Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Beklemek, cehennemin öbür adı

        Bu yapış yapış kavurucu yaz sıcaklarında, bütün dünyada milyonlarca insanı sinema salonlarına götüren Christopher Nolan’a kendi namıma ne kadar minnet duysam azdır. Onun yaptığı “The Odyssey” filmi sayesinde gazete köşelerini dolduran sıkıcı siyaset yazılarının yanında birkaç günden beri; üç bin yıl önce yazıya geçmiş Homeros Destanı’nın kal-û belâdan bu yana insanlığın değişmeyen meseleleri olan “eve dönüş”, “kimlik arayışı”, “öfke”, “savaşın bedeli”, “şöhret”, “ölümsüzlük”, “kader” “özgür irade”, “insan-tanrı ilişkisi”, “yas ve ölüm”, “zaman ve yaşlanma”, “sadakat”, “ilahi müdahale”, “bekleyiş”, “yolculuk” gibi insanoğlunun macerasıyla yaşıt kadim birtakım temalara dair yazılar da matbuatta yavaş yavaş görülmeye başlandı.

        Bu durum sadece bize özgü değil, aynı dertten mustarip başkaları da var yaşadığımız gezegende. Sadece biz, günlük siyasetin bugüne kadar hiçbir derde deva olmamış anaforuna kapılıp soluksuz kalmış değiliz; benim gibi, sizin gibi birçok kişi, başka coğrafyalarda da çok uzun bir süreden beri siyaset dışı meselelere ilginin azlığından şikayet edip duruyor. Şimdi sağa sola bakıyorum; dünyanın her yerinde bu film sayesinde, çok uzun bir süreden beri ıskalanmış, ihmal edilmiş, gündem dışına itilmiş ve pek önemli addedilmemiş olan yukarıdaki temalara yeniden dönüldüğünü birçoğunuz gibi ben de sevinçle fark ediyorum.

        *

        “Uzun bir yolculuğa adım atarsan, önüne türlü türlü engeller çıkarsa, geciktikçe gecikirsen, yıllar sonra döndüğün ev, giderken bıraktığın ev değildir” diyen önceki yazım dolaşıma girdikten sonra durup düşünmeye başladım. Evet, çok eski zamanlardan beri; Tolstoy’a mal edilen sözle, “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.” Demek ki yolculuk teması en başat tema olmuş birçok anlatıcı için dünya var olduğundan beri.Peki ya onu evde bekleyen?

        Birisi senin yolunu gözlemiyorsa, boş bir eve dönmenin anlamı var mı? Evi gerçek bir yuva yapan, gidenin yolunu gözleyendir. Evde birinin beklediğini bilmek, uzaklaşana da geri dönmek için bir neden verir.

        *

        Hikâyeyi bir yolculuk başlatsa da o hikâyeyi ayakta tutan asıl güç geride bırakılandır. Dönülecek biri varsa eğer, yolcunun yükü hafifler. Bekleyen, çoğu zaman, zamanın akışına teslim olmaz. Giden yolda ne kadar büyük bir savaş veriyorsa, kalan da evde o kadar büyük bir ayakta kalma mücadelesi verir. Nihayetinde insanı menzile ulaştıran şey sadece kendi adımları değil, kendisini sarsılmaz bir inançla bekleyenin, insanın üzerine sinmiş olan o ferahlatıcı, güç veren kesif kokusudur.

        Tıpkı, ölüm haberi eve ulaştığı halde, ısrarla Odysseus’u bekleyen Penelope gibi. Penelope, asırlar sonra Nazım Hikmet’i bekleyen Piraye gibi bekledi Odysseus’u… Üstattan desturla; Ne hasta bekle(di) sabahı,/Ne taze ölüyü mezar. /Ne de şeytan, bir günahı,(Penelope’nin Odysses’u) beklediği kadar.”

        O günden bugüne aşkın bir diğer adı “beklemek” oldu.

