“Öteki”; Jorge Luis Borges’in “Kum Kitabı”nın açılış hikayesidir. Hikaye, kadim zamanlardan beri insanın kendini “öteki”, “ötekiyi” kendi olarak kabul etmesinin, günümüzün yaygın deyimiyle “empati” yapabilmesinin zorluklarını anlatır.
Hikayede, aslında aynı kişi olan ihtiyar Borges ile genç Borges iki farklı zaman diliminde Charles Nehri kıyısında bir bankta karşılaşır, sohbet etmeye başlarlar.
İnsan yaşlanınca, geride kalan her şeye, yaşadıklarına, ardında bıraktıklarına, dünyaya, hafızasında ne varsa işte onlara, itinayla açtığı, içinde ne olduğunu bildiği ama bilmezlikten geldiği eski bir ceviz sandığın içine baktığı gibi bakar.
Jorge Luis Borges de ömrünün son demlerinde, Cambridge’de bir bankta oturmuş, yanında akan nehirle birlikte etrafını süzmektedir. Yalnızlık, ununu elemiş, eleğini asmış bir felsefe öğretmeni için bulunmaz bir nimettir derken, yanına bir genç ilişiverir. Borges kibar adam; “Kalkıp gitsem ayıp olur, kabalık sayılır,” diye yerinden kımıldamaz. Sırf nezaketinden, hayatının en büyük mucizesine tanıklık edeceğinden habersiz, biraz daha kalır orada.
Derken, o genç adamın dudaklarının arasından ıslıkla bir ezgi kaçar. İşte o an, zamanın çarkı tersine dönmeye başlar. O ezgi, yaşlı Borges’i alıp yıllar öncesine, gençliğinin o uçarı, o güzel günlerine, can dostu Alvaro’nun yanına götürür. Genç adamın ıslıkla öttürdüğü o ezgi, Borges’in gençken bir türlü tutturamadığı, becerip de söyleyemediği bir şarkının sözlerine dönüşür. Bakar ki bu çocuk, tıpkı kendisinin bir zamanlar yaptığı gibi, hayranlıkla Alvaro’yu taklit ediyor.
Yaşlı yazarın yüreği ağzına gelir, ses tanıdık, ezgi tanıdıktır. Döner gence, “Bayım,” der, “Siz Uruguaylı mısınız, yoksa Arjantinli mi?” Delikanlı pek oralı olmaz, isteksizdir. Ama Borges ısrarcı. Bu kez aniden bir adres söyler, “Değil mi?” diye gözlerinin içine bakar genç adamın. Cevap müspet olunca, ihtiyar adamın gür sesi etrafa yayılır:
“Sizin adınız Jorge Luis Borges’tir. Ben de Jorge Luis Borges’im. Yıl 1969, Cambridge şehrindeyiz.”
Genç Borges şaşırır, öfkelenir, “Hadi canım sen de!” der gibi karşı koyar ihtiyar adamın bu deli saçmalarına. İnsan rüyasında kendi beyninin kıvrımlarında gezinir ya, “Bu bir rüya olmalı, aklımdakileri bilmen normal,” diyerek kendini teselli etmeye çalışır. Ama yaşlı Borges’in hafızasında çok kanıt var; eve dair, aileye dair sırlar bir bir dökülür dilinden. En sonunda cebinden bir bozuk para çıkarıp gencin avucuna bırakır. Genç adam paraya bakar ve dona kalır:
“Olamaz, bu 1964 tarihli bir para!” der çaresizlikle. Henüz yaşamadığı, ona çok uzak, geleceğe ait bir zamanın parası duruyor avucunda.
İki Borges de anlar ki, bu dünya bir rüya değilse bile, paylaştıkları kader tam bir mucize. İkisi de aynı adam, ikisi de aynı hikayenin farklı kahramanlarıdır.
