Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya "Beybabalar" veya bir cinayet, bir hanedan, bin sürgün

        Kendi deyimiyle “Akademisyenlik, Boğaziçi Üniversitesi'nde dekanlık, gazetelerde köşe yazarlığı, televizyonlarda programcılık, birçok parti ve şirkette siyasi ve kurumsal danışmanlık, birçok şirkette üst düzey yöneticilik, devlette müşavirlik, milletvekilliği ve nihayet Dışişleri Bakanlığı yapmış” olan Emre Gönensay, bir süre önce yayımlanan, “Hayata Açtığım Yelken” (Remzi Kitapevi) adını verdiği hatıratında; annesi Müveddet Hanım'ın (ki Cizîra Botan Beyi Bedirhan Bey'in oğlu Abdurrahman Sami Bey'in kızıdır), çocukken bulduğu her fırsatta “asi ve hırslı tabiatından” mütevellit kendisine, “Sen isyankâr Bedirhanlara benzemişsin,” dediğini aktarır. (s.19)

        Emre Gönansay; Robert Kolej'i bitirip Columbia Üniversitesi'nde master yaptıktan, Londra Üniversitesi'nde de doktora derecesi aldıktan sonra Türkiye'ye dönüp Boğaziçi Üniversitesi'nde profesörlük yapmış, ardından çeşitli özel kuruluşların ve bankaların yönetim kurullarında görev almış olmasına rağmen; belki de 1987 yılında Manisa'dan milletvekili adayı, sonrasında da Cumhurbaşkanlığı başmüşaviri oluncaya kadar anne tarafındaki akrabalarını pek merak etmemiş; kendi deyimiyle, kendisinin “Bedirhani aile büyükleriyle hemen hemen hiç teması” olmamış, anne tarafından dedeleri olan “Bedirhanların hikayesini, tarihteki önemli yerlerini seneler sonra, ileri yaşlarda, kitaplardan okuyarak” öğrendiğini belirtir. (s.20)

        2003 yılında Gönensay; Cengiz Çandar, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ve eski Dışişleri Müsteşarı Özden Sanberk’le birlikte bir televizyon kanalı için “Ufuk Turu” adında bir program yapıyorlar. O sırada Cengiz Çandar Irak’a gider; Talabani’yle görüşürken, Mam Celal’in masasının arkasındaki duvarda Mir Bedirhan’ın bir yağlıboya tablosunu görünce ona bakıp, “Beraber program yaptığımız Emre Gönensay, Bedirhan Bey’in torunudur,” deyince Celal Talabani çok şaşırır, “Bir gün buraya getirsene, burada Bedirhanilerin bir jübilesini yapalım” der. Program çekimi sırasında bu anekdotu aktaran Cengiz Çandar’ın söyledikleri, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ı da en az Celal Talabani kadar şaşırtır ve “Allah Allah sizde Kürtlük var mı?” der Gönensay’a hayretle. Gönensay, “Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı benim atalarımda Kürtlük olduğunu bilmiyordu,” dedikten sonra şunları yazar: “Yakın zamana kadar Kürt tarihi üzerine kitap yayımlamak Türkiye’de mümkün değildi. Bu sebeple bunu bilen çok insan olduğunu sanmıyorum. Ben bile Kürt siyasi tarihini çok yeni öğrendim. Belki Süleyman Demirel biliyordu çünkü ondan hiçbir şey kaçmazdı. Ama aramızda hiç bahsi geçmezdi.” (s.263)

        İşte böyle; bazen tarih, onu yazanlardan bile kendi gerçeğini saklamayı başaran ketum bir sır küpüdür.

        *

        Eski MİT Müsteşarı’nın, “ANAYOL” adıyla bilinen, ANAP ile DYP ortaklığıyla, Mesut Yılmaz’ın başbakanlığında 1996 yılında kurulan 53. hükûmette Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Gönensay’ın, anne tarafından dedelerinin Kürt olduğunu bilmemesini bir tarafa bırakalım, yine aynı kitapta Gönensay’ın anlattığı çok ilginç bir başka anekdotu bakalım şimdi de.

