Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

GAZETE HABERTÜRK

Yeni Anayasa ve başkanlık sistemi vizyonuyla oluşan kabine, AK Parti’nin 7. hükümeti, Binali Yıldırım ise partinin 4. başbakanı oldu.

Habertürk yazarları Serdar Turgut, Nihal Bengisu Karaca ve Muharrem Sarıkaya yeni hükümeti değerlendirdi.

SERDAR TURGUT: ÇIKIŞ HÜKÜMETİ

Dün açıklanan hükümet ve Başbakan’ın partili cumhurbaşkanı ile tam uyumlu çalışacak olması, piyasalara ve vatandaşlara büyük güven ve güzel beklentiler verdi.

“Güven” ve “beklentiler”, ekonomi biliminin üzerinde en fazla uğraştığı ve çözümü zor sorunlarından bir tanesidir. Güven ve güzel beklentiler olmazsa hiçbir ekonomi politikasının başarılı olması mümkün değildir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım, dün açıklanan icraat hükümetiyle bu güven ve güzel beklentiler sorununu tamamen çözmüştür.

Şimdi mesele, bu güzel ortamın “sürekliliğini” sağlamak ve “yeniden yükselişi” yakalayan Türkiye’yi oluşturmaktır.

O DAKİKALARDA PİYASALAR

Başbakan Yıldırım, kabineyi açıklamadan önce dolar 3 lirayı aşmış durumdaydı. Dolar kuru şu anda piyasanın güven duygusunu en iyi yansıtan göstergedir.

Açıklama başlarken www.haberturk.tv sitemizin sürekli izleyip kontrol altında tuttuğu tüm siyasi yayınların yanı sıra ben kendime piyasaları en güzel izleyen www.blomberght.com’u açtım ve piyasaların, açıklanmakta olan kabineye reaksiyonunu izledim.

Daha açıklama sürerken dolar kuru düşmeye başladı. Açıklama bittiğinden dakikalar sonra dolar 3 liranın altına inmişti. Bu yazı gönderildikten sonra kurun ne olacağı tabii ki belli değil; piyasalar global gelişmelere, Merkez Bankası kararlarına nasıl tepki verir henüz bilmiyorum, ama önemli olan o anda piyasaların hükümete güven duyduğunu göstermesiydi.

Uzun zamandır sokaklarda bir karamsarlık hissetmekteydim. Ancak bugün geleceğe daha güvenle bakma ve beklentilerimizi daha güzel olacağa çevirip karamsarlığı üzerimizden atarak hükümetimize güvenme günüdür.

TURGUT ÖZAL RUHU

Bunu açıkça söyleyeyim mi yoksa içimde mi tutayım diye çok düşündüm, ama sonunda sizlerle de paylaşmaya karar verdim. Benim tanıdığım bütün işadamları, “Şu anda keşke Turgut Özal’ın bakış açısı iş hayatına hâkim olsaydı” diye düşünüyor ve hemen her gün onu saygıyla anıyor.

Dün açıklanan hükümete baktığımda, onun “icraatçı potansiyelinin” yüksek olduğunu gördüğümde bana sanki Turgut Özal ruhu tekrar aramızdaymış gibi gelmeye başladı. Onun radikal reformlarını yaptığı günlerde duyduğum heyecanı ve daha güzel günler beklentimi bugün de hissediyorum.

Bu hükümet, krizden çıkıp tekrar yükselişi sağlayacak bir icra hükümetidir.

BAŞKANIN KADROLARI

Ayrıca bu hükümet, yakında başkanlık veya partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçtiğimizde Recep Tayyip Erdoğan’ın lider olarak çalıştıracağı kadroların da kendilerini gösterdikten sonra seçileceği bir hazırlık hükümetidir. O kadrolar belli olduktan sonra başkanlık sistemine de hiçbir pürüz çıkmadan, devlette süreklilik sağlanarak geçeriz. Bu da benim geleceğe güvenle bakmamdaki en büyük nedenlerden birini oluşturuyor.

Gelişmelerin ülkemize hayırlı olması dileğiyle...

