“Hafızanın yetiştiği en eski zaman hangi zamandır?” diye sorsalar bana; her geç baharda, nehir yavaş yavaş uysallaşıp yatağında şarkı söyleyerek akmaya başlayıp katır yolunu görünür hale getirdiğinde, yüksek dağ başlarındaki yaylalara çıktığımız zamandır derim hiç tereddüt etmeden. Yakın bir dönemde, artık araba yolunun gittiği o dağ başlarına yıllar sonra tekrar gittim; meğer kısacık bir yolmuş, hepi topu on kilometre falan… Ama o zamanlar, dünyanın ucuna yapılmış bir yolculuk gibi gelirdi bana; bütün günümüzü alırdı.
Babam annemi bir ata bindirmiş, kucağında oturuyorum ben de… Sadece nal sesleri ve nehrin gümbürtüsü duyuluyor… Daracık kanyonda, her an toslayacakmışım gibi yakın duran dağlar… Kanyonun, güneşin ulaşmadığı kuytulukları koyu karanlık; yer yer söğüt ağaçları gizliyor nehri ve su sesiyle hemhal kulağıma gelen sesler, o yalçın kayalara çarpıp doğaçlama bir ezgi halinde geri dönüyor bana.
Menzile kadar hiçbir yol işareti yok; hiçbir tahta veya tenekenin üzerinde, meçhul yolcuları doğru istikamete yönlendirecek yazılı bir işaret bulunmuyordu. Belirli yerlerde üst üste konmuş taştan kulelerin ve her virajın, bir sigara içiminden sonra varılan yerin bir ismi vardı. Bu işaretler, yolcunun vardığı yeri gösteriyordu.
Mezar kadar dar o vadi boyunca, o duraklardaki isimlerin hikayesini yazsam… Romancı değilim, yazamam ki.
İşte burası “Çoka Umer” (Hazreti Ömer’in diz izi kayası)… Burası, “Berê mêran” (Yiğit taşı)… Burası “Ziyaretê qumandarî” (Komutan mezarı)… Burası da “Du pirkê” (Köprü ucu)…
O halde vardık neredeyse menzile.
*
Bizden öncekiler, yolun belirli yerlerine işaretler koyup o işaretlere birer isim verdiklerinde; yolcu, o isimler aracılığıyla yolculuğunun hangi merhalesini kat ettiğini başkasına anlatıp hem o yolculuğa bir anlam katıyor hem de hep birlikte coğrafyayı evcilleştiriyorlardı. Kendi rutin hayatlarını rayından çıkaracak hiçbir resmi otoritenin henüz uğramadığı, o modern ötesi dar vadilerde isimlendirilmiş o işaretler; yolcunun hem pusulası hem de aynı yolcunun coğrafyayla kurduğu hissi ve kültürel bağın işaretleriydi. Oralarda yazı yoktu; hafıza, hikâye ve mekanın sadece o dili bilenlerin anladığı kendine özgü bir lisanıydı tedavülde olan.
Şairden desturla: “Yol bir yere gitmiyor”du, “giden yolcu”ydu.
*
Peki yol nedir o halde? Yol, insanlığın yeryüzüne bıraktığı en eski, en derin izdir. Henüz yazının hükmünün geçmediği, toprağın bakir olduğu, her yere insan ayağının değmediği zamanlarda, bilmediği coğrafyalarda kaybolmamak için insanoğlu “yol işaretlerini” icat etti.
İlk işaretleri, doğanın o nevi şahsına münhasır sessiz dilinden ödünç aldı. Yabanda yolunu bulmak için yolcu, ağaç kabuklarına büyük çentikler attı. Patika yol ayrımlarında, tıpkı çocukluğumda geçtiğim o yollarda olduğu gibi kayaları, taşları üst üste yığarak kuleler yaptı ve oraya bir isim verdi. O taş yığınları, ondan sonra gelecek olan meçhul yolculara, “Ben buradan geçtim, yol burası” diye bırakılan bir işaretti.
Roma İmparatorluğu demek yol demekti. Uygarlık yavaş yavaş filizleniyordu. O dönemde patikalar, patika olmaktan çıkıp imparatorluğun dört bir yanını tek bir merkeze bağlayan can damarlarına dönüştü.
Artık bütün yollar Roma’ya çıkıyordu!
Patikalar, binlerce kilometrelik taş yollara dönüştü.