        Emre Gönensay’ın, Sultan Abdülhamit’in torunu Ertuğrul Osman Efendi ile can ciğer kuzu sarması bir dostluğu var. Yazları Osman Efendi İstanbul’a geldiğinde, kışları ise o New York’a gittiğinde, bulabildikleri her fırsatta buluşup sohbet ediyorlar.

        Bir seferinde Gönensay, Osman Efendi’nin kimin torunu olduğunu düşünmeden dedesinin bir mektubundan bahseder ona.

        Anne tarafından dedesi Abdurrahman Sami Bey, 1906 yılında Sultan Abdülhamit tarafından Trablusgarp’a sürgün edilmiş. Üç yıla yakın süren bu tutsaklık boyunca ailesinden hiç kimseyle görüştürülmemiş, mektup yazmasına ya da almasına izin verilmemiş. 1908 ihtilalinden bir ay sonra, özgürlüğüne kavuşmasına yakın bir zaman kala zindanda Fransızca olarak kaleme aldığı bu mektupta, Sultan Abdülhamit’e karşı lafını esirgememiş.

        Kızı Leyla’ya (Gönensay’ın teyzesi) yazdığı bu mektup; doğruluktan, dürüstlükten, memleket için çalışmanın erdeminden bahseden, fevkalade güzel tasvirlerle bezeli, Kürtçülükle ya da milliyetçilikle hiç alakası olmayan, Osmanlı vatanperverliğiyle dolu bir metindir. Mektup, “Sayısız kurbanlar verdik ama sonunda o zalim hükümdarı tahtından devirmeyi başardık,” cümlesiyle biter.

        Gönensay, bu mektuptan bahsettikten sonra Bedirhan ailesini, Abdurrahman Bedirhan’ı, Kürt kökenini ve dedesinin Trablusgarp’a nasıl sürüldüğünü heyecanla anlatır Osman Efendi’ye. Osman Efendi ise çok şakacı bir insan; Gönensay’ı pürdikkat sonuna kadar dinler ve dudağına kondurduğu muzip bir gülümsemeyle, “Aman efendim, sizin beybabanızı oraya benim beybabam sürmüş olmasın?” der. Kiminle konuştuğunun ancak o sırada farkına varan Gönensay, “Evet efendim, aynen öyle olmuş,” diye karşılık verir ve ikisi birlikte kahkahalarla gülerler. (s.25)

        İşte böyle; tarih, geçmişin trajedilerini, zamanın süzgecinden geçirerek gelecek kuşakların birlikte güldükleri bir hafıza mirasına dönüştürmekte üstün yetenekleri olan bir oyun yazarıdır bazen.

        *

        Peki, Ertuğrul Osman Efendi’nin “bey babası” Sultan Abdülhamit, Emre Gönensay’ın “bey babası” Cizîra Botan Beyi Mir Bedirhan’ın oğlu Abdurrahman Sami Bey'i neden Trablusgarp’a sürmüştü?

        Hikaye hem trajik hem de Osmanlı-Kürt ilişkisinde yeni bir dönemin kapsını aralayan talihsiz bir hadisedir.

        Gönansay hatıratında, hikâyeden kısaca bahseder. İstanbul’dan imparatorluğun en ücra köşelerine doğru başlayan büyük Kürt sürgününün teferruatını ise; tıpkı Gönensay gibi o aileyle olan akrabalık ilişkisinden yıllarca bihaber kalmış, tamamen bir tesadüf sonucu kökleriyle tanışıp atalarının hikayesini eksiksiz yazabilmek için kendini tarihe vermiş ve spesifik olarak “Bedirhaniler tarihi” üzerine yazdığı birkaç kitapla bu alanda bence yaşayan en iyi tarihçi olma vasfını ispatlamış olan başka bir Bedirhani’nin, Ahmet Kardam’ın yazdıklarından öğreneceğiz.

