Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Dostlukların son günü, hangi gündür?

        Hasan Bülent Kahraman’ın kurduğu Studio Yayınları arasında çıkardığı, düştüğü notlarla kendi hatıralarını da ekleyerek zengin bir kitap haline getirdiği ve “...daima edebiyatla” diye imzalayıp bana gönderdiği “Hemen Yaz Bana, Selim İleri’den Hasan Bülent Kahraman’a Mektuplar, 1977-1984” kitabındaki 24 Nisan 1977 tarihli Selim İleri’nin mektubundan öğrendiğimize göre; 1971’de Sinan Yayınları arasında çıkmış olan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanının, 1970’lerin ikinci yarısında hem İstanbul hem Ankara’da sahaflar da dahil olmak üzere hiçbir yerde tek bir nüshası dahi bulunmuyor.

        İstanbul’daki Selim İleri, Ankara’daki Hasan Bülent Kahraman’a, 24 Nisan 1977’de yazdığı mektupta, “Sen benden ‘Tutunamayanlar’ı mı istemiştin? Tümden unutmuşum. Lütfen bağışla ve bana yeniden bildir. Gönderirim hemen,” diye yazdığı yere Kahraman şu dipnotu düşmüş:

        REKLAM

        “Onu da belirteyim. Tutunamayanlar basılmış, hiç ilgi görmemişti ve asla bulunamıyordu. Atay, bugünkü ‘kült’ mertebesinden çok uzakta, yitik bir yazardı. O kadar ki romanlarını sahaflardan bile sağlayamıyorduk. Ayrıca, kitaplarına başlayan herkes yarım bırakıyor ve ondan alelade, manasız bir yazar olarak söz ediyordu edebiyat çevrelerinde. Kitabı Selim’den rica etmiştim.”

        4 Mayıs 1977 tarihli mektubunda ise Selim İleri sözü tekrar aynı kitaba getirir ve “Tutunamayanlar’ı buldurtuyorum. Hemen göndereceğim,” dediği yerde Kahraman’ın şu notu var:

        “Selim’in romanı ‘aratması’ Oğuz Atay’ın o zamanlardaki konumu hakkında daha önce söylediklerimi doğruluyor.”

        REKLAM

        Aradan bir ay geçer, Selim İleri hâlâ kitabı temin etmemiş olacak ki, 13 Haziran 1977 tarihli mektubunda, “Tutunamayanlar bu hafta gelecekti Elif’e. Hemen gönderirim,'” diyor. Sonraki mektuplarda kitabın akıbetiyle ilgili bilgi yok.

        *

        Selim İleri İstanbul’da, bulup Ankara’daki arkadaşı Hasan Bülent Kahraman’a göndermek üzere harıl harıl “Tutunamayanlar”ı aradığı sırada; o romanın yazarı Oğuz Atay, o yılın başında Londra’daki Atkinson Morley Hastanesindeydi. Günlüğüne yazdığına göre, “önce bir zenci berber” gelmiş, “bütün saçlarını tıraş” etmiş, kafasına “bir takke giydir”miş, “sonra genç bir hemşire -güzeldi- bir iğne yap”mış, sonra soyunmuş, “bir garip gömlek” giymiş, ameliyathanenin kapısında, “şimdi bir iğne daha yapacağız, hemen uyuyacaksın” denmiş, bu söze pek inanmamış ama yine de düşünmüş, “şimdi” demiş, “uyusam ve ameliyatta ölsem, hiçbir şey duymayacağım, hepsi bu kadar”, bu yüzden “çok kötü hissetme”miş ve “nasıl uyuduğunu, yani bayıldığını hiç” hatırlamamış, uyanıp kendisini rahat bir odada; başucunda Sevin, Maurice, Papi ve başhemşire olduğu halde bulduğunda, bir beyin ameliyatından çıkalı üç ay geçmişti.