 

NİHAL BENGİSU KARACA: AK PARTİ'NİN 'DAVA'SI

22 Mayıs’taki kongre, Binali Yıldırım’ın genel başkan ve yeni başbakan seçilmesiyle tamamlandı. Oldukça coşkulu, birlik beraberlik temasının öne çıktığı kongre, aynı zamanda pek çok tartışmaya neden oldu. Kimileri “Fiili başkanlık dönemine geçildi” derken kimileri de “Sivil darbe olmuştu; 22 Mayıs’ta olan da darbenin ilanı” dedi.

Darbeye maruz kalanın Samanyolu şarkılarıyla, alkışlarla, helalleşilerek uğurlandığı görülmemiş. “23 milyonun iradesine ipotek konuldu, en başta Davutoğlu ‘Partimi böldürtmem’ deyip kenara çekildi, sivil darbeye razı oldu” deniliyor, ama burada altın kelime “rıza”. Rızanın olduğu yerde darbeden bahsedilmez, en fazla partinin kurumsallığını tehlikeye atan, olağanüstü müdahalelerden bahsedilebilir.

Bu noktada asıl soru, “AK Parti kurumsallığı kendisini partili kimliğiyle tanımlayanların dert ettiği bir mesele midir?” sorusu.

Bekir Bozdağ’ın okuduğu “Tayyip’in partisi” konulu iman tazeleme andı, partiyi tam da böyle meseleler üzerine kafa yormaktan uzak tutmak için yazılmış sanki.

Zaten dikkat edilirse bir süredir ileri demokrasi, insan onuru, özgürlük-güvenlik dengesi, medeniyet tasavvuru gibi AK Parti seçim bildirgesine girmiş kavramlar pek fazla konuşulmuyor.

“Lider” konuşuluyor.

AK Parti’nin yerini “AK Parti hareketi” aldı. Parti programının yerini de “dava”.

Lakin orada da bir muamma var.

Dava seküler olabilir, ama bir ideolojiye, ideal ve prensiplere tekabül etmesi kaçınılmaz. “Ümmet” kavramıyla ve Osmanlı göndermeleriyle donanmış AK Parti’nin davasının ayırıcı niteliklerinden biri de dini değerler ve tarih bilinci. Bosna’dan Batum’a kadar selam vermek, “Dünya beşten büyüktür”ün anlamını derinleştirmek, sömürülen İslam dünyasının, Ortadoğu’nun, Afrika’nın dertleriyle dertlenmek bundan. Özellikle 2011’den beri böyle.

Ayrıca dava dediğiniz an diskur olur, argüman olur, anlatı olur, konuşma olur. Davutoğlu biraz da bu yüzden uzun uzun anlatıyordu. “Dava”yı anlatmayı görev bildiği için.

Ama bir bakıyoruz, iktidar blokuna yakın bazı yazarlar ya da vekiller, Binali Yıldırım’ı kutlayacağım derken fonu karartma gereği duymuş.

“Davutoğlu çok konuşuyordu, oysa Yıldırım iş yapacak” anlamına gelen ifadeler kullanarak aynı zamanda “dava” mefhumunu tahfif etmeleri şuursuzluktan mı? Yoksa davanın ekseni mi kayıyor?

Üzerine bir de Hasan Bülent Kahraman’ı okuyunca, insan iyice meraklanıyor.

Sabah Gazetesi’ndeki köşesinde, “Koşullar Binali Yıldırım’ı başbakanlığa getiriyorsa yeni dönem dış politikada çok daha ‘uzlaşmacı, pratik, değişen koşullara uygun adımların atıldığı’ bir dönem olacak” diyor Kahraman. Dahası Binali Yıldırım seçildiğine göre demek ki bundan sonra “...AK Parti’nin modernist, pratik, fonksiyonalist bir taban hareketine dayanması” planlanıyor. Yazara göre Davutoğlu “...bu olguyu daha ideolojik, hatta daha doktriner bir çizgiye çekmeye çalıştı. (...) Erdoğan’dan hele hele Gül’den daha fazla Akpartili/Müslüman/dindar olmak istedi, tabanı bu yönde bükmeye çalıştı. Olmadı” (20 Mayıs 2016 “Binali Yıldırım’ın Şifreleri”.)