        *

        Emre Gönensay’la uzaktan akraba olan Ahmet Kardam, ODTÜ mezunu TKP’li bir komünistti. 12 Mart’ta Hollanda’ya kaçtı. 1974 affıyla memlekete döndü. “Politika” gazetesinde yayın yönetmenliği yaptı, “Ürün” dergisinde ve gizli komünist partinin yayın organlarında yazdığı politik analizlerle militanlara yol gösterdi. 12 Eylül’den sonra da Almanya’ya kaçtı. Parti çalışmalarına burada devam etti. 55 yaşına kadar kendini tam bir “Beyaz Türk” olarak gördü. Çünkü her iki tarafı da Türkiye ortalamasının çok üstünde sayılacak derecede varlıklı olan ailesi, kendilerini “Türk” saymışlardı. Annesi Amerikan Kız Kolejinde okumuş, babası Robert Kolej mezunuydu. Aile, Ankara sosyetesinde tanınan “sıkı CHP’li” seküler bir aileydi.

        1992 yılında, Fethiye’de yaşayan ablası Ahmet Kardam’a “yılbaşı hediyesi” olarak, babaanneleri Nazire Hanım’ın 1970’li yılların ikinci yarısında ölmeden önce kendisine emanet ettiği, İslam alfabesiyle yazılmış bir defter ve onun Latin harfli transkripsiyonunu yollar. Babaanneleri, defteri torununa verirken, “Burada aile büyüklerimin biyografisi var, bunu iyi sakla” demişti. Ablası yirmi seneden beri, vasiyet gereği defteri saklıyordu.

        Babaannesinin babası olan Ali Galip Paşa, deftere ölümünden kısa bir süre önce, 1933 yılında, kendi hayatına ve aile köklerine dair önemli bilgiler kaydetmişti. Sadece 24 sayfadan ibaret bu elyazması metin Kardam’ın kökleri, kimliği, ailesi ve kendisi hakkında o zamana kadar ne biliyorsa hepsini tersyüz eder. O zamana kadar kendisini, Kürtlerle “ideolojik dostluğu” olan bir “Türk komünisti” olarak görmüştü. Meğerse iliklerine kadar asimile olmuş bir Kürt, bir Rum, bir Boşnak ve bir Abhaz’mış; bunu o defterle keşfetmişti. Rum asıllı olan Ali Galip Paşa 1880’de bir Kürt olan Necip Bedirhan Bey’in kızıyla evlenmiş, Bedirhanilere damat olmuştu. Bu durumda babaannesinin baba tarafından Rum, ana tarafından Kürt’müş. Babasının etnik kökenini tespit edememiş ama annesi bir yanıyla Boşnak, bir yanıyla da Abhaz’dı.

        Ali Galip Paşa’nın el yazması otobiyografisinden Bedirhanilerle akrabalığını 1993 yılı başında öğrenince, Bedirhanilerin soyağacındaki yerini öğrenmek için altı yıllık bir çabanın içine girdi. Şu anda Yapı Kredi Yayınları için birbirinden mühim eserler Türkçeye kazandırmakta olan Nurettin Elhüseyni aracılığıyla, İsveç’te yaşayan ve Bedirhaniler üzerine önemli çalışmalar yapmış olan tarihçi Malmîsanij’a ulaştı. Malmîsanij’ın gönderdiği kitapta Bedirhanilerin soyağacı şemalarından birinde babasıyla amcasına kadar uzanan soyağacını görünce gözlerine inanamadı. Buna göre Kardam, Cizre-Botan Beyi Mir Bedirhan’ın beşinci kuşak torunuydu.

        İşte böyle; bazen tarih, insanın kendisini adadığı ideolojik kavgaların çok ötesinde, hiç umulmadık bir anda bir mirzânın, bir beyin soyundan geldiğini fısıldayarak tüm ezberlerini altüst eder.

        *

        1843’te Cizîra Botan’da isyana kalkışan Bedirhan Bey’in 1847’deki yenilgisinin ardından Girit’te başlayan 16 yıllık sürgünlüğü bittikten sonra 1869 yılında Şam’da öldüğünde 21 oğlu, 21 kızı, toplam 42 çocuğu; dört nikahlı eşi; 5 odalığı; 6’sı kız, 6’sı erkek toplam 12 torunu vardı. Bu erkek çocukların en büyük ikincisi Ahmet Kardam’ın atası Necip Bedirhan’dı. Necip Bey’in Hanife adlı eşinden 5 oğlu ve 3 kızı vardı. Mihalzade Ali Galip Paşa bu üç kızdan Sariye isimli olanıyla evlenerek Bedirhanilere damat olmuştu. Bu evlilikten dünyaya gelen üç kızdan biri Ahmet Kardam’ın babaannesi Nazire Kardam’dı.