        REKLAM

        *

        1977 yazı... Londra’da, hastane odasında Oğuz Atay’ın beynini bir ur kemirip duruyor. O sırada burada, memlekette ise Selim İleri’nin deyimiyle “herkes herkesin devrimci yargıcı olmuş”; Türkiye aydınları birbirlerini yiyip duruyorlar. O yılın ağustos ayının sonuna doğru, arkadaşı Hasan Bülent’e yazdığı bir mektupta aklında “Şu Çorak Hayat” adında bir roman fikri var. Şunları yazıyor mektubunda:

        “Düşün bir, nasıl acılardır bütün bu insan ilişkileri, ama nasıl korkunç ve yalnızlık! Sait Faik, burada her şeyin bir insanı sevmekle bittiğini söylüyordu; bana kalırsa burada her şey sevmemek, sevmeyi bilmemek yüzünden bitiyor. Birer köylü gibi, köy kahvesinde toplumsal ilişkiler kurmakla yetiniyoruz. Hani çığlıklarımız? Hani, niçin şu şuna içinden geçenleri söylemez ki... Ve susulur ve sanılır ki, susmak erdemdir. Daha hâlâ toplumculuktan söz açsın bizim kentte yaşayan köylülerimiz. Hangi toplumculuk? Biz daha bireyden vazgeçtim, yüreğinden geçeni bile söyleyememiş insan sürüsüyüz, en aydın geçinenlerimiz bile...”

        REKLAM

        Oğuz Atay, Londra’ya gitmeden önce “Ben buradayım sevgili okur, sen neredesin?” çığlığını kopardığında; Türk edebiyatının en büyük romancılarından Ahmet Hamdi Tanpınar ise “sükût suikastına” uğramış bir halde öleli tam on yıl olmuştu.

        Şimdi, o hastane odasında, 28 Mart 1977 günü günlüğüne yazdığına göre Oğuz Atay da tıpkı Selim İleri gibi yaralı beyninde bir hikâye kurmaktadır. Hikâyenin adı “Geleceği Elinden Alınan Adam”dır. Hikâyenin kahramanı ise uzun başlıkları seven bir yazardır. Hatta bir ara kafasından, “Karşıdan Karşıya Geçerken Neredeyse Ezilecek Kadın” adında bir hikâye yazmak da geçmişti.

        REKLAM

        Kurduğu hikâyeye göre; gazetelerde, dergilerde yazan bu kahramanı bir gün bir okuru evinde ziyaret eder. Okur, ölümünün yakın olduğunu düşündüğü ağır bir hastalıktan mustariptir. Gazetede mesela “Yazı otelimizde geçirin” diye bir ilan görse hiç dikkatini çekmeyecek olan bu adam, evine geldiği yazara “Beni anlat,” der. Yazar ise onun hastalığı hakkında ayrıntı ister ve bu ayrıntıların teknik olmasını rica eder. Birlikte ansiklopedilere bakarlar, ayrıntılara dalarlar. Ancak yazar bununla da yetinmez; hastalığının en ağır döneminde neler hissettiğini, çevresini gözleyip gözlemediğini, öteki hastalarla sosyal ilişkiler kurup kurmadığını ya da hastaneye giderken, doktor beklerken onlarla hasbihal edip hastalığını tartışıp tartışmadığını sorar. İyileşmeye nasıl başladığını öğrenmek ister. Hikâyesini anlatan adam ise geleceğiyle ilgili duyarlılıklarının üzerinde durmak isteyince anlaşamazlar. Yazar ille de bugün, bugün ve geçmiş diye tutturur.

        REKLAM

        Öte yandan, adamı bir de bürokrasi çok sıkmaktadır; kendisi bir dairede memurdur. Raporlar, izinler, kararlar arasında sıkışmıştır. Çalışabilir mi, çalışamaz mı? Doktorlar onu çalışamayacak kadar hasta, fakat tedavi edilemeyecek kadar da iyi buluyorlar. Devlet ne yapabilir? Ona boşuna para vermek istemez. Raporlar da hep kısa sürelidir. Yazar ise tüm bu gerçeklerin belgelenmesini ister ve “Bunları yazabilmem için noterden tasdikli suretler isterim,” der. Onun da başı beladadır; çünkü eleştirmenler, yazarların gerçekleri yansıtmadığını ileri sürerek onu suçlarlar sonra...