*
Sanatta, özellikle de edebiyatta “öteki” kavramı, insanoğlunun kendiyle, içindeki o karanlık korkularla yüzleşmek adına tarih boyunca baktığı en pürüzsüz aynadır. “Ben”in ya da “biz”in kapsama alanı dışında kalan, yabancı olmakla damgalanan, bastırılan ve dışlanan ne varsa, var oluşundan bugüne edebi muhayyilenin merkezinde birer “öteki” olarak neşvünema bulur.
Şu ana kadar yazdıklarımı takip edenler bilir; son zamanlarda, perdede boy gösteren meşhur bir film vesilesiyle, sık sık Homeros’a başvurdum; onun ölümsüz destanının bazı hikayelerini havalandırdım. Şimdi gelin, zamanın dehlizlerinde daha da geriye, Homeros'tan da öncesine, insanlığın ilk büyük destanı olan “Gılgamış”a doğru bir yolculuğa çıkalım.
“Öteki”yle karşılaşmamız ilk defa bu destanda ortaya çıkmıştır çünkü.
*
Mezopotamya’dayız. Henüz kelimeler taşa yeni kazınıyor, nehirler yataklarını yeni yeni buluyor. İşte o vakitlerde, surlarının gölgesi iki nehrin arasındaki muazzam düzlüğü kaplamış olan Uruk şehrinde, tahtında bir türlü huzur bulamayan genç bir kral var, adı Gılgamış’tır.
Gılgamış’ı üçe bölsen, iki parçası tanrı, bir parçası insandı ama yüreğinde amansız bir sızı vardı ve bu sızı onu düpedüz insan yapmıştı. Ölümden korkuyordu çünkü. Adının zamana yenilmesinden, unutulup gitmekten, solan her şey gibi solmaktan mustaripti. Yalnızdı. Kendisine denk bir can, kalbine ayna olacak bir yüz bulamadığı için öfkesini halkına kusuyor; her düğün gecesinde, gelinin odasına ilk o giriyordu. “İlk gece hakkı” onundu. Sevgi nedir bilmiyor, yalnızlığın karanlık kuyusunda debelenip duruyordu.
Ancak kaderin ona çizdiği yol ondan habersiz uzanıyordu önünde. Dağların, bozkırın şefkatiyle emzirilmiş, ceylanlarla koşup aslanlarla pençeleşmiş o vahşi ve masum adam Enkidu, bir fahişenin şefkatli teninde ehlileşip medeniyetin kokusunu alınca Uruk’un yollarına düşmüştü. Gılgamış’ın rüyalarına gökten düşen bir göktaşı gibi giren o “yabancı”, aslında kralın ömrü boyunca aradığı, ruhunun sökülüp atılmış öteki yarısıydı.
O muazzam karşılaşma günü, gelip çattı. Gılgamış, yine bir gelinin odasında o gemlenemez arzusunun peşinden gitmek üzereyken, gerdek odasının eşiğinde devasa bir gölge belirdi. Enkidu, dağların o mağrur oğlu, bir adalet barikatı gibi dikildi kapıya. “Geçemezsin,” dedi, “bu zulmü sürdüremezsin.”
O an, iki nehrin yatağından taşıp birbirine girmesi, iki dağın birbiriyle çarpışması, iki şimşeğin aynı anda çakması gibi; iki devasa güç kentin meydanında cenge durdu. Kültürün, sarayların, altın taçların şımarık çocuğu ile doğanın, toprağın, ağaçların bağrından kopup gelen o ham insan karşı karşıya geldi. Evlerin kapı söveleri zangır zangır titredi, Uruk’un kadim toprakları bu hışımla sarsıldı. Boğalar gibi vuruştular, koçlar gibi kafa kafaya geldiler, nefesleri toz bulutlarına karıştı. Ne Gılgamış Enkidu’yu yıkabiliyor ne de Enkidu Gılgamış’ın sırtını yere getirebiliyordu. Yenişemiyorlardı, çünkü insan aynada yansıyan kendi aksiyle dövüşüyordu.
Nihayet, toz duman yatışıp da Gılgamış rakibinin dengesini hafifçe bozduğunda, aralarındaki o vahşi hırs bir anda eriyip gitti. Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Gılgamış o gözlerde düşmanı değil, aylardır rüyalarında kendisini çağıran o sıcacık dostluğu, ruhunun eksik parçasını gördü. Enkidu ise karşısındaki tiranın arkasındaki o derin sevgisizliği ve köpek yalnızlığını sezip gevşedi.
