Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Diğerleri "Terzi", o "Xalê Mehdî" (Mehdi Dayı)'ydi!

        Ölümünden birkaç ay önce, bir gün oturmuş dünya ahvali üzerine muhabbet ederken bir anda durmuş, kendince çok önemli bir şey söyleyeceği zamanlarda yaptığı gibi, bıyık altından o şahane gülümsemesiyle yüzüme bakmış, ağzından çıkacak sözün kendisine mi ait olduğu yoksa bir yerlerden devşirerek mi ‘mîrî malı’ haline getirdiği pek belli olmayan zamanlarda yaptığı gibi yapmış, bir anda beni kısa bir süre düşündürüp, sonra gülümseten şu söz dökülmüştü dostum Sırrı Süreyya Önder’in ağzından:

        “Terziler solcu, berberler sağcıdır.”

        Her genelleme gibi bu genellemenin de içinde bir yanlış barındırdığı gerçeğinden yola çıkarak; bizde siyasetin parti teşkilatlarından çok berber salonlarında, terzi dükkânlarında, taksilerde konuşulmasından dem vurmuş, anekdottan anekdota atlamış, yine de şu “berber-terzi” bahsinden uzaklaşmadan bir hayli çene yarıştırmış; sohbetin sonunda dostum, aforizmanın esbabımucibesini getirip “ölçü” ve “hükümranlık” bahsine dayandırmıştı. Ona göre terzi emeğe, berber düzene inanırdı. Terzi karşına geçer, ölçünü alır; sana elbiseyi o ölçüye uygun olarak dikerdi. Berber ise elindeki makas veya usturayla sana hükmederdi. Terzide mezuranın, berberde kesici aletin hükmü geçerdi.

        Bu bahisten yola çıkarak hünkarımız Sultan Abdülhamit’i sinirlendirip Birinci Meşrutiyet’i bitirmesine yol açanların başında gelen Terziler Loncası'nın kethüdası Astarcı Hacı Ahmet’ten, bir zamanların Fatsa’sında belediye başkanlığı yapmış efsanevi Terzi Fikri’ye; oradan bir zamanlar Diyarbekir’de belediye başkanlığı yapmış Mehdi Zana’nın yanında kalfalık yaptığı, hemen hemen bütün Kürtçü siyasi abilerin tanıdığı Terzi Niyazi Usta’ya, sonra bir iki asır geriye giderek Marx’tan da önce komünist olmuş, hatta Marx’ın fikirlerinden bir hayli etkilendiği, terzilik zanaatında “çift dikiş ve düğme deliğini açma cihazının”mucidi Wilhelm Weitling adlı bir Alman terziye atlamış, birbirinden güzel terzi hikayeleri anlatmıştık birbirimize.

        *

        Ben ona Ömer Laçiner’in “kahramanım” dediği bir terziden bahsettim önce. Ömer Laçiner, henüz ilkokul birinci sınıftayken Sivas Çarşısı'nda; “akşam ezanına doğru dükkan sahipleri, ustalar ve kalfalar üçer beşerli gruplar halinde caminin veya evlerinin yolunu tutarken; gaz lambasını en son söndürüp, çarşı tamamen ıssızlaştıktan sonra ceketi kolunda, demirciler çarşısındaki kuytu meyhaneye doğru hafif bir şarkı mırıldanarak tek başına giden” Terzi Rıza’nın dükkanında, ustanın Nurullah Ataç’ın “Günlerin Getirdiği” kitabını okuduğunu görmüş, bir öğlen namazı sırasında çırak olarak çalıştığı babasının dükkanından terzinin dükkanına gitmiş, kitabı alıp karıştırmış, Rıza Usta da, “daha çok küçüksün” tereddütüne rağmen kitabı ona vermiş, o da çırak olarak çalıştığı babasının dükkanına götürünce kitabı, babası çocuğunun elinden tutarak onu Terzi Rıza’ya geri götürmüş ve kızgınlıkla “Çocuğa bulaştırma Rıza efendi” demiş olsa da belki de o terzi, Laçiner'e “solculuk” fikrini daha o zamandan bulaştırmıştı.