Ve bu taş yolların kenarlarına, tarihin ilk sistemli “yol levhaları” olan “mil taşları” dikildi. Silindir şeklindeki bu devasa taşlar, yolcuya Roma’ya olan mesafeyi söyler, âdeta zamanın ve mekânın içinde nerede durduğunu hatırlatırdı. Mil taşları, sadece yön belirleyen birer mihmandar değil, aynı zamanda medeniyetin ve hükümranlığın yollardaki taştan nişaneleriydi.
Eski kervan yollarında bir taş, bir çeşme, bir ağaç, bir mezar bile yön gösterebilirdi. Sonra taşın yerini tahta aldı, tahtanın yerini metal levhalar… Şehirler büyüdükçe tabelaların üzerindeki isimler çoğaldı. Bir ok sağa döner, biri sola. Birinde “şehir merkezi”, diğerinde “istasyon”, bir başkasında “sınır” yazar. İnsan, yolunu bulmak için yalnızca ayağını değil, kelimeleri de kullanmaya başladı.
Ne garip! İnsan önce yolları yaptı, sonra o yolların birbirine karışacağını anlayıp onlara isimler verdi.
İsim vermek de bir çeşit yön göstermektir; bir şehrin adı bazen bir tabeladan çok daha fazlasıdır. O isim, içinde çocuklukları, mezarlıkları, evleri, ayrılıkları, kavuşmaları taşır.
Bir tabela üzerinde gördüğümüz memleket adı, bazen yıllardır görmediğimiz bir yüzün ansızın karşımızda belirivermesi gibidir. “Diyarbakır”, “İstanbul”, “Van”, “Stockholm”, “Paris”…
Birkaç harf, insanın içinde koca bir coğrafyayı ayaklandırabilir.
*
Hayatımda gördüğüm ilk tabela, o şehri terk edinceye kadar on beş sene boyunca hiç değişikliğe uğramadı.
Yine bir gün, bir katır sırtında, yine annemin kucağındayım… Bu kez, yüksek bir dağ başındaki yaylaya değil, şehir merkezine götürüyor bizi katır. Orada, şehrin girişinde, yakındaki “Gulîreş” (Kara Belikli) yatırının, şehre odun taşıyan her kamyondan payına düşen odunu talep ettiği yerde, Êzidî fakihlerden miras kalan “Feqîran”da duruyordu tabela. Üzerinde şunlar yazılıydı:
“HAKKÂRİ
RAKIM: 1650
NÜFUS: 10.000”
Ne o kelimelere ne o rakamlara hiçbir anlam verememiştim. Çok sonra anladım; o tabela benim gibi o şehre ilk defa gelen yabancıya, “Nereye?” diye sormuyor, “Buradasın” diyordu.
Bir tabelanın önünde durmak, insanın kendisini dünyanın içinde yeniden bulmasıdır aslında.
*
Memleketin Doğu ve Güneydoğu'sundaki şehirlerinde, son yıllarda Kürtçe ve Türkçe birlikte görünen tabelalar üzerinden koparılan küçük çaplı fırtınaya bakınca bunu daha iyi anlıyoruz. 2013'ten itibaren bazı belediyelerin Kürtçenin kamusal alanda görünürlüğünün arttırmak için koyduğu o tabelalar, sanki bugün konulmuş gibi anlatılıyor. Sanki yeni başlayan barış sürecinden sonra bir sabah bütün şehirlerin yollarına Kürtçe isimler asılmış, sanki daha önce bu coğrafyada Kürtçe diye bir dil yokmuş gibi…
Oysa burada asıl şaşırtıcı olan tabelaların varlığı değil, bazı insanların onları her gördüğünde kapıldığı şaşkınlıktır.
Bir tabelada iki dilin yan yana durması neden bu kadar rahatsız edici olabilir?
“Adıyaman”ın yanında “Semsûr” yazması yolu mu değiştirir? “Urfa”nın yanında “Riha” bulunması arabayı başka bir istikamete mi götürür? “Mardin”in yanında “Mêrdîn” yazılması şehrin yerini mi oynatır?
Hayır.
Tabela yine aynı kavşağı gösterir.
Öyleyse tartışılan şey yol değildir.
Tartışılan, o yolun üzerinde hangi dilin görünmeye hakkı olduğudur.