Öfke, yerini sel gibi boşalan bir saygıya ve sessiz bir kabullenmeye bıraktı. Silahlar yere düştü; kollar bu kez nefretle değil, hasretle birbirine dolandı. İki koca adam, kentin ortasında çocuk gibi birbirini kucaklayıp öptü. Gılgamış, “öteki” sandığı o vahşi adamın göğsünde kendi insanlığını bulmuştu.
Bundan sonra Gılgamış ile Enkidu can yoldaşı oldular. Kaleden kaleye birlikte şahin uçurdular. Ama günün birinde ölüm gelip Enkidu’yu buldu. “Ruh ikizi”nin ölümü ok oldu, gelip Gılgamış'ın tam kalbine saplandı. O acıyla, kadimden beri insanın canını yakan o yaman soruyu sordu kendine:
“Ne yani Enkidu, yoksa senin gibi ben de mi öleceğim?”
Böylece “ötekiyle” karşılaşmış olan insanın önüne, hâlâ hiç kimsenin esbabı mucibesine bir anlam veremediği yeni bir kapı aralandı:
Ölümlülüğün kapısı…
Gılgamış, Enkidu sayesinde önce “başka”sıyla, sonra “kendisi”yle ve en sonunda “ölümle”tanıştı. Ve insanoğlunda ölümsüzlüğü arama telaşı o gün başladı.
*
Gılgamış Destanı’nda “öteki”, bugün hepimizin anladığı anlamda sadece “yabancı” olan değildir. “Öteki”, insanın kendisini tanımasını sağlayan kişidir. Enkidu yokken, Gılgamış sadece tebaasına acı çektiren zalim bir kraldı. Enkidu’dan sonra ise faniliğinin farkına varmış yumuşak bir insana dönüştü.
“Ötekiyle” karşılaşmasaydık eğer, ne büyük tufanda Nuh’un gemisi yetişirdi imdadımıza ne de ölüme dair o yakıcı soru gelirdi aklımıza.
*
Bu yüzden Gılgamış Destanı, yalnızca tabletlere kazınmış ilk yiğitlik hikayesi değildir. Bu hikâye, insanın kendi dışındaki dünya ile yani “ötekiyle” tanışmasının, onunla ilk yüzleşmesinin hikayesidir.
Kibirli, kusursuz ve yalnızlıktan mustarip Uruk Kralı Gılgamış, vahşi doğanın bağrından kopup gelen, o büyük “yabancı”, yani Enkidu çıkana kadar kendini dünyanın tek hâkimi sanıyordu. İnsanlığın yüz binlerce yıllık serüveni, işte bu ilk büyük karşılaşmanın serüvenidir.
Gılgamış ilk başta Enkidu’yu bir “tehdit”, evcilleştirilmesi veya yok edilmesi gereken bir “canavar” olarak gördü. Kadim zamanların insanı için “öteki”, bilincinin yetişmediği, tanımadığı, yüzüne aşina olmadığı duvarların ardındaki karanlıktır. Ancak destan ilerledikçe bu “yabancı”, kralın en yakın dostuna, onun eksik kalmış parçasına dönüşür. İnsanlık tarihi de bu emsali pusula kabul ederek bugüne geldi.
İlk topluluklar için kendi sınırlarının dışındaki kabile “barbar”dı; dili anlaşılmaz, adetleri korkutucu, davranışları tuhaftı. Yüzyıllar boyunca insan, kendinden olmayanı önce küçümseyip, sonra inkâr edip en sonunda da yok etmeye çalıştı. Savaşlar, Çin Seddi, hisarlar, kaleler, şehirleri kuşatan surlar hep “ötekiyle” karşılaşma korkusunun ürünleriydi.