Hatırlanırsa Pelikan bildirisi ismiyle müsemma andıçta da, Suriye meselesine kayıtsız kalamayacağımız gerçeğinden hareket eden politikalar “fiyasko” olarak nitelendirilmiş ve “Ne yapılsaydı Suriye’de işler yolunda giderdi?” sorusunun cevabı verilmeden aksiliklerin faturası Davutoğlu’na kesilmişti.

Hasan Bülent Kahraman’a göre de, Yıldırım artık “hiç oralara girmeden” tam bir “merkez sağ siyasetçi gibi politika yapacak.

“Oralar”dan kasıt, aslında “dava” denilen yekûn...

Bakanların, vekillerin, delegelerin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mesajını İstiklal Marşı okunuyormuş gibi ayakta dinlemelerini anlaşılabilir kılacak tek şey “dava ruhu” oysa.

Zira standart demokrasilerin parti kongrelerinde böyle seremoniler olmaz.

Merkez sağ siyasette de olmaz.

Erdoğan bir davanın; yani belirli bir prensip ve bilincin taşıyıcılığını yaptığı için saygı, bağlılık ve destek tavrına muhatap. Mesajı okunurken ayağa kalkılmasının nedeni, onun şahsından ibaret sayılmaması, bir davayı taşıdığına inanılması. Ancak o dava bugünden yarına bir atamayla ve kabine değişimiyle değişiveriyorsa, müphemse; o zaman bu saygılar, tazimler dava görünümü altında lider kültü inşa etmeye gider.

Allah Erdoğan’ı ve davayı; Erdoğan diye diye ifsad edenlerin şerrinden korusun.

 

MUHARREM SARIKAYA: MÜCADELE KABİNESİ

İster fabrika ayarlarına dönüş, ister bölgesel ve siyasal beklentileri karşılayan, isterse de başkanlık kabinesi denilsin.

Sonuçta dengeli bir mücadele kabinesi kuruldu.

Partideki yeni yönetim ve yürütme organlarına seçilenlerle birlikte değerlendirildiğinde de bunu görmek olası.

Her kabinenin ağırlık noktası olarak kabul edilen ekonomi ile Adalet ve İçişleri bakanlıkları korundu; piyasanın ve siyasi planlamanın beklentisi karşılandı.

Ayrıca kongrede her aşamada dile getirilen, “Birlik, bütünlüğü koruyalım” çağrısının gereği yerine getirildi.

Bu kapsamda Davutoğlu’na desteğini tereddütsüz sergilemiş Lütfi Elvan koltuk değiştirmiş olarak kabinede korundu.

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yakınlığı Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden bu yana bilinen Mehmet Özhaseki de uzmanı olduğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na getirildi.

ÇÖZÜM BİTTİ

Kabine dışı kalanlar açısından da yeni dönemin işaretleri vardı.

Çözüm sürecinin yükü üzerine bırakılan Beşir Atalay’ın ardından, bu değişiklikte sürecin diğer önemli iki ismi Yalçın Akdoğan ile Mahir Ünal da kabine dışı kaldı.

Her ikisinin de AK Parti’deki moda deyimle “özgül ağırlığının” eksilmeyeceği yakın gelecekte görülecektir.

Koltuğunu kaybeden Mustafa Elitaş ile ilgili beklenti ise bir süredir dinamizm düşüklüğü yaşayan Grup Başkanvekilliği’ne dönüş yapacağı şeklinde...

Bakan yapılmayan Cevdet Yılmaz da Genel Başkan Yardımcılığı pozisyonuna kaydırıldı; etkinliğini kaybetmedi.

Kabine dışı kalan Volkan Bozkır, bugüne kadar AK Parti’de AB sürecini en iyi bilen isimdi; kuruluşundan bugününe kadar her aşamasından gelip bakanlıkla AB sürecini noktaladı.

AB’den Türkiye’ye dönük her türlü olumsuzluğun da önemli kalkanı oldu.

Son dönem AB ile yaşanan gerilimler ve yeni politik mücadeleye duyulan ihtiyaçtan kaynaklansa gerek liste dışı kaldı.

Bütünüyle bakıldığında ister fabrika ayarlarına dönüş, ister icraat kabinesi denilsin; özünde denge gözetilmişti.