Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BAHARIN bu sancılı ve yorgun günlerinden birinde, içimde taşıdığım anlamsız kıpırtı ve bacaklarımın gereksiz derecede ağırlaştığı bir günde, laptopumu çantama koyduğum gibi Kilyos'a attım kendimi. Kil-yos'a en son çocukluğumda gitmiştim. Kalabalıktan hiç haz etmeyen biri olarak bulduğum en sakin ve neredeyse terk edilmiş olan bir koya girdim. Ufak bir balıkçıdan başka bir şey yoktu. Sahile doğru bir-iki de insan belki... Kuma basmayalı seneler olmuş gibi bir tavırla, denize doğru yürüdüm. Öyle bir yürüdüm ki, denizin üzerinden yürüyebilme ihtimalini gözden geçirdim. Sanki denizin üzerinden yürüyebilsem, istediğim kadar uzağa kaçabilecektim.

        DENİZ TERTEMİZ...

        Kovalayan da yoktu ya... Hava henüz çok soğuk olduğundan ayakkabılarımı çıkarmak istemedim. Ya da baharın ağırlığından üşendim. Düşünebilecek kadar uzaklarda olmak, bir an için iyi bir fikir gibi gelmişti. Önümde birkaç gemi demir atmıştı. Korkunç görünüyorlardı. Yerlerde çöpler, gemiler diye sızlanırken, aslında burası geliştirilse, başka bir şeye dönüştürülse ne kadar harika bir yer olabilir diye düşündüm. Biri buralara harika bir balıkçı yapsa, belki ahşaptan bir set olsa burası enfes bir yer diye geçirdim içimden. Bahsettiğim koy öyle çok da büyük bir yer değil, fakat yeterince bir büyüklüğe sahip. Sonra fark ettim ki burada yan yana bir sürü koy var. Henüz kimseler el atmamış, denizi şaşılacak kadar temiz, doğası bozulmamış ve işin en güzeli kum olması. Şehirden çok az bir mesafede, kafa dinlenecek, sıcaktan bunalan insanlar için harika bir yer.

        ZEHRE ALIŞIYORUZ

        Buraları görünce, kendimizi kapattığımız o AMV'ler, boğucu kalabalıktaki kafeler ve o çılgın trafik geldi aklıma, tiksindim. O gün kendimi Kilyos'ta bulmamın bir sebebi de günlerden cumartesi olmasıydı. O kadar korkunç bir trafik vardı ki, araba kullanıp kafa dağıtmak için bunalmadan gidebileceğim tek rota orasıydı. İsteyerek olmadı yani. Yol beni bir şekilde oraya götürdü. Trafiğin ve kalabalığın arasından sıyrılarak tesadüfen geldiğim bir yerdi sadece. Bugüne kadar dünyanın anlata anlata bitiremediği bütün koylarını düşündüm de burası doğru kişinin eline geçtiği anda harika bir yer olabilirdi. Hava o kadar net ve temizdi ki, geri dönüş yolunda hissettiğim o ağırlık beni korkuttu. Bir zehir yuvasına dönüyormuşum hissine kapıldım. Arka arkaya 10 tane sigara içmişçesine bir histi bu. İnsan çok hızlı bir şekilde öyle bir yerden yaşadığı alana dönünce daha beter hissediyor. Kulağımızı tırmalayan o gürültü, panik ve stres içinde insanlar, bitmek bilmeyen sinir, egzoz dumanı, tartışmalar... Bütün bunlar aniden o kadar fazla geldi ki, bedenimdeki yorgunluğu ve içimdeki o endişe kıpırtılarına anlam vermemek mümkün değildi. Zehre tuhaf şekilde alışıyor da insan; hıza alışıyor; gürültüye alışıyor, kabalığa alışıyor, bağırış çağırışa alışıyor. İster istemez kendini yeniden o döngünün içerisinde buluveriyorsun. Sakin olmak nedir, durmak nedir, hiçbir şey yapmadan sadece rahatlamak nedir bilmiyoruz.

        SESSİZLİK ÜRKÜTÜR

        Beyinlerimiz hiç durmadan çalışmaya ve sürekli veri toplamaya o kadar alışmış ki, sessizlik bizi ürkütür hale gelmiş. Kendi kendimizle kalmaktan, o sessizlikte her şeyle yüzleşmekten ölesiye korkuyoruz sanki. Unutmaya çalıştığımız her şeyin bir anda aklımıza üşüşmesinden korkuyoruz.

        Benim de Kilyos maceram toplasanız iki saat sürmedi. Kendimi hemen kalabalığın içine atıp ruhumu iyice çürütmeye devam etme istemi geldi. Aklım öyle bir hızda çalışmaya alışmış ki, sessizliğe adapte olmakta biraz zorlandım.

        Kendimi boşluğa düşmüş gibi hissettim. Fakat bir an olsun boş, sakin, yavaş ve endişesiz bir hayatın hayalini kurmaktan kendimi alamadım. Hayatlarımızda en azından, ufak kaçamaklar yapabilmek adına böyle yerlerin ele alınması taraftarıyım. Küçücük yerlerde, kapalı alanlarda, hınca hınç oturmanın ne beden ne de ruh sağlığına bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Canım İstanbul'da böylesine yerler varken bizler hâlâ neden alt alta üst üste olmaktan bu derece hoşlanıyoruz, anlamak mümkün değil.

        Diğer Yazılar