        Aslında Oğuz Atay, bu hikâyede biraz da kendini anlatıyor. O yıllarda bizde roman, gerçek hayatın yansıması olarak anlaşılıyordu. Edebiyat, gerçekleri yazıya döküp egemen sınıfların yüzüne çarpılan bir Osmanlı tokadıydı; roman hem toplumcu hem gerçekçi olmalıydı. Oğuz Atay, o zamana kadar yazdığı romanlarında bunlardan hiçbirisini yapmamıştı. Üstüne üstlük küçük burjuva aydınlarını belgesiz, vesikasız tefe koymuştu!

        REKLAM

        Bu yüzden hikâye kahramanı yazar, durumunu yazacağı hastadan belge istiyor!

        “Maddi hata yapana” af yoktu o sırada!

        *

        Oğuz Atay “Geleceği Elinden Alınan Adam”ı düşünürken, Türkiye 5 Haziran 1977 seçimlerine doğru gitmekteydi. Solun umudu olan Ecevit’in kazanacağı bu seçimlerin arifesinde, Selim İleri’nin deyimiyle memleket, “Ecevit Başbakan, manşetinden 13 namuslu milletvekili aranıyor” günlerine gelmiştir. İleri, o sırada “Çağdaş Bir Cinayet” adında bir roman üzerinde çalışıyor, Hasan Bülent’e yazdığı mektupta, “Tek kaygım, bu ortamda romanın yayımlanıp yayımlanmayacağıdır; çünkü MHP’ye ve uç sola epey saldıran bölümler var romanda,” diyordu.

        REKLAM

        Şunları yazar İleri:

        “Sosyal demokrasiyi istemeyen bir Türkiye’de halkın bilgisizliği masalına artık çocuklar güler. Bak, biz aydınlar, işte tanıdın onları; yan yana geldik mi içkileri devirir, bize benzemeyen herkese saldırır ve ezmeye çalışırız. Halk da bunu başka bir düzlemde gerçekleştiriyor. Ne yapalım? Devrim mi? Devrimcileri de görüyoruz: Duvarlara afiş asarlar gece gündüz, sonra gidip genelevde cinsel isteklerini bastırırlar. Türkiye: Her yer karanlık!”

        *

        Oğuz Atay, o karanlığı ilk fark edenlerdendi. Tünelin ucunda bir ışık bile yoktu onun dünyasında. Hem “Geleceği Elinden Alınan Adam” hikâyesi hem de “Eylembilim” romanı vardı kafasında. İstanbul’a dönecek hem hikâyeyi hem de romanı bitirecekti. 3 Mayıs 1977 günü, günlüğünde “Eylembilim” romanından bahseder. Kahramanı Prof. S. gece yarısı klasik müzik dinleyerek “kültürümüzde Batı’nın kültürünü” düşünür. Atay’a göre bu durum “trajikomik”tir:

        REKLAM

        “Aydınların bir bölümü alaturka (ve folklor müziği) sevmemekle yüceltir kendini -bir kısmı da tersiyle-, bir kısmı da ikisini de toleransla(!) karşılayarak ve özellikle halktan yana hissederek(!) geniş görüşlülük. Başka bir ihtimal olmadığı halde S. bu davranışların hiçbirini sevmiyor. (Pikabı olmadan 9. senfoni alan toplumcu...) Edebiyatta da durum aynı. Neden hiçbiri olmuyor? Neden Fuzulî ve Bakî vd. büyük adamlar oldukları halde bu kültürü tutan, yayan, açıklayan kimseler S.’nin gönlüne göre değil? Neden bize gelince yürümüyor? ‘Bunu birilerinden soruşturmalıyım,’ diyor S. (...) Toplumcuların arasına ilk katıldığı zaman da ona, ‘Burjuva çocuğu, bu işler sana göre değil,’ demişlerdi. S. de onu küçümseyenlere yaranmak için ne kadar çırpınmıştı. İçkiye de belki sırf bu yüzden başlamıştı. Bütün serseriliklere, hatta kötülüklere eğilimli olduğunu göstermek istemişti. Geneleve de gitmişti onlarla, bara da; hatta gerçekten serseri bir toplumcuyla kumarhaneye gitmişti. Gerçek katillerle birlikte kumar da oynamıştı. S.’ye ve arkadaşına, kültürlü oldukları için saygı gösteriyorlardı.”