Bir dil kamusal alana çıktığında, yalnızca o dilin kelimeleri değil, o dili konuşanlar da çıkar meydana. Yıllarca evin içinde, sokakta, düğünde, taziyede, ninnide gizlenerek yaşayan bir dil birden belediye binasının duvarına, yol levhasına, kültür merkezine çıktığında, aslında “Ben de buradayım” diye bağırır.
Kürtçe tabelaların yararı tam da burada kendini gösterir.
Birincisi, insanlara kendi dillerini kamusal alanda görme imkânı verir.
İkincisi, çok dilli bir toplumun olduğumuzu gösterir.
Üçüncüsü, özellikle Kürtçe bilen ama Türkçesi daha kıt olan insanlara istikamet gösterir.
Dördüncüsü, bir şehrin tarihsel ve kültürel hafızasının tek bir dilden ibaret olmadığını hatırlatır.
Bunların kime ne zararı var Allah aşkına?
*
Ama tabelanın da bir sınırı vardır.
Kürtçe bir tabelanın kendiliğinden “özgürlük”, Türkçe bir tabelanın kendiliğinden “baskı” anlamına geldiğini düşünmek de aynı ölçüde abestir. Tabela, sonuçta bir kamu hizmetidir. Asıl ölçü, vatandaşın yolunu bulup bulamadığı, kamusal hizmete erişip erişemediği ve farklı dillerin birbirine düşmanlaştırılıp düşmanlaştırılmadığıdır. İki dil yan yana durabiliyorsa, bundan kim ne kaybeder? Türkçe kaybolmaz; Kürtçe de Türkçenin varlığını tehdit etmez. Birinin görünür olması, ötekinin görünmez olması anlamına gelmez.
Fakat meseleye art niyetle yaklaşmak mümkündür. Birileri Kürtçe tabelayı yalnızca bir yol gösterme işareti olarak değil, korkutucu bir siyasi sembol olarak sunabilir. “Bakın, şehir elden gidiyor” diyebilir. 2013'ten beri var olan uygulamaları bugün yeni bir gelişmeymiş gibi dolaşıma sokabilir. Eski bir tabelayı yeni bir tehlikenin fotoğrafı gibi gösterebilir.
Bütün bunlar, tabelayı değiştirmez.
Ama tabelanın etrafındaki hikâyeyi değiştirir.
*
Bir levhaya bakıp orada yalnızca “yol” görenle, aynı levhaya bakıp “bölünme” gören insan, aslında aynı tabelaya bakmıyor demektir. Birinin gözünde tabela yön işaretidir; diğerinin gözünde siyasal korkunun işareti.
Belki de zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır.
Çünkü bu ülkede uzun yıllar boyunca bazı dillerin kamusal alanda görünmesi olağan kabul edilirken, bazı dillerin varlığı başlı başına bir mesele sayıldı. (Türkiye'de bütün şehirlerin her yerindeki tabelalarda İngilizce, Arapça isimler Türkçesinin yanında yazılıdır. Bu memlekette birçok televizyon kanalının ve şirketin ismi İngilizcedir ve bu kimseyi rahatsız etmiyor.) Bu nedenle bugün Kürtçenin bir tabelada görünmesi, yalnızca bugünün siyasi tartışması değildir; geçmişin suskunluğunu da beraberinde taşır.
İnsan bazen bir tabelaya bakarken geçmişi okur.
O yüzden Kürtçe tabelaya ne kutsal bir bayrak muamelesi yapmak gerekir ne de onu bir tehdit gibi görmek.Tabela tabeladır, o kadar.
Ama dil, sadece dil değildir. Yalnızca konuşma aracı değil, dil insanın dünyayı adlandırma biçimidir de.
Bir şehrin iki adı varsa, o şehrin iki hafızası var demektir. Bu hafızalardan birini silmek diğerini güçlendirmez; yalnızca şehrin hafızasını yoksullaştırır o kadar.
Yolun sonunda yine aynı yere varırsınız.
Kavşak yine aynı kavşaktır.
*
“Kaybolmaktan korkan insan”, tabela denen yol işaretlerini icat etti. Bu icat, edebiyatçılar için de şahane bir temadır. Birkaç cins yazar, bu nesneleri alıp insanın “hayatta kendi yolunu ve yönünü bulma” arayışının birer sembolü haline getirdi.