        Terzi Rıza, Terzi Niyazi gibileri memleketin birçok yerinde birçok çocuğu “solculuğa” bulaştırırken, yine mesela Malatya’da “Bilge Terzi” nam Mehmet Said Çekmegil, gençleri başka bir “fikre” bulaştırmıştı. “Bilge Terzi” o yıllarda, Laçiner yaşındaki birçok gence “Müslüman bilinç” aşılayanların başında geliyordu. O da bir terziydi; rahle-i tedrisinden geçenlerden birisi de kıymetli dostum Nurettin Yaşar’dı. Ondan dinledim daha sonra onu.

        Bir terzi ama aynı zamanda bir mütefekkirdi ve peş peşe kitaplar yazmıştı. “Anlayışımız”serisinden kitaplarından birinin adı “Diyalektik Anlayışımız”dı. O günün şartlarında geleneksel İslam anlayışından farklı bir fikrin peşindeydi. Bu yüzden muhafazakâr, o yıllardaki isimleriyle “milliyetçi-mukaddesatçı muhitler”, onu iftiralarla yaftalamış, “tehlikeli” birisi olarak addetmişlerdi. Malatya’da, terzi dükkanını bir “Fikir Kulübü” haline getirmişti. Yanındaki iki kalfası da iki damadıydı. Metin Önal Mengüşoğlu, “Bilge Terzi” diye hakkında bir de kitap yazdı. Mengüşoğlu’na göre Bilge Terzi “inançlarının yılmaz, usanmaz savaşçısı, sahici bir bilge, Turgut Özal’ın arkadaşı, Süleyman Demirel’in terzisi, Alparslan Türkeş’in askerlik arkadaşı ve irşatçısı, Milli Nizam Partisi kurulurken Necmettin Erbakan’ın istişareye ehil gördüğü bir isim, Bülent Ecevit’e yepyeni pencereler açan, sadece bedeni taşralı ama ruhu merkezi aşmış bir yol göstericiydi.” Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” mecmuasında yazmış, üstat Malatya’ya her geldiğinde onun evinde kalır; Mengüşoğlu’nun yazdığına göre baş başa sabahlara kadar konuşur, tartışır ve satranç oynarlarmış. Çekmegil ilk bir iki el yenilse de sonrasında sürekli Necip Fazıl’ı yenerek onu adeta çileden çıkartırdı. Şehrin Çekmegil’den hazzetmeyen kimi softaları, hazır Necip Fazıl’ı bulmuşken, şikâyet ederler onu. Bir seferinde Çekmegil için “mezhepsiz” derler de Necip Fazıl kendine has azarlayıcı üslubuyla Çekmegil’e döner, “doğru mu?” diye sorar; Çekmegil de “hayır, kimse mezhepsiz olmaz; ben Hanif’im”der. Necip Fazıl bunu “Hanefi'yim” şeklinde anlar, bu kez dönüp şikâyetçileri azarlar. Lakin terzinin kendine has şakacı diline aşina etraftaki üç beş kişi işin gerçeğini anlar; anlayanlar da Necip Fazıl’a bir hayli gülerler kendi aralarında.

        *

        Pazar günü toprağa verilen eski Diyarbekir Belediye Başkanı Mehdi Zana, onu tanıyan Kürtlerin deyimiyle “Xalê Mehdî” de bir terziydi. İlkokul birinci sınıfta öğretmenden yediği dayakla okulu bıraktı ve bir daha da okulun yüzünü görmedi. Babası, okumaya niyeti olmadığını anlayınca onu alıp Silvan’da bir terzinin yanına çırak olarak verdi. Çalıştıkları dükkânda dört kişiydiler. Dükkân Silvan Çarşısı’ndaydı. İşlek bir çarşıdır, ortasında bir havuz var, havuzun ortası ağaçlarla süslü, hafta sonları her taraf, alışverişe gelen köylülerle doluyor. (Çok sonra o çarşıyı “Çarşiya Silîva” -Silvan Çarşısı- adıyla Kürtçe edebi bir anlatıya dönüştürdü.)

