anlattı ve sonunda da; “Veyis Ateş beni alenen tehdit etti ablacığım ve bunun da kaydı var” dedi.

Korkunçtu anlattıkları ve duymuştum da zaten ama sonuçta bunlar bir söylentiydi…

İnanmam için bizzat duymam ya da şahit olmam gerekiyordu.

”Dinlemek istiyorum o kaydı. Yollar mısın bana” dedim.

“Yollayamam ama yakında yayınlayacağım zaten. Yazmayacağına söz verirsen sadece o kısmını sana dinletirim” dedi.

“Off the record” kaydıyla bir başka telefondan dinletti.

Şoka girdim.

İnanamadım.

Söylediğine göre de kayıt 12 dakikalıkmış ama benim dinlediğim kısmı 3 dakikalık filandı.

Kaydı dinledikten sonra tekrar sordum…

“Bu rezalet, skandal bir olay. İzin ver yazayım” dedim…

“Hayır ben yayınlayacağım. Ondan evvel böyle bir şey yapmamanı rica ediyorum” dedi.

Telefonu kapatır kapatmaz derhal Habertürk yönetimini aradım.

Duyduklarımı bire bir paylaştım kendileri ile.

Ama yine de dayanamayıp üstü örtülü olsa da 10 milyon Euro şantajı ima eden bir tweet attım.

Ki o tweet'im de çok yerde haberleştirildi!

Bu arada Sezgin Baran Korkmaz, Altaylı’ya bu kaydı bana dinlettiğini söylemiş ama herkes bilmeli ki dinleyen sadece ben değilim.

Ben de benden önce dinleyen iki kişiden duymuştum zaten bu rezaleti ve hatta o yüzden de bir önceki yazımda da çok net biçimde şu ifadeleri kullanmıştım:

“Eğer bir gazeteci kimliğini, nüfuzunu kullanarak devletle bağlantılı kurum, kuruluş ya da bakanlıklarda bir işadamı hakkında lobi yapıp ve bu yaptığı lobiden ceplerini dolduruyor ya da doldurmaya çalışıyorsa…

Ya da bir işadamının gayri meşru işleri için kalemini, gazeteciliğini tetikçilik ya da şantaj amacıyla kullanıyorsa bu düpedüz namussuzluktur, ahlaksızlıktır!

Umarım doğru değildir ama doğruysa eğer maalesef iddialara göre bazı arkadaşlarımız bu işlere tevessül etmiş gibi görünüyor.

Meslek adına çok üzücü bir durum bu!”

Gelelim şimdi dinlediğim kayıtta Veyis Ateş ve Sezgin Baran Korkmaz arasında geçen diyaloğa…

Kim kimi aramış anlamadım çünkü dinlediğim kısım başı değildi.

Ancak şunu duydum…

Veyis Ateş diyor ki özetle; “Biliyorum canın çok acıyor. Her tarafı yakıp yıkmak istiyorsun. Çıkıp her yere konuşmak istiyorsun. Yaşadıklarını anlıyorum. Hak da veriyorum sana. Sen de eşine, ailene çoluğuna, çocuğuna kavuşmak istiyorsun… Hiçbir şey olmamış gibi ülkene dönmek istiyorsun… Ankara’dayım… Az önce senin görüşmeni yaptım. Şunu anladım ki seninle uğraşan bir klik ve lobi var ama bu arkadaşlarla işi tersine çevirmek mümkün…”

Bunun üzerine SBK diyor ki; ”Abi ben hukuken zaten haklıyım ama yine de sen söyle nasıl olacak?”

Veyis Ateş şöyle cevap veriyor; “Önce senin samimiyetini göstermeni bekliyorlar…”

SBK ise; “Nasıl göstereceğim abi?”

Veyis; “Talep ettikleri meblağı yollayacaksın“ diyor.

SBK da; “Abi diyelim yolladım 10 milyon Euro… Peki ya sonra bu insanlara ulaşamazsak… Ne olacak o zaman?” diye soruyor…

Veyis de diyor ki o zaman:

“Hiç merak etme… Ben her iki tarafın da hakemi ve kefiliyim. Para, iş bitene kadar bende duracak!”

