SEÇİM kampanyası döneminde ister istemez ülke iyice içine kapandı. Bırakın dünyada ne olup bittiğini Türkiye’yi en çok etkileyecek dış politika konuları bile gündeme pek giremedi. Üstelik özellikle dikkat edilmesi gereken İdlib’in geleceği gibi konularda sahadan gelen haberler pek de matah değildi. Buna karşılık Pompeo-Çavuşoğlu zirvesi ve burada varılan Münbiç mutabakatı ön plana çıkarıldı. ABD’nin bu konuda bir geri adım attığı izlenimi güçlü ancak bunun karşılığında Ankara’dan ne istediği tam vuzuha kavuşmadı. S-400 alımı ve buna bağlı olarak kongrenin mukabele etmek amacıyla gündeme getirdiği F-35’lerin satışı hatta Türkiye’nin bu programdan çıkarılması konuları ise ABD-Türkiye ilişkilerinin en yakıcı maddeleri arasında.

Murat Yetkin’in dünkü Hürriyet’te çıkan önemli yazısı, Türkiye’nin stratejik Batılılığı açısından çok önemli gelişmeleri özetliyordu. Yetkin’in yazısı, Batı ile ilişkilerde her kriz benzeri durumda başlayan “Türkiye Batı’dan kopuyor” yaygarasının da ülke içinde analiz niyetine menkıbe yazanların “Batı’ya haddini bildiriyoruz” duruşunun da yanıltıcı olduğunu gösteriyor.

Bu yazının detaylarına ve anlamına geçmeden önce Türkiye’nin Batılılığı meselesine kısaca değinmekte yarar var. Hayli basite indirgenmiş ve şematik olsa da. Malum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son 100 ya da 150 yılında simgesini 3. Selim, 2. Mahmut reformları ve Abdülmecit döneminin Tanzimat Fermanı’nda bulan bir Batıcı modernleşme açılımı yapıldı.

Buna koşut olarak devlet bürokrasisinin işleyişi, eğitim sistemi, mülkiyet ve vatandaşlık anlayışı değiştirilmeye çalışıldı. Muhafazakâr bilinen Abdülhamid döneminde de bu yöndeki gelişmeler hız kesmeden sürdü. Bu şekilde hem devlet korunacak hem de Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Uyumu (Concert of Europe) sistemine dahil olacak, o sistemin hukukuna girecek ve bundan yararlanacaktı. Ama kuşku yok ki artık bir başaktör değildi. O role soyunup Almanya ile birlikte emperyal bir paylaşım savaşı olan Birinci Cihan Harbi’ne girince imparatorluk çöktü.

Cumhuriyet Batılılaşma reformlarını daha da radikal bir çizgide sürdürdü. “Üstyapı” reformlarıyla toplumsal değişimin önünü açmaya çalıştı. Ne ölçüde başarılı olduğu halen tartışılıyor. Ama en otoriter askeri dönemlerde bile Batılı bir siyasal sistemin korunması hedefinin varlığını koruması ekonomik/toplumsal/siyasal Batılılaşma projesinin gücünü gösteriyordu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Soğuk Savaş bölünmesine koşut olarak “Batı” ya da “Atlantikötesi” ittifakı kurulurken Türkiye bunun içinde yer almayı istedi ve aldı. Bu şekilde “stratejik Batılılık” açısından istediği konuma da gelmiş oldu. Basitçe sınıflandıracak olursak AB projesi Türkiye’nin “sivil” Batılılığının, NATO ise “stratejik” Batılılığının kurumsal ifadesiydi. Her ne kadar Soğuk Savaş bittikten sonra Türkiye kendisine daha geniş bir özerk manevra alanı yaratmak istediyse ve bu hedef Avrasyacılık düşüncesinin yükselmesine yol açtıysa da o karanlık 1990’larda bile “sivil” Batılılaşma azmi sürdü.

AB üyelik adaylığı elde edildi. Müzakereler başladı. AB’nin Türkiye dosyasını yönetmedeki basiretsizliği Ankara’daki iktidarın özellikle 2008 ekonomik krizinden sonra kendisini daha özgür hissetmesine yol açtı. Arap isyanları sonrasında ise dış politikada kendi ideolojsine uygun bir bölgesel hegemonya siyasetine geçerken içeride de toplumsal kimlik, eğitim felsefesi, ideolojik yapılanma açılarından Batıcılık karşıtı bir çizgiye geldi. Bu çizgide yapılabileceklerin sınırı Suriye’de tüm çıplaklığıyla ve hazin şekilde anlaşıldı.

Bundan sonrasında Batı’nın kendi içindeki ekonomik ve toplumsal kriz “demokratik ve liberal” değerlere bağlı siyaseti zayıflattığı için Türkiye üzerinde geçmiş dönemdekine benzer baskılar pek olmayacaktır. AB ile üyelik ilişkisi derin komada beklerken, ekonomide Batı’ya entegre olunduğu için o çerçevenin dışında bir tasavvur mümkün değildir. Rusya ile flörtleşme, İran ile işbirliği, ABD ile çatışma gerçektir. ABD’nin Trump yönetiminde Batı ittifakını parçalayacak kadar hoyrat davrandığı da. İşte bu ortamda yeni bir döneme geçilirken Türkiye’nin stratejik Batılılığı ortalıkta tartışılsa da NATO yeniden yapılanırken bunun en başat aktörlerinden birisi de Türkiye olmaktadır. Yani stratejik Batılılık, öyle anlaşılıyor ki, bir yere gitmemektedir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!