        Ustasının adı Mustafa Aydınlık’tı. Güzel bir insan olarak bahseder ondan hatıratında. Terzi dükkânlarında çalışanlar için tatil yokmuş o zamanlar, cumartesi-pazar da çalışıyorlar. Ama çırak Mehdi top müptelası; bulduğu her fırsatta dükkândan firar edip topun peşinde koşmaya gidiyor.

        Bir sene sonra ustasını bırakır, Tevfik Usta’nın dükkânına gider. O dükkân da kalabalıktır. Meşhur Terzi Niyazi’yle yolları o dükkânda kesişti. Niyazi, Tevfik’in ortağıydı.

        Memleket 1954 seçimlerine gidiyor. DP’nin muhalif aydınlara yavaş yavaş dişlerini göstermeye başladığı yıllardır. DP’den bir grup vekil kopmuş, “Hürriyet Partisi”ni kurmuşlar; Niyazi Usta da yeni partiye çalışıyor. Seçimlerde sandık başkanı olarak Susa köyüne gider ve köylülere durmadan “hürriyetten” bahseder. Ertesi gün seçim var, köylülerden birisi Niyazi Usta’ya, “Durmadan bize anlattığın şu hürriyet nedir, hele bir anlat” deyince Usta’dan önce köyün imamı Mela Mihemed, soruyu cevaplar:

        “Hürriyet... Diyelim ki senin iki karın var. Bunlardan birini senden alıp başkasına verdiklerinde senin sesini çıkarmamandır. Aha hürriyet odur.”

        Bu cevap üzerine köylüler Niyazi Usta’ya sırt çevirirler; ertesi gün sandıktan “Hürriyet Partisi”ne tek oy çıkar, o da Niyazi Usta’nındır.

        Çırak Mehdi’ye solculuk aşısını, işte bu Niyazi Usta yapar. Çırak Mehdi de işe, terzi çıraklarını örgütlemekle başlar. Silvan’da ne kadar terzi çırağı ve kalfa varsa hepsini pazar tatili hakkı için eyleme sürükler. Ustalar, mecburi devreye devlet girmeden pazar gününü kalfa ve çıraklar için tatil günü ilan ederler.

        Bu sırada ustaları Tevfik ile Niyazi’nin arasına kara kedi girer. Niyazi Usta ayrılınca, çırak Mehdi de bir süre sonra ayrılarak Niyazi’nin yanına gider. Usta-çırak olarak başlayan ilişkileri bir süre sonra ortaklığa dönüşür. 1957 yılında başlayıp 1977 yılına kadar süren yirmi yıllık ortaklıkları, Mehdi Zana’nın (Soyadı “Bilici”dir; bu kelimenin Kürtçesi olan “Zana”yı seçerek soyadını değiştirmiştir) 1977 yılında Diyarbekir Belediye Başkanı olarak seçilmesine kadar sürer. Terzi Niyazi Usta, çırağını önce kalfa mertebesine yükseltmek için uğraşırken aynı sırada ona “sosyalist bilinç” de aşılar.

        *

        Terzi Niyazi de mektep medrese görmüş biri değildir. Alaylıydı, kendi kendini yetiştirmişti. Siyasi fikirleri pek şablonlara uymaz; sosyalistti ama herkes gibi değil. Mizah duygusu oldukça gelişmiş, irfanla donanmış bir halk bilgesi düşünün, öyle biri işte. Oldukça kültürlü, çevresi üzerinde ağırlığı olan bir şahsiyet... Herkes çok seviyor; ekabir takımı, efendiler, okumuş yazmışlar, ille de onun elinden çıkma takım elbiseleri olsun istiyorlar. Terzidir ama aynı zamanda tiyatrocu yanı da var. Çok yönlü bir şahsiyettir. İşte kalfası Mehdi, hayatı boyunca ne öğrendiyse o ustadan ve onu görmek için dükkâna gelen okumuş yazmış dostlarından öğrenir.

