Kutuplaşma
İyi biliyoruz ki 1982 anayasası, devleti siyasetin ana öznesi yapmak ve başta askeri olmak üzere bürokrasiyi toplumu yönetecek ve yönlendirecek asli güç olarak sisteme yerleştirmek üzere yapılmıştır. Söz konusu vesayetin tek kaynağı anayasa değildir kuşkusuz. Pek çok yasa ama öncelikle seçim ve siyasi partiler yasaları destekleyici öğeler olarak devreye sokulmuştur.
Bir yasada değişikler yapmak, tıpkı yeni bir bedene göre tadil edilen elbise gibi, yenisini yapmaktan daha zordur. Çünkü eldeki elbise başka tercihlere, şartlara ve ihtiyaçlara göre şekillenmiştir. O nedenle bunların izlerini, daha da önemlisi ilk tercihin ruhunu hep taşır. Bu ruhun ağırlığı ya da anayasanın devletçi, milliyetçi ve otoriter ideolojik yapısı onu giderek taşınması ağır bir yük haline getirmiştir. O nedenle daha 1987’den başlayarak 1993, 1995, 1999 (iki kez), 2001, 2002, 2004, 2005, 2007 (iki kez) ve 2008’de 16 kez değiştirmek zorunluluğu doğmuştur. 12 Eylül’de referanduma sunulacak olan 17. değişiklik de derde tam deva olmayacaktır. Ama yeni paket şuna yarayacaktır: Daha haklar ve özgürlükler merkezli, toplumsal çoğulluğu yönetmeyi kolaylaştıracak çoğulcu, müzakereci bir demokrasinin hukuksal altyapısını oluşmasına katkıda bulunacaktır. Hiç olmazsa sistem üzerinde yüksek yargı ve bürokratik vesayetin etkisini azaltacaktır. Bu da küçümsenecek bir adım değildir.
Bu girişime iki gerekçe ile karşı çıkılıyor: 1) Bu değişiklikler yeterli değildir. Yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır. 2- AKP’nin sınırlı değişikliklerle yetinmesi, onun yeteri kadar demokratik olmamasından ve sistemde var olan yasa ve kurumlardan yararlanarak kendi iktidarını pekiştirmek istemesindendir.
Söz konusu tezlerin hangisi ne ölçüde doğrudur, takdir bireyseldir. Ama her ikisi de, kısmi de olsa bir anayasal değişikliğe gidilmesinin önüne engel olacak niteliktedir. Maksat bu mudur? Bu mazeretler aslında düzenin değişmesini engellemek için dolaylı itirazlar mıdır? Bunu “hayır” diyeceklere sormak gerekir ancak Meclis’ten geçen ve Anayasa Mahkemesi tarafından incelenen değişiklik paketi eski maddelerden daha geri veya otoriter değil. Keşke AKP özündeki muhafazakârlığı aşıp bütünüyle toplumsal iradenin devlet vesayetinden kurtulacağı bir teklif getirebilseydi. Örneğin Hâkimler, Savcılar Yüksek Kurulu Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın varlığından azade kılınsaydı.
Bu özgürlükçü ruhu ve demokrasiyi geliştirme görevini yeteri kadar demokratik olmadığından şikâyet edilen AKP’den beklerken neden “hayır”cı ve boykotlu diğer partilerden beklemiyoruz? Yetersiz bulduğumuz için değişiklik tekliflerini reddederken daha otoriter ve sınırlayıcı maddeleri koruduğumuzu, 1980 darbe mantığının ürünü olan bir metnin hayatımızı yönlendirmeye devam edeceğini düşünmüyor muyuz?
Gelin dürüst olalım ve kim olduğumuzu ve siyasal tercihlerimizi başka sıfatlarla değil açıkça belirtelim. Bunu yapabilseydik örneğin parti kapatılması için yasal süreci başlatma işlemini Meclis iradesine bırakacak (TBMM’deki her partiden beşer temsilcinin nitelikli çoğunluğunun kararına bağlayan) maddeyi AKP’nin içindeki milliyetçi unsurlar, Kürt partilerinin kapatılmasını önleyecek diye reddetmezler ve bu madde paketten düşmezdi. Kendi partisinin kapatılma tehlikesini bile başkası kapatılsın diye göğüslemeye hazır “kendine demokratların” kol gezdiği bir parlamentodan herkes için demokratik anayasa çıkartmak ne kadar mümkün?
“Mümkün” diyenler, anayasa referandumuna bu amaca giden bir adım olarak bakabilirler. “Mümkün değil” diyenler de izleyecek seçimlerde daha iyisini yapacak kadrolara destek verirler. Ama mümkün değil deyip de mevcut düzenin devamına (siyaset dışı unsurların vesayetine) katkıda bulunmaya niyetliyseler, bu ülkeye de halkına da iyilik yapmıyorlar demektir.