        REKLAM

        *

        Selim İleri bir zamanlar, kendisinin ve Oğuz Atay’ın anlattığı o “toplumcu klanın” aktif bir üyesiydi. Yazdıklarından öğrendiğimize göre oradan oraya koşan, her toplantıda bulunan, çıkan her kitabı takip eden, kabına sığmaz bir yazar adayı... Edebiyatımızın ilk “kültür paparazzisi” odur. 1970’li yıllarda bir gazetede yazdığı bu kültürel “dedikodularla” birçok iyi yazarın kalbini kırmış bir adamdır. Ama Türkiye’de, yaşarken “kalbini kırdıklarından” anı kitapları yazarak özür dileyen belki de tek yazardır. Kalbini kırdığı bu kişilerden biri Yusuf Atılgan, diğeri de Oğuz Atay’dır.

        *

        Oğuz Atay, 22 Ağustos 1976 günü, günlüğünde şunları yazar:

        REKLAM

        “Beş gündür Bodrum’dayım. Yolculuk yeni bir hikâye için bazı düşünceler getirdi: İnsanlarla, yazacağı roman için dostluk, ahbaplık eden bir yazar. Sadece bu amaçla ilişki kuruyor. Onlara anlattırıyor, kötü niyetli yani. Yanında bir kadın var, hasta; onu da kullanıyor-Abdülhakhâmit gibi. Onun için elemli şiirler yazıyor. İlişkilerinden anlaşılıyor ki hiçbir tutkusu yok, tutkuyu romanları, hikâyeleri için araç olarak kullanıyor. Yerleri de. Eski eserleri, kalıntıları inceliyor aynı amaçla. Dönüp dönüp bakıyor aynı yerlere; maddi hata yapmamış olmak için. Hesaplı bir yazar, işine yaramayanlarla da ilgilenmiyor ve işi bitince de ilişkiyi kesiyor.”

        REKLAM

        *

        Şimdi dönelim Selim İleri’nin ilk baskısı 2005 yılında Doğan Yayınları arasında çıkan anı kitabı “Kar Yağıyor Hayatıma”ya. O kitapta İleri “sanatla buluşmasına borçlu olduğu”, kendisinde “iz bırakmış sanatçıları” anlatıyor; “kırıcı sözlerden, öfkelerden, dargınlıklardan, çekemezliklerden uzak” bir dille ve “iblisin söylediklerine” kulak asmadan, onları “şimdiki bakış açısıyla yaşatmak, anmak endişesini” elden bırakmıyor. Bu sanatçılardan biri de Oğuz Atay’dır; kitapta daha çok, kalbini kırmış olduğu Oğuz Atay ile olan bu meseleyi anlatıyor.

        *

        Selim İleri ile Oğuz Atay, 1976 yazında Bodrum’da, kalenin orada karşılaşırlar. Ama Selim Bey, daha önce, tamamen bir tesadüf eseri, Ankara’da Bilgi Yayınevi editörü Attilâ İlhan’ın odasında, masasının üzerinde duran, “Tutunamayanlar”ın yayınlanmamış kalın mı kalın dosyasını karıştırarak tanımıştır onu. “Tutunamayanlar”, 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda Roman Başarı Ödülü'nü almış; yazarı Oğuz Atay da fellik fellik onu yayımlayacak yayınevi ararken dosya Bilgi Yayınevine öyle gelmişti. O tarihlerde romanlar kolay kolay yayımlanmıyor, yayıncılar “rüştünü ispat etmemiş” yazarlara karşı oldukça mesafeli duruyorlardı; Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir’den başka romancı tanımıyorlardı adeta...