Ancak tıpkı Gılgamış gibi, insanlık da duvarların, surların, hisarların, setlerin, bentlerin, modern anlamda haritadaki sınırlara çekilen tel örgülerin arkasında kalan o “yabancıya” baktıkça, onu yavaş yavaş tanıdıkça aslında kendine baktığını fark etti. Ticaret yolları bundan sonra açıldı, diller bundan sonra harmanlandı ve kültürler o zaman birbiriyle hemhal oldu. Bugün modern dünyada yan yana yaşadığımız, farklı inançlara, dillere, renklere veya hayat biçimlerine, yaşama alışkanlıklarına sahip olan o “yabancı”, aslında bizi bize tanıtan bir aynadan başka bir şey değildir.
O ayna yine de korkutucu olma vasfını devam ettiriyor hâlâ. Bir yanda küçük bir köy haline gelen dünya sayesinde “ötekiyle” olan coğrafi mesafeler kapandı, duvarlar yıkıldı, dijital ağlar bizi birbirimize hiç olmadığı kadar yaklaştırdı; diğer yanda ise modern insan, Uruk kentinin surları gibi kendi içine, yankı odalarına kendini hapsetti. Yabancı olanı hâlâ bir tehdit, rahatını bozan bir varlık olarak telakki ediyor.
Gılgamış, Enkidu öldüğünde onun cesedinin başında günlerce ağlamış ve ilk kez kendi ölümlülüğüyle, yani en çıplak gerçeğiyle yüzleşmişti. Bu bize şu dersi verir:
Ötekinin acısı, bizim acımızdır. Onu kaybetmek, kendi insanlığımızdan bir parçayı kaybetmektir.
Gılgamış’tan bugüne geçen binlerce yılda, kendimizden saymadığımız o yabancıyla çok uzun, kanlı ama bir o kadar da öğretici bir yol yürüdük.
Onu bazen düşman, bazen köle, bazen de misafir ettik. Geldiğimiz noktada anlamamız gereken şey şudur artık:
“Öteki” diye bir şey aslında hiç var olmadı. O yabancı, insanlığın geniş coğrafyasında sadece bizim henüz tanışmadığımız, yüzleşmekten korktuğumuz diğer yüzümüzdür.
*
Denemenin başında sözünü ettiğim Borges’in “Öteki” hikayesiyle Gılgamış’ın ilişkisine gelince...
Yazı yazarken şeytana pabucu ters giydiren Borges, bu hikayeyi yazarken insanlığın en eski hikayesiyle bir köprü kurduğunun farkındaydı elbet. Hikayede Borges’in Cambridge’te bir bankta gençlik haliyle karşılaşması binlerce sene evvel Uruk surlarının dibinde yaşanan o ilk “ötekiyle” karşılaşmanın bir prototipidir.
Gılgamış’a Uruk surlarını inşa ettiren korku, başta “ötekiyle” karşılaşma korkusu değil vahşi doğadan korunma korkusudur. Aslında o surlar, Gılgamış’ın benliğine koyduğu bir sınırdır. Borges’in sınırı ise bir nehir kenarındaki bir banktır. Her iki metinde de karşılaşmalar, kahramanların “rahatını” bozar.
Hiç beklemediği bir anda Gılgamış’ın karşısına kendisi kadar güçlü, kendisi kadar azametli, kendisi kadar dizginlenemez Enkidu çıkar. Önce onunla güreşe tutuşur. “Sen de nereden çıktın bre vahşi, buraların tek hâkimi benim, gösteririm sana günü!” diyerek saldırır ona. Zira onun ortaya çıkışı, o zamana kadar sürdürdüğü mutlak iktidarının tehlikeye girmesi demekti.
Borges’in hikayesinde de ihtiyar anlatıcı, oturduğu bankta gelip yanına oturan gencin kendi gençliği olduğunu anladığı anda büyük bir dehşet ve şüphe yaşar. İkisi arasında bir ömür kadar fark vardır. Genç Borges coşku dolu, geleceğe dair hayalleri olan bir toyken, ihtiyar Borges yorgun, kolu kanadı kırık, mecalsiz, hayalleri yıkılmış, geçmişin yükünü taşımaktan mustarip zavallı bir kördür.