        Dükkân, dükkân değil bir kültür merkezi adeta. Tıpkı Malatya’daki Terzi Mehmet Sait’in dükkânı gibi. Memlekete dair her şey orada konuşuluyor. Kürt isyanlarının neden ve sonuçları, ağalarla mücadele, köylülerin sefaleti, zulüm, yoksulluk gibi o dönemin hayati meseleleri dükkâna gelen gençler, köylüler, okumuş yazmışlar, üniversite talebeleri ve memurlar arasında bu mekanda tartışılır. Dükkânın müdavimleri değişir ama mevzular hep aynı kalır. Konuşmaların arasında arada bir Nazım Hikmet, Cegerxwîn, Melayê Cizîrî gibi şairlerin isimleri geçer. Kalfa Mehdi anlamadığı şeyleri ustasına sorar, konuşulanları pürdikkat dinler ve onlardan kendisine göre sonuçlar çıkarır.

        Diyebiliriz ki ilkokul dahil olmak üzere hiç mektep yüzü görmemiş olan Kalfa Mehdi, Niyazi Usta’nın tek kişilik üniversitesinden mezun olan tek talebedir.

        *

        Ustasıyla Türkiye İşçi Partisi’ne girerler. Köy köy, kasaba kasaba gezerler, müşteri olsun, sohbet için gelenler olsun, dükkanlarına gelenlere partinin görüşlerini yayarlar.

        1960’ların sonuna doğru İstanbul ve Ankara’da; madem Türk milliyetçisi gençler “Ülkü Ocakları”nda bir araya geliyorlar, Kürt milliyetçi gençleri de neden “Kültür Ocakları”nda bir araya gelmesin diyerek Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) kurulunca, bu “ocaklarda” Niyazi Usta ile Mehdi Kalfa da yer alırlar. 12 Mart darbesi olunca, bu “ocaklarda” ve TİP içinde çalışmış ne kadar Kürt genci varsa alıp Diyarbekir Cezaevi’ne kapatırlar. Usta ve Kalfası cezaevinde de mesleklerini icra eder, bir yandan da hapishane içinde oluşturulmuş olan “komünlerde” “bilinçlenmeye” devam ederler.

        1974 affıyla boşalan Diyarbakır Cezaevi’nden Kürt gençleri üç örgüte bölünmüş halde çıkarlar.

        Daha sonra Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın takipçileri olan “Şivancılar”; Orhan-Mümtaz Kotan kardeşlerin başını çektiği “Rizgarîciler” ve liderliğini; Sezen Aksu’nun çok sonra “Gülümse” şiirini besteleyeceği şair Kemal Burkay’ın yaptığı “Özgürlük Yolu”… Mehdi Zana, seçimini “Özgürlük Yolu”ndan yana yapar. Niyazi Usta, Kalfa Mehdi’den önce çıkar hapishaneden. Kalfa da hapishaneden çıktıktan sonra akraba kızı Leyla Hanım’la evlenir. İşlerine ve devrimci faaliyetlerine bıraktıkları yerden devam ederler. Hatıratında eşi Leyla’ya okuttuğu ilk kitabın, Emil Karalov nam bir Bulgar’ın yazdığı “Partizanın Kızı” romanı olduğunu söyler.

        Usta Niyazi Tatlıcı -ki soyadını hiç kullanmadı, onun adı ya Terzi Niyazi ya da Niyazi Usta’ydı-, kalfa Mehdi Zana… Niyazi Usta, dindar bir “mela ailesinden” geliyor, dini bilgisi sağlam, bir de halkın geleneksel hayatına vakıf, özetle din bilgini bir babanın sosyalist oğlu diyebiliriz ona. Sonuna kadar rasyonel. Öyle birkaç gencin eline aldığı bir iki çakar almazla devrim olacağına inanmıyor ama sosyalizme de iman etmiş bir adam. Ona göre sosyalizm gelirse eğer memlekete, bütün sorunlarımız şıp diye biter. Kürt sorunu ise hayda hayda çözülür… Hayata alaycı bir gözle bakıyor. Dindar bir meşhur aileden geldiği için dükkanına sadece sosyalist gençler değil, bölgenin bütün şeyh ve imamları da geliyor. Onda elbise diktirmemiş çok az ekâbir takımından adam vardır o tarihlerde Diyarbekir ve civarında. Anekdotu rahmetli Canip Yıldırım, Orhan Miroğlu’na anlatmıştı, daha önce de bir vesileyle yazdım.