        REKLAM

        Selim İleri o sırada yolu Ankara’ya düşmüş, kendi deyimiyle “yolun epey başında, tutkulu, gözü yükseklerde bir yazar adayı”dır ve ödül almış olan Oğuz Atay’ın romanını çok merak etmektedir. Bilgi Yayınevinin sahibi Ahmet Tevfik Küflü, “Tutunamayanlar”ın başındaki “Yayıncının Notu”na takmış, bunu çıkarmazsa okuyucu kendi notu sanacak derdindedir. Hem roman çok kalın, bu kalınlıktaki bir “kötümser” romana, herkesin hızla devrime koştuğu bir dönemde kim vakit ayırabilir? Zira “Akın var güneşe akın, güneşi zapt edeceğiz/Güneşin zaptı yakın”dı.

        Oğuz Atay’a iade edilmeden önce Selim İleri, editörün masasındaki dosyayı “karıştırma”fırsatını yakalar. Karıştırırken “Selim Işık” adına rastlar; her zaman adaşı roman kişilerine ilgi duyan biridir, hızlı hızlı okumaya başlar. Romanda “Selim Işık bütün ezilmişlere gülümsüyordu.” Çarpılıp kalır. “Derin bir acı, onmaz bir yalnızlık” geçer romanın sayfalarından ona. Bırakmak zorunda kalır. Roman çok sonra, 1971’in sonuna doğru Sinan Yayınlarından çıkar.

        REKLAM

        Birkaç eleştiri yazısı hariç roman okur katında hiç ilgi görmez. Edebiyat çevreleri roman konusunda ikiye bölünür; İleri’nin demesiyle, Kimileri Oğuz Atay’ın romanını “özgün” bulurken; kimileri de romanı “Batı taklidi” olarak nitelendirir. “Sofu solcular” ise kitaba hiç yüz vermez. Kitaba başlayanlar da yarıda bırakır.

        Selim İleri o sırada “Yeni Ortam”da yazıyor. Oğuz Atay’ın telefonunu bulur ve onunla bir söyleşi yapmak için Taksim’deki bir pastanede buluşurlar. Selim İleri onu ilk gördüğünde, onu romanının kahramanları Selim Işık’la Turgut Özben’e aynı anda benzetir. Atay, İleri’yi “Pastırma Yazı” kitabından biliyor, onu sıcak, yakın, dostça karşılar ve konuşur. İleri’ye, Türk edebiyatından en çok Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanını beğendiğini söyler. Dünya edebiyatından ona Dostoyevski, Kafka, Joseph Conrad ve özellikle Henry James’in “Altın Kupa” romanını tavsiye eder.

        REKLAM

        Bu arada Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” romanı da yayımlanır. İleri o romanı “Tutunamayanlar” kadar sevmediğini yazar ve şu itirafta bulunur:

        “İtiraf etmeliyim ki, küçük kıskançlıkların esiriydim. ‘Cumartesi Yalnızlığı’ kitabevlerine bile ulaşmadan sönüp gitmişti. ‘Pastırma Yazı’ olumsuz eleştiriler almış, Bilgi Yayınevinin deposunda bekleyip duruyordu. ‘Destan Gönüllüler’ ise hemen hiç kimsenin ilgisini çekmemişti. Ve ben ‘tanınmış’ bir yazar olmak istiyordum! Başarısızlık kıskançlığa itiyordu.”

        Çok sonra “Bir yazarın bütün romanları aslında tek romandır” diye yazacak olan İleri, ufak ufak etrafına, “Tehlikeli Oyunlar”ı yarım bıraktığını ve “Tutunamayanlar”ın bir tekrarı olduğunu söylemeye başlar.

        REKLAM

        Oğuz Atay, Pakize Barışta ile o sırada evlenir. Nikâh şahitleri Prof. İsmet Sungurbey ile Ali Poyrazoğlu’dur; törenin iki de konuğu var: Doğan Hızlan ile Selim İleri... O tören sırasında Selim İleri, romanı hakkında ileri geri konuştuğu için bin pişmanlık duyar. Baksana Oğuz Atay ve eşi, nikâhlarına davet ettiği üç beş kişiden biridir kendisi!

