Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Sokakların tenhalaştığı, gelip geçen tek tük araçların klakson bile çalmadığı, şehrin en ıssız bu zamanında sinemadan çıktığımda; kafamda, destanından uyarlanan filmde (The Odyssey) gördüklerimden çok, destan müellifinin çok farklı şekillerde söylenen adının çağrıştırdıkları vardı.
İzlemek için oldukça geç kaldığım filmi seyretmeden önce, Alberto Manguel’in “Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı” adıyla yeni çıkan “biyografi” kitabını okumuş, filmle ilgili okunmadık şey bırakmamıştım. İşin doğrusu, bu muazzam yapıt hakkında söylenmedik pek bir şey kalmadığından aklımda yazı yazma fikri de yoktu.
Filmi adeta izlemeden izlemiş gibiydim. Hatta filmde anlatılanlara dair, destandan yola çıkarak birkaç yazı da yazmıştım.O halde gecenin geç vakti, ıssız sokaklardan geçerek otele doğru yürürken “Homeros”, “Homer”, “Omer”, “Ömer” isimleri neden takılmıştı kafama?
*
Homeros’un adını en çok iki kişiden duydum; biri Yaşar Kemal, öteki Mehmed Uzun… Şimdi ikisi de rahmetli... Her karşılaşmamızda Yaşar Kemal, benle Mehmed Uzun’a Homeros’u; Mehmed Uzun da ondan dinlediklerini bana ve başkalarına anlatıyordu. Roman yazarı olarak ikisinin de beslenme kaynağı bu büyük ozandı. Yaşar Kemal onu kendi “piri” olarak görüyor, Mehmed Uzun da Yaşar Kemal’i kendi “piri” olarak görüyordu. “Sizin kahramanınız kim?” diye sorduklarında Mehmed Uzun hiç düşünmeden “İlyada”nın ölümsüz kahramanı “Hektor” cevabını vermişti.
Batı edebiyatının Homeros üzerinden yükseldiğine, Homeros’un da Doğu hikayelerinden beslendiğine inanıyordu. Bu damardan yürürsek eğer büyük Goethe’nin “dünya edebiyatı” kavramına kolayca ulaşabilirdik. Aslında kadimden beri anlatılan hikaye aynı hikayeydi, hepimiz aynı hikayenin kahramanlarıydık. Tek fark, hikayeyi anlatış tarzımızdı. Bazılarımız türküyü gırtlaktan çıktığı gibi avaz avaz çığırıyor, bazılarımızın çığlığına ise bir müzik aleti eşlik ediyordu. Dillerimizin ayrı olması mühim değildi, aynı hikaye farklı kelimelerle söylenebilirdi. Nihayetinde ezelden ebede hepimizi aynı ırmak sürüklüyordu götüreceği yer neresiyse oraya.
*
İşin erbabı, lisan üzerine kafa patlatmış, kelimelerin etimolojisiyle ilgilenen âlimler derler ki “Homeros” adının “Omer” ve “Ömer” kelimeleriyle olan rabıtası, tamamen “yalancı eşdeğerlilik” adı verilen, “rastlantısal ses benzerliğine” dayanır.
“Homer” mesela... Gelmiş geçmiş bütün büyük destancıların, söz ustalarının piri olarak kabul edilen şairin Yunancadaki adı “Hómēros”muş. İsim Latinceye “Homerus” şeklinde geçmiş, İngilizce ve Fransızca gibi Batı dillerine aktarılırken sonundaki ek düşmüş, “Homer” olmuş. Demek ki “Homer” ile “Homeros” aynı isimdir. Farkı, ismin farklı dillerdeki telaffuzundan kaynaklanıyor.
“Homeros”un “Omer” veya “Ömer”le ilişkisi ise etimolojik açıdan hiçbir bağı olmayan, tamamen tesadüfi bir ses benzerliğidir.
Yunancadaki “Homeros” ile Arapçadaki “Ömer” veya “Omer” iki farklı kültürden geliyor. “Homeros” Antik Yunancada “rehine” veya “kör” gibi anlamlar ihtiva ederken, Arapçadaki “Ömer”, “hayat” kökünden türemiş “capcanlı, hayat dolu, uzun ömürlü” manasına geliyormuş.