        Meşhur bir şeyh olan Şeyh Yahya birkaç müridiyle dükkanında oturuyor bir gün, bir müşteri raftaki bir kumaşı beğenir. Niyazi Usta ruloyu indirir, içinden Marx’ın resimleri dökülür patır patır. Şeyh hayretleri hayretler içinde yüzünden nur akan “sakallı adama” bakar, merakla, “Kurban olduğum Niyazi Usta, kim bu muhterem zat” der. Niyazi Usta büyük bir ciddiyetle, “Sizden kıymetli olmasın şeyhim, bu zat Gayda Şeyhidir,” deyince Şeyh Yahya, Marx’ın sakallı resmini uzun uzun inceleyip elini şefkatle üzerinde gezdirdikten sonra “maşallah, maşallah” der.

        Hapishaneden çıktıktan sonra da “sosyalizm” fikrinden vazgeçmez Niyazi Usta. Dükkânın kapısı her görüşten sosyaliste açıktır. Her fraksiyon dergilerini satmak için onun terzihanesine getirir. Herkesin kumbarası vardır dergisinin yanında, dergiyi alan parayı kumbaraya atar, sonra herkes gelir kumbarasını alır gider. Yanında çalışan kalfası Mehdi Zana’nın Diyarbekir’de belediye başkanlığına aday olup kazanacağını ne yazık ki göremez. Kansere yakalanır, tedavi için Mehdi Zana onu Çekoslovakya’ya götürür ama nafile, 1977 yılında vefat eder.

        Birçok hikmetli sözü dolaşıyor Terzi Niyazi’nin bir yığın hatıratın arasında ama en çarpıcı olanlarından birisi, her şeyi bildiklerini sanan ve memlekette yarın olup biteceklerle ilgili kesin yargılarda bulunan ukala solcu gençlere bakıp söylediği, benim de Ümit Fırat’tan duyduğum şu sözdür bence:

        “Buralarda ne olacağını, okuduğunuz kitaplarla, sosyolojiyle, felsefeyle veya bilimle falan açıklayamazsınız gençler. Buralarda yarın ne olacağını yalnız ve yalnız Allah bilir.”

        *

        Mehdi Zana, ustasının ölüm yılı olan 1977 yılında yapılan mahalli idareler seçiminde “Özgürlük Yolu”nun adayı olarak Diyarbekir Belediye Başkanlığı için bağımsız aday olur. Başka örgütler de kendi adayını çıkarırlar.

        Seçim sürecinde Mehdi Zana, en iyi bildiği dil olan ana diliyle meydanlara çıkar. Hiçbir şey vaat etmez, seçmenle sadece onun diliyle konuşur ve kazanır.

        Belediye başkanı olduktan sonra “Özgürlük Yolu” ile anlaşmazlığa düşer, teşkilattan ayrılır. Ayrılınca da eski teşkilatından adamların idare ettiği, belediye işçilerinin üye olduğu DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası greve gider. (“Sosyalist, sosyalistin kurdudur” mu desek?!)

        Kısa süre zarfında Diyarbakır sokaklarında çöp dağları oluşur. Şehir, 1980 yazına pislik içinde, çöplük gibi kokan harap bir halde girer. Kesif bir pis koku şehrin her yerine siner ama Başkan Mehdi Zana pes etmez.