        Selim İleri çok sonra, “bir intihar kitabı”, “durdurulamaz bir çığlık”, “haykırarak ve kahkahalarla gülerek ölmek” olarak nitelendireceği Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” kitabının çıktığı günlerden bahseder. “Avusturya Kültür Ofisinde” Oğuz Atay’la birlikte bir açık oturuma çıkmışlar. Bir anda aralarında, İleri’nin “büyük olasılıkla hepsi benden kaynaklanıyordu” dediği “tuhaf bir gerginlik” baş gösterir. İleri o günleri, “Başıma kavak yellerinin estiği günlerdi; kendimi, yazdıklarımı çok beğeniyordum,” diye tanımlar.

        REKLAM

        Oğuz Atay onu görünce “uzak gülümser”, o kadar.

        Ve o günlerde Selim İleri, Politika Gazetesi’nde Oğuz Atay hakkında, kendi deyimiyle “saygıdan uzak, boş ve yıllarca” kendisini “üzen”, “o çirkin yazıyı” yazar. Yazıya, Bodrum’da karşılaşmaları sebep olmuştur.

        Oğuz Atay, “Günlük”te o Bodrum günlerinden de bahseder. Selim İleri ile Kale’de karşılaşırlar. İleri’nin anlattığına göre Oğuz Atay, Bodrum’un yerli turistlerce çirkinleştirildiğini, kirletildiğini söyler. Bodrum yerlilerinin de buna göz yumduğunu... Gereksiz bir lüksün bu cennet kıyı kasabasını yakın gelecekte yok edeceğini anlatır. Sabah mandırada kahvaltı etmişler Pakize’yle; düzenin, inceliğin, safiyetin nasıl değiştiğini gözleriyle görmüşlerdir...

        REKLAM

        Selim İleri, Oğuz Atay’dan bunları duyunca geçer daktilonun başına. Verip veriştirmeye başlar. Onu alaya alır. Atay’ı, “her şeyden yakınan, geçimsiz, huysuz, mızmız bir insan”olarak gösterir.

        Bu yazı üzerine dostlukları biter.

        (Burada bir parantez: 14 Temmuz 1977’de Selim İleri, Hasan Bülent Kahraman’a yazdığı mektupta, Antalya’dan gittiği Bodrum’u şöyle anlatır: “...Bodrum’a gittim. Bak yazdığım hikâyeye nasıl ihanet ediyorum! Bodrum’dan tiksindim bu yaz. Döküntü bir kalabalık, sonra bütün anlamları silinmiş” diye tarif eder.)

        O “çirkin” yazıdan bir ay sonra Selim İleri, Oğuz Atay’ın hastalandığını, kanser teşhisiyle Londra’ya tedaviye gittiğini öğrenir. Bu dünyadan, Oğuz Atay’la dargın ayrılmaktan korktuğu için oturur, ikinci bir yazı yazar. Azap içindedir; vicdan azabını dindirmek için böyle bir yazı yazdığını düşünen biri, o günlerde telefonda ona ulaşır. “Hiç mi utanmıyorsunuz? O ilk yazınızı ne çabuk unuttunuz! Siz aşağılık bir insansınız!..” der önce. Daha sonra Oğuz Atay’ın yakın dostu Bülent Korman olduğunu öğrendiği o kişiye hiçbir cevap veremez; verse ne diyebilirdi ki? Susar. Telefondaki Korman, “Şifa dileklerinizi kendiniz gibi insanlara saklayın,” der ve telefonu kapatır.

        REKLAM

        Gazetededir. Pencereden dışarıya bakar. Kapanan sadece bir telefon değil, bir daha asla telafi edilemeyecek bir dostluğun kapısıdır sanki.