*
“Homeros”u “Ömer”le ilişkilendirenler, “Mavi Anadoluculuk” akımını başlatan Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat ve Sabahattin Eyuboğlu’dur. Muhtemelen, onun İzmir civarındaki İyonya bölgesinde yaşamış olmasından hareketle, Homeros adını ciddi bir metafor olarak “Ömer”le ilişkilendirmişler. Böylece bir Anadolu ozanı olarak onu biraz daha “millileştirmek” istemişler. Mavi Anadoluculara göre Batı uygarlığının kökeni Yunanistan’da değil, Anadolu’da aranmalıdır. Birçok dil bilen, Batı edebiyatı ve Antik dönem kültürüne vakıf Halikarnas Balıkçısı’na göre Homeros İzmirli (İyonya)'dır; destanını İyon lehçesiyle yazmış, özbeöz Anadolulu bir halk ozanıdır.
Hatta ona göre Yunanlılar Homeros destanını tahrif etmiş, bir kurul üzerinde uzun yıllar çalışarak destandan Anadolu’ya ait olan her şeyi ya çıkarmış ya da değiştirmiştir. Bu “yerli Homeros” için, “Madem İonyalıdır, madem buralıdır; o halde bizim Ömer’dir,” demişler. Mesela kendi aralarında ve edebiyat çevrelerinde Homeros’tan bahsederlerken ona olan sevgiyi ve yakınlığı belirtmek adına şaka yollu sık sık “Ömer Dayı” veya “Bizim Ömer” diye hitap ettikleri de anlatılır o mahfillerde. Amaç dil bilimsel bir kanıt sunmak değil, Batı’nın tekeline aldığı antik kültürün aslında bu topraklara ait olduğunu şaka yollu ele güne göstermektir.
*
Doğu destanlarının ve destan anlatıcılarının da nihayetinde sık sık “Ömer” veya “Omer”adıyla karşılaşmaları da bir tesadüf olsa gerek.
Mesela sözlü Kürt kültüründe “Dimdim Destanı” adıyla, Kürtlerle Farsları bir kalede karşı karşıya getiren bir kahramanlık destanı var.
Destanın Kürt kahramanın adı “Ömer”, Kürtçedeki telaffuzuyla “Xan Omer”dir. Destanı “Omer” adında biri yazmamış, destan sözlüdür, kuşaktan kuşağa geçmiş, ancak 19. yüzyılın başında bölgeye gelen Rus diplomatlardan Aleksandr Jaba ilk defa yazıyla buluşturmuş.
Geniş bir coğrafik mıntıkanın adı olan Hakkâri bölgesinde, yedi makamla söylenen, savaş bölümüne geldiğinde dinleyenlerin heyecandan yerinde duramadığı destanı, vakti zamanında en coşkulu bir biçimde söyleyen dengbêjin adının “Omer” olması yine tesadüf olsa gerek. Her ne kadar Fransız şiar Jean Cocteau, “Tesadüf, müstear ad kullanmak isteyen Tanrı'nın ta kendisidir” demiş olsa da Doğunun “tevafuk” dediği, birbirine yakışan, birbiriyle uyum içinde olan o zarif buluşmalar, Batının dilinde soğuk bir “olasılık” hesabına dönüştüğünden onlar bu kelimeye bizim verdiğimiz anlamı vermezler. (Dostum Efkan Ala’nın “Ortadoğu’da tesadüfler bile planlanır” sözünü de buraya kaydedelim geçerken...)
*
Benim “Kayıp Dîwan” (Avesta Yayınları) kitabımda uzun uzun sözünü ettiğim Dengbêj Omer, “Dimdim Destanı”nı savaş makamıyla söyleyecek de, o sırada divanhanede onu dinleyen yiğitler kendine hâkim olacak! Olacak şey değil!
Bir seferinde Omer; çabuk heyecanlanan, hele sıra, kaleden elçi olarak çıkanların arkadaşlarına ihanet ederek düşmana sarnıca giden suyun kaynağını gösterip, Şah'ın da kaynağın başında onlarca hayvan keserek su yerine sarnıca kan göndermesiyle kaledekilerin susuzluktan kırılmasına yol açan o dönüm noktasına, yani yedinci makama geldiğinde ağanın hançerine davranıp dinleyenlerin üzerine saldırması yok mu... Birkaç kişi denbêj Omer'in ağzını kapatarak destanı kesmesini sağlamıştı da o sırada vuku bulacak muhtemel bir katliamın önüne geçmişlerdi; ben anlatıcıların yalancısıyım!
*
Omer’e benzeyen o dengbêjlerin hiçbiri şimdi yaşamıyor. Homeros destanları başta olmak üzere, o destanlara benzer destanlar bugün dünya sözlü kültüründe varlığını sürdürüp, en son Nobel Edebiyat ödülü alan Anne Carson gibi büyük yaratıcılara hâlâ ilham kaynağı oluyorsa, hep hafızalarını birer “hard disk” gibi kullanan o anlatıcılar sayesindedir.