        Greve bir çözüm bulmak için Ankara’ya gider, Başbakan Demirel’i makamında ziyaret eder. Özel kalemde beklerken, Başbakan’ın yanından gazeteci Cüneyt Arcayürek çıkar. Ayaküstü sohbet ederken Mehdi Zana şaka yollu Arcayürek’e “Ben Kürtlerin cumhurbaşkanıyım,” gibi bir şeyler söyler. Ertesi gün bu lafı Hürriyet gazetesinde manşet olur.

        *

        Bu yazıyı yazarken Ümit Abi anlattı hikayeyi bana.

        12 Eylül 1980 Cuma günü Mehdi Zana Ankara’da, her gelişinde eşi Leyla’yla birlikte kaldıkları yakın dostu Ümit Fırat’ın evindedir. Ertesi gün Diyarbekir’e gidecek. Sabaha doğru “tank sesleriyle” uyanan Ümit Fırat onu uyandırır, “Kalk, galiba ayvayı yedik,” der.

        Sokağa çıkma yasağı var, yolculuk da mümkün değil; birkaç gün Ümit Fırat’ın evinde kaldıktan sonra, bir yolunu bulup Nurettin Yılmaz’la birlikte memleket dışına kaçmak için İstanbul’a, sanatçı Rahmi Saltuk’un evine gider. Üzerinde işadamı, yakın dostu Mükremin Mungan’ın ATO üyeliğine dair kimlik kartından başka bir belge yok. Bir ihbar üzerine polisler Rahmi Saltuk’un kapısını çalarlar; kapıyı o açar, “Rahmi evde yok” der polislere. Polisler, her yerde fellik fellik aranan Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana olduğunu bilmeden onu da alıp götürür. Merkezde kimliği ortaya çıkınca, büyük av yakalamanın sevinciyle onu hemen, daha sonra bir cehenneme dönüşecek olan Diyarbekir Cezaevi’ne götürürler.

        Cüneyt Arcayürek’in haberinden yola çıkarak, onu her işkenceye götürdüklerinde, “Hele şu cumhurbaşkanını getirin bakalım,” deyip daha çok işkence ederler.

        Kesintisiz tam on bir yıl cezaevinde kalır.

        Eşi Leyla Zana, iki küçük çocuğunu cezaevi kapılarında büyütür. Kendisi de onlarla birlikte büyür, zamanla öyle büyür ki bugünün Leyla Zana'sı olur.

        *

        Terzi Rıza, Terzi Niyazi, Terzi Mehmet Sait, Terzi Fikri ve “Xalê” Mehdi… Hayat denilen o devasa kumaşı kesip biçerken, her biri kendi meşreplerince makası vurdu kumaşa. Kendine göre bir ölçüyü esas aldı. Niyazi Usta’nın ütopyası, Rıza’nın kitabi yalnızlığı, Mehmet Sait’in bilgeliği ve Fikri’nin davası, aynı dikiş kutusunda buluşan farklı renklerdeki ipler gibiydi.

        Mehdi Zana ise bu ipleri tek bir iğne ardında toplayan o gizli düğümdü sanki.

        Onlar, sökülen bir dünyayı teyelleyerek ayakta tutmaya çalışan son kuşağın temsilcileriydi.

        Mehdi Zana ise en sonuncuları…

        Hepsinin nur yağsın kabrine!

        *

        Samuel Beckett’ın “Dünya ve Pantolon” denemesinin epigrafı şöyledir:

        MÜŞTERİ: Tanrı dünyayı altı günde yarattı, ama siz altı ayda bana bir pantolon dikmeyi beceremediniz.

        TERZİ: Ama bayım, bir şu dünyanın haline bakın, bir de size diktiğim şu pantolona...”

        *

        Yazının Kaynakları

        Mehdi Zana, “Bekle Diyarbakır”, Avesta Yayınları

        “Sizin Kahramanınız Kim?-Kırk Fazlı İsim Kendi Kahramanını Yazdı”, NTV Yayınları

        Metin Önal Mengüşoğlu, “Bilge Terzi Mehmet Sait Çekmegil”, Okur Kitaplığı