Hülasa…

Benim dinlediğim kısım kelimesi kelimesine olmasa da bu kadar…

Şimdi iki çağrım var:

Birincisi Sezgin Baran Korkmaz'a; “Suçsuzsan ve dürüstsen… Cesur davran ve bana dinlettiğin kaydı ya kamuoyuyla paylaş ya da Cumhuriyet Başsavcılığı’na avukatın vasıtasıyla ilet…

Sonra da memlekete gelip, yargı önünde kendi açıklamalarını, savunmalarını yap ve aklan!

Ki bence sana bu yakışır…

İkinci çağrım ise Veyis Ateş'e:

Veyis…

Kamuoyu önüne çıkan bir televizyoncu olarak bu vahim iddiaları suskunlukla geçiştiremezsin ve zamana bırakıp unutturamazsın!

Bu kayıtta geçen konuşmalar hakkında açıklaman nedir?

Ya çık açıklamanı yap, yapamıyorsan da o halde bu mesleği ona değer veren insanlardan özür dileyerek hemen bırak!

Tarih tekerrürden ibaret gerçekten.

Son günlerde yaşadıklarım bana adeta “Deja Vu” dedirtiyor.

Bugün çoğu benden daha çok FETÖSAVAR olanlar “Hocaefendi… Hocaefendi” diye ortalarda yaltaklanırken ben bir başıma yazarı olduğum Sabah gazetesinde savaşıyordum alçak FETÖ’cülere karşı…

O yüzden de sürekli hakkımda itibar suikastı yapıp beni susturmaya çalışıyorlardı.

Twitter’dan yazıyorlardı; “Senin de yakında kasetin çıkacak Sevilayyy” diye…

Ben susmayıp devam edince bu defa da sahip olduğum mala mülke sarmaya başlamışlardı.

Tamamını krediyle aldığım Bahçeşehir’de çok güzel bir villam vardı o tarihlerde. (İçişleri Bakanı Süleyman Soylu komşumdu hatta…)

Bir de altımda yine krediyle aldığım güzel bir jeep…

O alçakların da; “Post Medya” adlı bir kara propaganda merkezleri vardı.

O siteden resmini basıyorlardı evimin, arabamın ve bas bas bağırıyorlardı; “İşte Sevilay’ın villası işte arabası! Nereden geliyor bu değirmenin suyu?”

Sürekli dava açmaktan, suç duyurusu yapmaktan gına gelmişti artık.

Sonra 17/25 Aralık patladı.

Rıza Zarrab adlı şahsın aralarında gazetecilerin de olduğu söylenen bazılarına verdiği rüşvetler filan konuşulmaya başladı.

Bu defa da; “Zarrab’ın rüşvet verdiği gazeteciler arasında Sevilay da var!” diye yazıp çizmeler başladı.

(O dönem Zarrab’ı tek yazabilen de bendim!)  

Onlar iftira attıkça ben de işi gücü bırakıp o iftiralarını yalanlamakla meşgul oluyordum.

Tam da istedikleri şeydi aslında bu çünkü öyle olunca tabii gerçek gündemi kaçırıyordum.

Bir gün çok değer verdiğim bir ağabeyim dedi ki; “Bak tuzaklarına düşüyorsun! Yazman gereken onca şey varken sen niye kalemini, köşeni bu müptezellerin yalanını yalanlamakla uğraşıp duruyorsun! Ver mahkemeye avukatların uğraşsın. Sen önüne bak, işine bak!” deyince aymıştım mevzuya bir daha da böyle bir tuzağa düşmemek adına and içmiş ve o iftiralarını köşeme konu etmemiştim.

Deja vu dediğim durum bu!

Bugünlerde de yine işi gücü bıraktım ve o FETÖ’cü tetikçilerin yaptıklarına benzer pisliklere karşı uğraş veriyorum.

Geçmişleri oldukça kirli ve gazetecilikle uzaktan yakından alakası olmayan Mübeccel ve kardeşinin bizim mahallede güç sahibi olmak için ele geçirdikleri siteden uzun zamandan beri şahsımı karalama adına bir gayret vardı zaten ama ben pek aldırış etmiyordum.

Etmiyordum çünkü husumetlerinin nedeni tamamen şahsiydi.

(Bu Mübeccel ve kardeşinin kim olduklarını, şahsımla ilgili özel nefretlerinin ve kime nasıl özel hayattan şantaj yaptıklarını filan ayrıca anlatacağım sizlere merak etmeyin.)