        Kardam, bu bilgiyle donanmış halde araştırmaya girişti ve Bedirhaniler üzerine şu ana kadar Türkçede yazılmış en sağlıklı bilgileri ihtiva eden, her sayfası belgelere dayalı iki ciltlik muazzam çalışması “Direniş ve İsyan Yılları” ile “Sürgün Yılları” (dipnot) kitaplarını böylece ortaya çıkardı.

        En son kitabı, “Kürt Tarihinin Unutturulmuş Bir Sayfası-Abdürrezzak Bedirhan”(dipnot) kitabıdır ki Emre Gönensay’ın dedesinin Trablusgarp’a sürülmesine sebep olan Rıdvan Paşa cinayeti bu kitapta etraflıca, yine sağlam belgelere dayanarak anlatılır.

        İşte böyle, tarih bazen; tek bir kimliğe sığdırılmaya çalışılan hayatların, aslında koca bir coğrafyanın ortak mirası olduğunu hiç beklemediğimiz bir anda yüzümüze tutulan bir aynaya dönüştürerek aydınlatır yolumuzu.

        *

        Şimdi gelelim İstanbul Şehremini Arnavut Rıdvan Paşa cinayetine... Rıdvan Paşa, 26 Mart 1906 günü Yıldız Camii'nde katıldığı Cuma selamlığından çıktıktan sonra evine gitmek üzere Göztepe İstasyonu'nda trenden inip arabasına binecekken, dört kişi tarafından çapraz ateşe tutularak öldürüldü. Katiller, o sırada Kızıltepe bölgesi askeri komutanı olan Ali Şamil Paşa'ya (Bedirhan Bey’in oğlu Paşa, aynı zamanda Halide Edip’in de üvey babasıdır) gidip sığındılar. Söylentilere göre bu suikastı, o sırada Sultan Abdülhamid’in protokol sorumlusu olan Abdürrezzak Bedirhan ile Ali Şamil Paşa birlikte tertiplemişlerdi. Oysa aile meclisinin ortak kararıyla gerçekleşen bu cinayet, hiç kimsenin tahmin edemediği korkunç bir felakete yol açtı.

        Fatura, imparatorluk sınırları içinde yaşayan bütün Bedirhanilere kesildi. 12 yaşından itibaren ailenin bütün erkekleri, en yakını Taif olmak üzere imparatorluktan en ücra köşelerine sürgün edildi.

        Cadı kazanları hızlıca kaynatıldı; o zamana kadar “Bavê Kurda” (Kürtlerin babası) olarak bilinen Sultan Abdülhamid iyice sertleşerek üç binin üzerinde Kürt erkeğini eşlerinden, işlerinden ayırarak sürgüne yolladı. Böylece, o tarihte Bedirhanilerin Osmanlı bürokrasisi içindeki oldukça etkili olan güçleri bir daha toparlanmamak üzere kırılmış oldu.

        *

        Kardam’ın, Times gazetesinin İstanbul muhabirinin yaptığı kapsamlı habere dayanarak aktardığına göre hadise şöyle gelişmişti:

        İstanbul Şehremini Rıdvan Paşa, bütün “hassas işlerini” Ahmet Ağa adında bir yakınına gördürüyordu. Ağa’nın evi Şişli’deydi; o sırada saray teşrifat şefi, bugünün deyimiyle protokol müdürü Abdürrezzak Bedirhan’ın evi de aynı sokaktaydı. Ahmet Ağa, belediye görevlilerine harap haldeki, çamur içindeki sokağın kendi evine kadar olan kısmını onarma talimatı verir. Abdürrezzak Bey de onarımın kendi evine kadar uzatılmasını ister. Bunun üzerine Ahmet Ağa, “Sarayın Protokol Şefi kendi işine baksın,” haberini gönderir. Gururu kırılan Abdürrezzak Bey, adamlarına Ahmet Ağa’yı derdest ettirir, getirtir ve evindeki tuvalete hapseder. Üzerinde bulunan yüklü miktarda paraya da el koyar; durumu Sultan Abdülhamid’e bildirerek “Bu parayla sokağı onartacağım,” der. Sultan buna itiraz etmez ama Ağa’yı serbest bırakmasını ister. Ancak Ağa serbest kalmaz. Bunun üzerine Rıdvan Paşa, silahla donattığı bir grup belediye çöpçüsünü Ağa’yı kurtarmak üzere Abdürrezzak Bey’in evine yollar. Baskın sırasında silahlı çatışma çıkar; Abdürrezzak Bey’in kardeşi Bedirhan hem başından hem bacağından yaralanır, kan dökülür ve kargaşadan yararlanan Ağa kurtulur. Rıdvan Paşa’nın döktüğü kan Sultan’a bildirilir. Sultan “Gereğini yapacağım,” dediği halde hiçbir şey yapılmayınca Abdürrezzak Bey’in öfkesi büyür.

        Bedirhanilerin aile meclisi derhal toplanır ve intikam almanın ancak Rıdvan Paşa’nın katliyle mümkün olacağına karar verilir.

        *

        Kardam’ın verdiği bilgiye göre öldürülen Rıdvan Paşa; çok iyi eğitim görmüş, birkaç dil bilen, edebiyata ve İslam hukukuna vakıf, bilgili bir devlet adamıydı. Arnavut’tu. Sarayda hızlıca yükselmiş, Sultan’ın sekreteryasında bir süre çalıştıktan sonra Dahiliye Nazırı yardımcılığına atanmış, oradan da İstanbul Şehreminliğine yükselmişti. Ancak vaktinin büyük kısmını belediye işlerinden ziyade Sultan’a jurnal yetiştirmeye ayırıyordu. O bu tür işlerle meşgul olurken, belediye işlerini “hassas işlerde” kullandığı sadık adamı kendisi gibi Arnavut Ahmet Ağa yürütüyordu.

        Ahmet Ağa’nın Bedirhaniler tarafından evin tuvaletine kapatılması üzerine, belediye çöpçülerini silahlandırıp Abdürrezzak Bey’in evine saldırtması aslında Sultan Abdülhamid’i öfkelendirmişti; dolayısıyla öldürülmüş olmasına pek üzülmemiş olduğuna dair çıkan söylentilerin sebebi buydu.

        Aslında cinayet her açıdan padişaha yaramıştı. Böylece hem gereğinden fazla güçlenmiş olan Bedirhanilerin gücü kırılmış olacak hem de zapt etmekte güçlük çektiği Rıdvan Paşa’dan kurtulmuş olacaktı!

        Sadrazam Arnavut Ferit Paşa, Bedirhanilerin derhal cezalandırılması için kampanya başlatınca operasyon devreye girdi. İstanbul ve imparatorluk mülküne dağılmış olan bütün Bedirhanilerin derhal tutuklanarak uzak yerlere sürgün edilmelerine dair gizli bir emir çıkartıldı. Katiller çoktan tutuklanmıştı zaten.

        Rıdvan Paşa’nın öldürülmesinin üçüncü gecesi, İstanbul’da yaşayan Bedirhanilerden on dördü -ki aralarında Emre Gönensay’ın dedesi Abdurrahman Sami Bey de vardı- evlerinden teker teker alınarak, yargılanmak üzere Trablusgarp’a onları götürecek olan Mekke gemisine bindirildi.

