Yarış atı mısın yaban atı mı?
En sevdiğim arkadaşlardan birinin doğum günündeyim. Herkes gencecik, yeni mesut ve pırıl pırıl... Masada aşağı yukarı 6 yeni evli çift var. Eşler özenle seçilmiş. Herkes o kadar parlak ki gözlerim kendilerini kamaşmaktan alamıyor. Aralarında evli olmayan bir ben varım. Böyleyimdir ben; toplu hareketlerden hoşlanmam. 'Herkes yaptı, ben de yapayım'cılardan değilimdir. Daha çok 'Herkes yaptı, ben farklı bir şey yapmalıyım'cılardanımdır. Bu yüzden bu tip ortamları mercek altına almayı severim. Bilmediğim, yapmadığım, yapmaktan hoşlanacağımı sanmadığım şeyler olur oralarda.
HERKES AŞAĞI YUKARI AYNI!
Bir kere herkes aşağı yukarı, tuhaf bir şekilde aynıdır. Düğünlerinin biçimleri, yapıldıkları yerler, yapılma şekilleri... Mesela masadaki 12 kişinin de en çok beyaz rengi sevmesinin tuhaflığı, hepsinin parmağında hemen hemen aynı yüzüğün bulunması, aynı saat markasını birbirlerine hediye etmeleri, oturdukları semtler farklı olsa da evlerinin içinde görmekten hoşlandıkları şeylerin benzerliği... 'Aynen' kelimesinin havalarda uçuştuğu bir yemek masası. Herkes adeta ütülenmiş gibi. Her şey o kadar mükemmel ve düzgün ki... Yakın zamanda seyahat ettikleri yerler, yazlıkları, sevdikleri sporlar bile aynı. Bir ara diyaframımda bir şişkinlik hisseder gibi oldum. İç şişmesi gibi bir şey. Belki de içime doğru patlattığım bir yardım çağrısı. Ya da bir gün onlar gibi olurum korkusu. Okuldayken sırf herkes gibi giyinmek zorundayız diye yakamı çekiştirip yamultan ben, 29 yaşında da aynı tepkiyi verdiğimi fark ettim. Bu psikolojik yaklaşım bile kendime gelmemi sağlayamadı. Sürü gördüm mü kara koyun rolünü almam kaçınılmaz bir son oluveriyor.
DÜŞÜNCESİ BİLE AĞIR GELİYOR
Sonra dayanamayıp garip sorularıma geçiyorum tabii. Evde ne yapıyorsunuz? Evlilik fikrinden aniden kaçıp gitmek istesen ne olacak? Hafta sonu ne yapıyorsunuz? Mutluluk fışkırıyor gözlerinden, ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatıyorlar evliliğin. Hani neredeyse oradan kalkıp nikâh masasına geçeceksiniz. Tam bu sırada ani bir sıcaklık basıyor vücudumu. Pamuk Prenses'teki cadının o parlak, kırmızı elmayı uzattığı sahte geliyor gözlerimin önüne. Masadan kalkıp temiz bir hava alayım derken pusetli anne çarpıyor gözüme. Bir ileri, bir geri sallıyor bebeğini. Perişan olmuş, fakat gülümsüyor. Kafamda her şey dağ gibi büyüyor sanki. Geç kalmış gibi hissediyorum bir an. Bütün bunların düşüncesi bile ağır geliyor sanki. Ben daha kendi duygularımı taşıyamıyorum. Onlar için ayrı bir beden temin etmek istiyorum. Bir arkadaşım yaklaşıp elini omzuma koyuyor, "Korkma, hepsi bir anda oluveriyor" diyor. Ben bunu hiç de iyi bir cümle gibi algılayamıyorum. Ne demek bir an- da oluverecek! Durum o kadar vahim ha!
ÜZERİMDE EYER İSTEMİYORUM!
Sonra birden anlıyorum; hayatıma girmiş olan onca deli insanı, şuursuz aşklarımı, aklımı sürekli kaybetmişçesine yaşama özlemimi, hiç dinmek bilmeyen duygularımı, kafamın karışmaya son derece meyilli oluşunu... Üzerinde eyer istemeyen bir yaban atı gibi hissediyorum. Onlar da birlikte koşabilecekleri bir sürü ararlar biliyorum. Fakat onlar birbirlerine daha farklı şekillerde bağlı kalırlar. Bu bana daha gerçekçi geliyor her zaman. "Karşımda da özenle eğitilmiş, süslü püslü duran bir sürü yarış atı var" diyorum. Onların karşısında kendimi son derece dağınık hissediyorum. Bir gün ben de o eyeri takabilir miyim emin olamıyorum. Bildiğim bir şey var ki, yarış atları her zaman için daha sağlam görünürler. Çünkü onlar verilen her komutu mükemmel şekilde yerine getirirler. Oysa yaban atlarıdır sürüsünden asla ayrılmayanlar. Çünkü onlar mantık yerine duygularını kullanırlar...