        *

        Oğuz Atay, ameliyattan yeni çıkmıştır. 29 Ocak 1977’de günlüğüne İstanbul’dan gelen mektuplardan, haberlerden bahseder. Memlekette birçok dostu artık iyileştiğini sanıyor, “Eylembilim”e devam ettiğini düşünüyor. O da bunu çok istemektedir: “Herhalde benden hayat-ölüm-trajedi gibi karmaşık ilişkileri olan şeyler bekleniyor. Oysa çoğu anlarda her şey -acıklı da olsa- çok sade ve basit geçiyor,” diyordu. 26 Ocak’ta sargıları çıkarılır, dikişleri alınır. Bu işi yapan Dr. John, Rum’muş; “We are enemies” (Biz düşmanız) diyerek takılır ona. Oğuz Atay da, “I have nothing to do with this business” (Bu işlerle hiç ilgilenmiyor, uğraşmıyorum) cevabını verir. Gülüşürler.

        REKLAM

        Oğuz Atay’ın günlüğü böyle biter.

        İşte tam o sırada, İleri’nin deyimiyle, hastanedeki “o karanlık, umutsuz, umarsız günlerinde” Oğuz Atay, 6 Şubat 1977 günü Selim İleri’ye, İleri’nin “hayatımın en acı duyduğum mektubu” dediği şu mektubu yazar:

        “Sevgili Selim,

        Benim için Politika'da yazmış olduğun tatlı yazı daha yeni geçti elime. İlgine ve içten duygularına gerçekten teşekkür ederim. Senin hakkında her zaman iyi ve candan duygular beslediğime de inanmanı isterim.

        Belki benim normal davranışlarımda insanları üzen görünüşler oluyor; ama sanıyorum aslında iyi niyetli olduğumu sen de bilirsin.

        İşte şimdi Londra'da, ameliyattan sonra, ışın tedavisi için her gün hastaneye gidiyorum. Kendimi bütünüyle toparlarsam, belki bir şeyler yaparım. Bugün için biraz okumak, biraz şundan, biraz bundan...

        REKLAM

        Beni soran arkadaşlara, tanıdıklara sevgi, selam. Gözlerinden öperim.

        Oğuz.”

        Selim İleri, aldığı mektubun sevincini fazla yaşayamaz. Meğer Oğuz Atay’ın hastalığı umarsızmış ve bunu kendisi de biliyormuş. Selim İleri’nin o günlerde yaşadıkları, “annesinin hastalığı, heves ettiği şeylerin hiçliği, erken bastıran usanç, çabuk ihtiyarlama” hissi, Hasan Bülent Kahraman’a yazdığı o hüzün bulaşığı, harikulade mektuplarda fazlasıyla var. Okurken, hep yürek sızlatan bir kederle baş etmeye çalışarak okudum ben.

        İleri’nin “Hemen her gün yılgı” dediği o günlerde, 13 Aralık 1977 günü Oğuz Atay’ın ölüm haberi gelir. Cenazesi “adamakıllı soğuk bir günde” kalkar. İleri’nin yazdığına göre, cenazede herkes çok üzgündür. Meğer Oğuz Atay’ın sahici dostları ne çokmuş. “Sultanahmet Camii avlusundaki insanların ağzını bıçak açmıyordu,” diye yazar.

        REKLAM

        Oradaki herkes neyi ve kimi kaybettiklerini çok iyi biliyordu.“Hayat kadar acı veren metinlerin yazarı” çok genç yaşata, henüz 43 yaşındayken göçüp gitmişti bu dünyadan.

        *

        Türk edebiyatının çehresini sonsuza dek değiştiren Oğuz Atay, arkasında yarım kalmış devasa bir entelektüel miras bırakarak gitti. Selim İleri ise daktilo başında aceleyle verdiği o öfkeli hükmün ağır sızısını, bir ömür boyu o kırılgan, yufka yüreğinde taşıdı. Kelimelerin insanı çabuk yaraladığı ama zamanı geri alamanın mümkün olmadığı bu dar-ı fenada, “dostlukların son günü”, hangi gündür acaba?

        Belki de o gün, arkada telafisi imkânsız kelimeler bırakıp sessizliğe gömüldüğümüz o mağrur, hoyrat andır; kim bilir!