Sadece tek örnek vereceğim. “Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın yazarı” diye tanımlanarak büyük haksızlığa uğradığını düşündüğüm şahane yazar Ursula K. Le Guin, Hugo Ödüllü meşhur felsefi hikâyesi “Omelas’ı Bırakıp Gidenler”i, bu “yol tabelalarından” ilham alarak yazmış.
Hikâyenin özeti şöyle:
Omelas, gökyüzünün alabildiğine mavi, kırların alabildiğine yeşil olduğu, bereketli ve kusursuz bir şehirdir. Orada ne muktedir bir kral ne sınıflar ne de insanı köleleştiren kurallar vardır; her şey cennetten bir köşe gibidir. Ancak bu saadet ülkesinin arkasında, insanın içini sızlatan derin bir keder gizlidir.
Şehrin görkemli binalarından birinin bodrumunda, pislik içinde, penceresiz bir odada küçük bir çocuk yapayalnız yaşar.
Omelas halkı bilir ki; şehirdeki tüm bu neşe, refah, çocukların sağlığı ve toprakların bereketi, o küçük çocuğun çekmekte olduğu o dayanılmaz azap ve sefalete bağlıdır. Eğer çocuk o karanlıktan kurtarılır ve ona şefkat gösterilirse, koskoca şehrin saadeti bir anda yerle bir olacaktır.
İşte insanın vicdanını kanatan kırılma tam da burada yaşanır. Şehir sakinlerinin büyük kısmı kendi konforları için bu zulme göz yumarken, bu ağır vebali ruhlarında taşıyamayan bazıları ise arkalarına bile bakmadan, sessizce şehri terk edip giderler.
Onların adı, “Omelas’ı Bırakıp Gidenler”dir. Yazar gidenlerin nereye gittiklerini söylemez. Yine de biliriz ki onlar ahlaki bütünlüklerini muhafaza etmek için “bilinmeyen” bir yer seçmişler. Onlar sistemi değiştirememiş ama katılmayı da reddeden insanlardır.
Bu muazzam hikâyeyi okuyup bitirdiğimizde, yazarın sesi bir vicdan azabı gibi beynimizin içinde yankılanır:
“Siz olsaydınız ne yapardınız? Omelas’ta mı kalırdınız, yoksa orayı terk mi ederdiniz?”
Gelelim hikâyenin hikâyesine:
Le Guin düşünsel olarak bu hikâyeyi William James'in bir çocuğun acısı üzerine kurulu “bir mutluluk toplumunu” sorgulayan ahlaki paradoksundan ve Dostoyevski'nin “Karamazov Kardeşler” romanındaki benzer bir felsefi ikilemden esinlenerek yazdığını söyleyerek hikâyenin hikayesini şöyle anlatır:
“Oturup bir öykü yazmaya başladım, çünkü içimden öyle geliyordu. Kafamda “Omelas” sözcüğünden başka bir şey yoktu. Bir karayolu levhasından geliyordu bu: Salem’in (Oregon) tersten okunuşu. Karayolu levhalarını tersten okumaz mısınız siz de? RUD, ŞAVAY, TAKKİD, Ocsicnaif Nas. Salem eşittir Schelomo, eşittir Selam, eşittir Barış. Melas. O Melas. Omelas Homme helas.” (Ursula K. Le Guin, “Gülün Günlüğü”, s.9, Ayrıntı Yayınları)
Yazar, karayolu işaretinde gördüğü “Salem O.”yu tersten okuyarak edebiyat tarihinin en ikonik hikayelerinden birini yazmakla kalmadı, yine edebiyat tarihinin en ünlü hayali kasabalarından birini yarattı.
*
Birtakım kötü niyetlilerin, sürmekte olan barış sürecini akamete uğratmak amacıyla dillerine doladıkları Diyarbekir’deki Kürtçe tabelalardan biri de “URFA”yı, yani Kürtlerin dilindeki biçimiyle “RİHA”yı gösteriyor.
Oysa o art niyetli gözler, “RİHA” kelimesini Le Guin’in yaptığı gibi tersten okumayı akıl edebilselerdi, karşılarına “AHİR” çıkacaktı.
Ahir odur ki; vakit gelip çattığında yorulan dalgalar durulur, sular çekilir ve deniz kendi derin sessizliğine gömülür.
Yolun sonunda hepimizi aynı sessizlik beklerken, bir tabeladaki harfler üzerinden kavga etmek... Sahi, neyin peşindeyiz biz?