Yakın bir zamanda, Homeros’un hayatına dair iki önemli makale yazmış olan (Cumhuriyet Gazetesi) kıymetli Sefa Taşkın’dan öğrendiğime göre, o görkemli destanları asırdan asıra, kuşaktan kuşağa geçiren, Kürtlerin “dengbêj”, Türklerin “meddah” dediği o hafıza taşıyıcılarına meğer Antik dönemde “rapsod” deniyormuş. Rapsodlar, Christopher Nolan’ın filminde de gördüğümüz gibi ellerindeki asaları ritmik bir şekilde toprağa, taşa vurur; çıkan o sert sesle hem dinleyicinin dikkatini canlı tutar hem de dizelerin temposunu ayarlayan anlatıcılardı.
Destanları diyar diyar gezdirerek ezberden okuyan “rapsodlar”, o destanları tıpkı bizim Omer gibi zaman zaman müzik eşliğinde söylüyor, yorulduklarında da tekrar söze dönüyorlardı. Antik dönemde “rapsodlar” anlattıkları destana karşılık dinleyenlerden bir ikram, bir hediye bekliyor veya alıyorlar mıydı bilmiyorum ama bizim oralarda; yayla yayla, köy köy gezerek hikâye anlatan, destan söyleyen ve yazıyla ilişkisi kesildiği için hafızasının o sözle canlı kalmasını sağlayan dengbêjlerin, anlattıkları her destana karşılık bir kuzu aldıkları çok görülmüştür. Dinleyenler de en az Homeros destanları kadar heyecan verici olan o anlatılara seve seve bir kuzu feda ediyorlardı. Antik dönemde “rapsodlar” ne kadar saygınsa, bizim oraların “dengbêjleri” de herkesten o kadar itibar görüyordu.
Sefa Taşkın’ın verdiği bilgiye göre Eski Yunancadaki “rhapsoidos” kelimesi, kabaca “dizeleri birbirine diken kişi” anlamına geliyormuş. Homeros, dizeleri birbirine diken ilk terzidir bu durumda. Aynı kelime asırlar sonra müziğe geçmiş; 19. yüzyılda Liszt ve Brahms, 20. yüzyılda Gershwin, farklı ezgileri serbestçe birbirine “diken” eserlerine “rapsodi” adını vermişler. “İlyada ve Odysseia” da, “Dimdim Destanı” da binlerce yıldan beri yaşıyorlarsa, bunu o gezgin “rapsod” ve “dengbêj”lere borçluyuz bugün.
*
“Dimdim Destanı”nı söylerken dinleyen ağayı, hançerine davranıp “o gün ben neredeydim bre gafiller” diyerek etrafındakilere saldıracak kadar coşturabilen büyük destan anlatıcısı Omer’i şimdilik bir kenara bırakalım. Onun anlattığı destanların, bırakın film olmayı, yazıya dökülmesinin üzerinden bile henüz bir asır geçmedi. Biz şimdi, yazının girişinde sözünü ettiğim Alberto Manguel’in kitabında sorduğu “Homeros’un yaşamı mı?” sorusunun cevabına bakalım biraz.
Manguel’e göre Homeros, “puslu bir figür”dür. Ancak Antik Yunanlılar için böyle bir adamın varlığı hiçbir şekilde tartışma götürmez. O gelmiş geçmiş şairlerin en büyüğüdür. “İlyada ve Odysseia”dan başka çok sayıda önemli şiirin yazarıdır. Tarihin babası Herodot bile onun varlığından asla kuşkuya düşmemiştir. Zeus nasıl “Tanrıların Babası”ysa, Homeros öyle “anlatıcıların babası”dır birçok edebiyat tarihçisine göre.
Kadim Yunan'da yazılı dilin imkanlarından ilk yararlanan edebi eserler Homeros'un şiirleridir. Yazı, bir “rapsod” olan Homeros'a büyük bir iyilik yapmıştır. Peki; Homeros destanları kadar uzun olmasa da onunla aşık atacak kadar uzun olan, tamamı “Sağır Hacı” lakaplı bir dengbêjin hafızasında kayıtlı bulunan “Zaloğlu Rüstem” destanı Kürtçe yazıyla buluşmadığı için, bu destanı her defasında bir kuzu karşılığında anlatan Hacı'yı tek anlatışta dinleyip ezberleyen, sonrasında da herkese bedava anlatarak adamcağızı birkaç kuzudan mahrum bırakan yazının uğramadığı bu coğrafyanın dehası Dengbêj Kadir abimizi bugün nereye koyacağız sahiden?