O ihtiyar adam, yanında oturan gence kendisinin gelecekteki hali olduğunu ispat etmek için evdeki eşyaları, ortak anıları anlatır. Gılgamış Destanı’nda ise bu işlevi rüyalar ve simgeler üstlenir. Gılgamış, Enkidu gelmeden önce bir düş görür. Düşünde gökten bir yıldız kayar, yaklaştıkça bir kayaya dönüşür ve gelip Uruk yakınlarına düşer. Gılgamış kayayı kaldırmak ister ama çok ağırdır; bunun üzerine onu sanki bir kadınmış gibi kucaklar, sever ve göğsüne bastırır. Annesi Ninsun, rüyasını şöyle tabir eder:“O gelen, eşindir, seni hiç bırakmayacak.”
Enkidu, Gılgamış’ın unuttuğu, duvarların arkasına hapsettiği ilkel, saf ve doğaya ait geçmişidir. Borges nasıl ki kendi gençliğine bakıp onun toyluğuyla yüzleşiyorsa, Gılgamış da Enkidu’ya bakarak kendi yapay medeniyetinin ve kibrinin sınırlarını görür. Enkidu, Gılgamış’ın henüz muktedir yani “Kral” olmadan önceki çıplak insan halidir.
Borges’in hikayesinde, uzun uzun konuşmalarına rağmen iki Borges tam olarak birbirlerini anlayamaz ve hikaye bu “karşılaşmanın” bir rüya olabileceği ihtimaliyle sona erer. İhtiyar Borges, genç Borges’e kendisini rüyasında gördüğünü söyler. Gılgamış’ta da Enkidu’nun ölümü, Gılgamış’ı o güne kadar yaşadığı hükümdarlık rüyasından uyandırır. Enkidu öldüğünde, Gılgamış ilk kez dostunun yüzünde kendi ölümünü görür. Tıpkı Borges’in gençliğine bakıp zamanın acımasızca akıp gittiğini, yaşlandığını ve ölüme yaklaştığını hissetmesi gibi.
Ve eğer Gılgamış’ın Enkidu ile kurduğu bağ insanın dış dünyadaki “yabancıyla” yaptığı ilk barışsa Borges’in hikayesi, insanın iç dünyasındaki ve zamanın içindeki “yabancıyla” yaptığı son hesaplaşmadır.
İnsan; ötekini düşman ilan etmediği, aksine onunla aynı bankta oturup sohbet edebildiği veya kucaklaşabildiği an, kendini hapsettiği o korkunç labirentten çıkmaya hazır demektir. (Çağımızın, insana yol vermeyen labirenti de kaplumbağa gibi kabuğuna çekilip mukadderatını beklemeyi öneren kof siyasal milliyetçilikten başka bir şey değildir.)
*
Şu anda, memleketimizde, hepimizin geleceğine açılan “barış kapısının” ardında bizi bekleyen “yeni hayatı” düşünürken, kadim hikâyemiz olan Gılgamış ile asrî zamanlardaki halimizin tasviri olan Borges’in hikâyesine başvurmam sebepsiz değildir.
Çünkü Gılgamış’ın, ölümsüzlük arayışının beyhude olup kaçınılmaz kader olan ölümü kabullenip arkasında bıraktığı kalıcı eserler ve adıyla ölümsüzleşeceğini keşfetmesiyle Borges’in labirentlerinde kaybolan modern insanın çıkmazı, tam da bugün eşiğinde durduğumuz o kapıda kesişmektedir. Kadim olanla asrî olanın bu buluşması, bize belimizi büken, kanımızı emen, hepimizi çok gençken yorgun birer ihtiyara dönüştüren geçmişin ağır yüklerinden kurtulup yepyeni bir hikâye yazma fırsatı sunuyor.
“Barışın” ve “yeni hayatın” anahtarı ne sadece tarihin derinliklerinde ne de geleceğe dair belirsizliktedir.
O anahtar, o kapıdan hep birlikte kararlılıkla geçebilme cesaretimizde saklıdır.