        Emre Gönensay’ın Şehzade Osman’a sözünü ettiği, kızı Leyla’ya yazdığı mektupta Abdurrahman Bey, nasıl götürüldüklerini ayrıntılı olarak anlatır:

        Evden alındıktan sonra önce cezaevine götürülüyor, sabaha karşı da binlerce asker eşliğinde Sirkeci’de bir çatanaya bindirilip gemiye naklediliyorlar; gemide bir kamaraya kapatılıp kapısına iki jandarma dikiyorlar. O sırada paşalık dahil olmak üzere müfettişlik, sultan yaverliği, Şuray-ı Devlet azası, ferik (korgeneral), mutasarrıf, Selimiye Kışlası komutanı, yarbay, binbaşı, kaymakam, belediye meclisi azası, jandarma komutanı gibi mühim görevlerde bulunan 14 Bedirhani; 26 Mart 1906 günü 100 kadar asker, subay ve nöbetçi taşıyan bir gemiyle, ilk beş gün beş gecesi şiddetli fırtına altında geçen, toplam 16 gün süren bir deniz yolculuğuyla Trablusgarp’a götürülüp bir zindana kapatılır.

        Sadece onlar değil, Bedirhani ailesine mensup on iki yaşın üzerindeki bütün erkekler, çok sayıda damat, evlilik yoluyla aileye bağlanmış kişiler; bazı komşuları, arkadaşları ve bu geniş aile ağına mensup olan diğer kişiler de İstanbul’da ve imparatorluğun her yerinde bir araya getirilerek, Osmanlı mülkünün en uzak noktalarına sürgün edilirler. Neredeyse Osmanlı bürokrasisinin önemli bir kısmı tutuklanmış, sürülmüş; hatta aileye selam verenler bile sürgünden payını almıştı.

        *

        Bedirhanilerin 12 yaş altındaki erkek çocukları, eşleri, kız kardeşleri, ablaları ve annelerinin yaşadığı evler ablukaya alındı ve sürekli gözetim altında tutuldu, kimsenin birbirini ziyaret etmesine dahi izin verilmedi. Suikastın baş tertipçilerinden birisi olarak görüldüğü için Trablusgarp’a götürülen ve o sırada Selimiye Kışlası'nın komutanı olarak görev yapan, Plevne’de Osman Paşa'yla birlikte çarpışırken ayağından sakatlandığı için “Topal Paşa” olarak nam salmış ailenin ileri gelenlerinden Ali Şamil Paşa, daha sonra Milli Mücadele’nin en önemli figürlerinden biri haline gelecek olan romancı Halide Edip Adıvar’ın üvey babasıydı. Halide Hanım’ın annesi Berfidem Hanım, Ali Şamil Paşa’dan boşandıktan sonra Mehmet Edip Bey’le evlenmişti. Ali Şamil Paşa’nın Berfidem Hanım’dan Mahmure diye bir kızı var, annesi genç yaşında ölünce Halide’yi biraz da üvey ablası bu Mahmure büyütmüştü.

        Halide Edip “Mor Salkımlı Ev” kitabında o sürgün günlerini anlatırken, “...Ali Şamil Paşa’nın konağının yanında Mahmure Abla'nın oturduğu ev de abluka edilmişti. Kapısında daima bir polis bekliyor ve kimseyi içeri sokmuyordu,” diyor.

        Evi tren yoluna yakınmış; trenle oradan geçerken baba-kız hep bakmışlar, görmek hiç nasip olmamış. Mahmure de hep geçen trenlere bakıyormuş, belki onlardan birini görür diye. Bir gün geçen trende üvey babası Mehmet Edip Bey’i görmüş.

        Yasak kalktıktan sonra o anı şöyle anlatmış Halide bacısına Mahmure:

        “Bir gün babayı trende görünce polis yasağını unuttum, gözleri bizim pencerede ayakta duruyordu. Balkona koştum, ellerimi salladım. Birdenbire ellerini yüzüne kapadı, ağlamaya başladı.”

        23 Temmuz 1908’de ilan edilen Meşrutiyet’le birlikte sürgüne gönderilenlerin tümü affa uğradı. Bedirhanilerin büyük bir kısmı şehirlerine, İstanbul’a geri döndü. Bazıları ise gittikleri yerden hiç dönmediler. Onlardan birisi de Ali Şamil Paşa’ydı; Trablusgarp’ta kaldı ve orada öldü.

        *

        Emre Gönansay’ın dedesi Abdurrahman Sami Bey’e gelince...