Neyse biz dönelim yine Homeros’a. Mavi Anadoluculara göre Homeros İzmirlidir. Ancak bugün tam yedi şehir onun hemşeriliğine namzettir: Sakız Adası, Smirna (İzmir), Colophon (Seferihisar yakınları), Salamis, Rodos, Argos ve Atina... Öldükten binlerce yıl sonra tam yedi şehrin onun üzerinde hak iddia etmesi, adeta değerinin ölümünden sonra daha da katlandığını gösterir cinstendir. İngiliz şair Thomas Heywood bu durumu şu dizelerle dile getirir:
“Yedi kent savaştı ölüp gitmiş Homeros için
Yaşarken başının üstünde bir damcağız yoktu garibin.”
Yedi şehir Homeros’u paylaşamadığı için; modern romanın kurucu babası Miguel de Cervantes de hem ustası saydığı Homeros’a bir selam çakmak hem de beslendiği kaynağa inceden bir gönderme yapmak amacıyla kahramanı Don Kişot’u La Mancha’daki belirli bir köy veya kasabaya ait kılmaz. Sözüm ona Cervantes, Don Kişot hikayesini Seyyid Hamid Badincanî’den “araklamış” ya; Don Kişot’un nereli olduğuna dair şu bilgiyi verir romanında:
“Seyyid Hamid doğduğu köyün adını vermemiş, Yunanistan’ın yedi şehrinin Homeros için çarpıştığı gibi, La Mancha’nın bütün köy ve kasabalarının onu sahiplenip çekişmelerini istemiştir.” (Don Kişot, YKY, s.884)
*
Alberto Manguel’in verdiği bilgiye göre, erken dönem “rapsodlar” hakkında, birkaçının kör olduğu ve bu kişilerin şehir şehir dolaşarak, halka açık yerlerde, saraylarda şarkı söyleyip destan anlattıkları dışında pek bir şey bilmiyoruz. Yaşar Kemal’in “beslenme kaynakları” arasında hem romanlarında hem de sözlü sohbetlerinde sık sık atıf yaptığı “Omerlere” benzer en meşhur dengbêjlerden biri olan, Kemal’in deyimiyle “Kürtlerin Homeros’u” Evdalê Zeynîkê de anlatılanlara göre kör bir anlatıcıydı. Onun da tıpkı Homeros gibi bir efsanesi vardır; onun da yaşadığı bir “Serhat” bölgesi var ama doğup büyüdüğü köy veya kasabaya dair hiçbir kayıt yoktur. Omzunda bir turnayla dolaşır, şarkılarını en çok o turnaya ve biricik aşkı Gulê’ye söylerdi.
Manguel’in yazdığına göre Homeros’tan üç asır sonra, MÖ 4. asırdan itibaren rapsodlar hâlâ diyar diyar gezip şiir söylüyorlar ama artık o şiirlere lirler eşlik etmiyor. Hırpani kılıkları değişmiş, kıyafetleri şıklaşmış ve hepsinin elinde simgesel bir asa vardır artık. Sokrates inceden alay eder onlarla:
“Siz rapsodicilerin mesleğine sıklıkla gıpta ediyorum. Sanatınız hem bezenmenizi, elinizden geldiğince güzel görünmenizi hem de birçok harika şairin, özellikle hepsinden yüce Homeros’un erbabı olmanızı gerektiriyor.”
Manguel diyor ki:
“Ozanlar arasında sadece Homeros kitlesel imgelemde sanatını kusursuzluk ölçütü seviyesine yükseltmiş ve asla aşılmamıştır. (...) Homeros’un bir insan değil bir simge olarak doğmuşluğu mümkündür. Homeros belki de ozanların sanatlarına verdikleri, zamana ve mekâna meydan okuyan eylemlerini şanlı bir ortak atada, ataların ilk ve en büyüğünde kişileştirdikleri varlığın adıdır.”
*
Hadiselerin, fikirlerin, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla estetik, etkili ve o zamana kadar kimsenin yapmadığı bir biçimde ifade edilmesi sanatı olan edebiyat, var olduğundan bugüne yeryüzündeki tüm yazılı kaynakların kendinden önceki eserlere atıf yapmasıyla gelişmiştir. Arkeolog Claude Sintes’in ifadesiyle söylersek: “Bir tek Homeros kimseden alıntı yapmaz. Çünkü o, ilktir.”
İster adı “Homer”, ister “Ömer” olsun, “Homeros” asırlardan beri dünya edebiyatının kurucu nefesi olmuş, her dilde insanlara aynı hissi vermiştir. Arkasından gelen tüm anlatıcılar ise ister dengbêj, ister meddah, ister romancı olsun, o ilk kaynaktan dökülen ırmağın yeryüzündeki farklı kollarıdır.