Ancak Sedat Peker’in videolar serisinde adı gündeme gelen Sezgin Baran Korkmaz’ın bir tweet'imi alıntılayıp yaptığı yorum üzerine sanki Korkmaz’la başkaları değil de ben, gazetecilik dışı alengirli bir alışveriş yapmışım gibi algı çalışması yapınca bir cevap vereyim dedim…

“Evet… Ne olmuş tanıyorum Sezgin Baran’ı… Çok da severim çünkü bana karşı son derece saygılı ve kibar bir insandı. Bugün hakkında olumsuz birtakım haberlerin olması demek benim onu tanıdığımı inkar etmemi mi gerektirir? Nihayetinde bir gazetecinin kimi tanıdığı değildir önemli olan nasıl, ne şekil bir ilişki kurduğudur?” diyerek yapmaya çalıştıkları algının itibar suikastından başka bir şeye hizmet etmeyeceğini gösterdim.

Benden böyle bir meydan okuma beklemeyen müptezel kardeşler açığa düşünce bu defa da iftiralarının dozunu artırıp; “Sevilay Yılman’ın mal varlığında acayip artış!” başlığı ile tamamı iftira ve yalan dolu bir haberi sürüme koydular.

Efendim Sezgin Baran Korkmaz ile sanıldığından daha derin bir ilişkim varmış ve son yıllarda da mal varlığımda artış olmuşmuş. Ve bir de ünlü bir patronla FETÖ Borsası sayesinde gayrimenkul ilişkileri kurmuşum!

Avukatlarım derhal gerekeni yaptı.

Onlarla mahkemede hesaplaşacağız ayrı konu.

Ancak benim bozulduğum şey bu şantajcı, kirli Mübeccel ve kardeşinin şahsımı itibarsızlaştırmak adına yaptıkları alçaklığın peşine aklı başında sandığım haber sitelerinin ve bazı gazetecilerin de takılması.

Kim Mübeccel’in kara propagandasına alet olduysa onlarla da hesaplaşacağız mahkemede ayrı konu ama…

Yeri geldi şu mal varlığı konusuna da değineyim…

Neredeyse 30 yıla yakındır profesyonel hayatın içerisindeyim.

Ailemden gelen, ailemin payından düşenler yani miras yoluyla geçenler ayrı ama onun dışında 1996 ile 2002 yılları arasında aile şirketimde bilfiil ticaretle uğraştım.

Gazetecilik yaptığım dönemlerde de bir yandan televizyon dünyasında olup kazancımı hep yükselttim.

Benim sahip olduklarımı başta ailem, çalıştığım kurumdaki patronajlar, yakın arkadaşlarım -ki bunların arasında bir sürü de gazeteci vardır -nasıl emek dökerek kazandığımı iyi bilir.

1996 yılında evlendim, yıllarca babamın bana verdiği evde oturdum.

Kira vermedim ama o kirayı öder gibi kredi çekip mülk sahibi oldum.

Sonra o mülkü satıp kredi çekip başka mülk, onu satıp kredi çekip başka mülk yaptım.

Velhasıl kazandım ve o kazandıklarımı da güzel ve doğru şekilde kullandım.

Adıma neyim var neyim yok ve nasıl ödemişim filan tamamı devletin kayıtlarında mevcuttur.  

Teknem yok, villam yok, yalım yok, yazlığım yok yani ultra zengin bir gazeteci değilim ama hamdolsun kimseye muhtaç olmadan ayaklarının üzerinde dimdik durabilecek bir ekonomiye sahibim.

Çok basit bir şey söyleyeceğim…

Ben eğer gazeteciliğimi bazıları gibi tetikçiliğe, şantajcılığa, sahtekarlığa, PİAR’cılığa, şakşakçılığa tevil etseydim şimdi bir maaş ile ay sonuna kadar nasıl geçinirim diye bütçe yapmak durumunda olmazdım.

Hakkımda çirkin iddiaları ortaya atanlardan elbette hesabını mahkemelerde soracağım ama ondan da önce oğlunun boğazından bir lokma haram geçirmemek için dikkat eden bir anneye bu iftirayı atanları, bu iftiraları sorgu sual etmeden inanıp yayan herkesi ve dahası gerçeği bilmesine rağmen kıskançlık histerisi ile adımı lekeleme yarışına girişen bazı meslektaşlarımı Allah’a ve onun adaletine emanet ettiğimi de huzurlarınızda not olarak düşüyorum.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00