        Mülkiye mezunudur. Erken yaşlarda Jön Türk oldu, 1898’de birçok muhalif gibi o da Cenevre’ye kaçtı. Gönansay’ın anneannesi, daha sonra ölen kocasının yanına gömülmek için Müslüman olup “Emel” adını alan Elisabeth-Eugénie van Muyde ile burada tanışıp evlendi. (Gönansay’ın “epik bir aşk hikâyesi” olarak nitelendirildiği aşklarına dair bir yazıyı daha önce yazmıştım.)

        İlk Kürtçe gazete, “Kürdistan” adıyla 1898 yılında Mikdad Midhat Bedirhan tarafından Kahire’de yayımlandı. Emre Gönansay’ın dedesi Abdurrahman Bedirhan, Cenevre’ye kaçtığında Maarif Nezareti’nde başkatipti. Kardeşinin Kahire’de bir sayı çıkardığı gazetenin yönetimini Avrupa’da devraldı ve aynı isimle, aynı gazeteyi Cenevre, Kahire, Londra ve Folkestone’da 30 sayı kadar çıkardı. Gazetenin bütün sayılarında Kürtlere önerdiği en önemli şey “eğitim ve bilimle buluşmanın” yollarını aramaları oldu. Abdülhamit’e karşıydı ve gazete, Jön Türk neşriyatının Kürtçe bir versiyonundan ibarettir.

        1905 yılında çıkan bir afla memlekete döndü ancak çok kalmadan talihsiz Rıdvan Paşa cinayeti vuku buldu; tutuklanıp Trablusgarp’a götürüldü. Zindanda kızı Leyla’ya (Bu Leyla’nın hikâyesi de çok ilginçtir; daha sonra Paris’e yerleşecek ve o aileden çıkan ilk balerin olarak ünlenecektir) yazdığı çok güzel mektuplarda yaşadıkları tecrit şartlarını anlattı, ailenin gelecekteki kaderi üzerine endişelerini dile getirdi. 1908’de tahliye oldu. Fırsatı olduğu ve imparatorluğa küskün olduğu halde, babadan çok zengin olan eşini alıp İsviçre’ye yerleşmedi; İstanbul’da kaldı. 1912’de Büyükada Kaymakamı olarak atandı. Arkasından 1919 yılında Aydın Mutasarrıfı oldu. Cumhuriyet’ten sonra Soyadı Kanunu çıkınca, Atatürk; Millî Eğitim Bakanı yaptığı Bedirhanilerden Vasfi Bey’e, ailenin büyüklüğünden mütevellit “Çınar” soyadını verdi; böylece Abdurrahman Sami Bey de Abdurrahman Sami Çınar oldu. 1936 yılında İstanbul’da vefat etti.

        *

        Nihayetinde, İstanbul Şehremini Rıdvan Paşa’nın kanıyla yazılan tarihin bu sayfasında; faturayı en ağır şekilde ödeyenler yine o “beybabalar” ve onların arkalarında bıraktıkları darmadağın aileleri oldu.

        İşte böyle, tarih bazen en ağır bedelleri masumlara ödeten hüzünlü ve kıyıcı hikâyeler yazsa da o hikâyenin kahramanları gün gelir oradan firar ederek kendi kaderlerini baştan yazmaya girişirler. Kimisi başarır, kimisi de tarihin tozlu sayfaları arasında unutulup gider.

        *

        Yazının Kaynakları:

        Emre Gönensay, “Hayata Açtığım Yelken”, Remzi Kitapevi

        Ahmet Kardam, “Tarihin Unutulmuş Bir Syfası-Abdürrezzak Bedirhan”, dipnot

        Malmîsanij, “İlk Kürt Gazetesi KÜRDİSTAN’ı Yayımlayan Abdurrahman Bedirhan (1868-1936)”, Vate Yayınevi

        Barbara Henning, “Osmanlı-Kürt Bedirxanî Aile Tarihinin İmparatorluk ve İmparatorluk Sonrası Bağlamlarındaki Anlatıları: Devamlıklar ve Değişimler”, Avesta Yayınları

        Halide Edip Adıvar, “Mor Salkımlı Ev”, Can Yayınları