        *

        Odysseus, Troya Savaşı’na gitti ve vakitlice dönmedi. Ölüm haberi geldi İthaka’ya ama karısı Penelope o habere inanmadığı gibi, onu beklemekten de vazgeçmedi. Tam yirmi sene boyunca, “ha bugün ha yarın gelecek” dedi, bekledi. Bu süre zarfında sadakatin, sabrın timsali oldu çıktı. Kendini tehlikelere karşı korumanın zekice yollarını aradı, buldu. Kesin ölüm haberi İthaka’ya ulaşınca yaşadığı saray talan edildi, malları yağmalandı, koyunları, sığırları kesildi, şarapları tüketildi, sarayı adeta işgale uğradı; boyun eğmedi. Penelope bu süre zarfında oğlu Telemakhos’u büyütürken, onunla evlenip İthaka’nın kralı olmak isteyenlerin tacizlerine maruz kaldı. Delikanlılık çağlarını süren oğlu annesini korumakta çaresiz kaldı.

        Penelope zamanı durdurmak ve talipleri oyalamak için çare üstüne çare ararken, sonunda zekice bir hile” buldu. Sarayın büyük salonuna devasa bir dokuma tezgâhı kurdurdu. Taliplerine, Odysseus’un yaşlı babası Laertes için bir kefen dokuduğunu, bu örtü bitmeden asla evlenmeyeceğini ilan etti.

        Böylece Penelope’nin dillere destan, sadakatle örülmüş o muhteşem oyunu başladı.

        Gündüzleri, herkesin gözü önünde tezgâhın başına geçiyor, parmakları titreyerek iplikleri birbirine bağlıyordu. Gözyaşlarıyla ıslanan her ilmek, kocasına olan aşkının ve özleminin bir nişanesine dönüşüyordu. Ancak geceler, onun gerçek savaşına sahne oluyordu. Herkes derin bir uykuya daldığında, Penelope elinde tek bir mumla gizlice tezgâhın başına dönüyor, gündüz iğne iğne dokuduğu örtüyü tek bir hamlede söküyordu.

        Her sökülen ilmik, yarın için kazanılmış bir zamandı. Gündüz umudu örüyor, gece ise zamanı geri alıyordu. (Tıpkı, binlerce yıl sonra ortaya çıkacak, Batıya ulaşır ulaşmaz dünya edebiyatının gidişatını değiştirecek, modern edebiyatta muazzam bir devrime yol açacak “Bin Bir Gece Masalları”nın kahramanı Şehrazat’ın ölümden kurtulmak için zalim hükümdara anlattığı masalların en heyecanlı yerini ertesi güne bırakarak, bir gün daha kazanmanın aracı haline getirmesi gibi.) Parmakları nasır tutmuş, gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü; ama sadakati ilk günkü gibi taze ve vazgeçilmezdi Penelope’nin.

        Dışarıda kötü adamlar Yeşilçam filmlerindeki Erol Taş gibi şarap kadehlerini tokuşturup, sarayı yağmalarken, yukarıdaki odada o tek başına o azgın orduya karşı direniyordu. Saraya gelen her yabancıya, her dilenciye kocasına dair bir iz olup olmadığını soruyordu. Yüreği her seferinde hayal kırıklığıyla doluyor ama umudunu asla kaybetmiyordu.

        Penelope’nin “bekleyişi” sadece pasif bir duruş değil; zekayla, sabırla ve sarsılmaz bir inançla örgütlenmiş sessiz bir direnişti.

        Kefen bittikten sonra taliplerin baskısına dayanamayan Penelope, teslim olmak yerine kocası Odysseus’un gücüne güvenen son bir çareye başvurdu. Saray halkına, Odysseus’un efsanevi yayını getireceğini ve kim bu yayı kurup, on iki baltanın halkasından oku geçirebilirse onunla evleneceğini ilan etti.

        Hiçbir talip yayı bile geremedi. O sırada saraya dilenci kılığında sızmış olan Odysseus yayı eline aldı, rahatça gerdi ve oku fırlattı. Beklediği kocası eve dönmüştü. Penelope’nin yirmi yıl süren sadakat ve bekleyişi böylece sona erdi.

        *

        Penelope’nin bekleyişi, edebiyata yansımış en eski bekleyiştir. Klasik edebiyatta beklemek, mutlaka vuslatla sonuçlanır. Beklemek, kavuşmak gibi kutsal bir amaca hizmet eder.

        Asri zamanlar her şeyi değiştirdi. Modern edebiyatla birlikte beklemenin anlamı da kökten değişikliğe uğradı. Bekleme, bir erdem olmaktan çıktı, insanın varoluşsal bunalımına, çaresizliğine ve yabancılaşmasına dönüştü.

        Günümüzün insanı artık neyi ve kimi beklediğini tam olarak bilmiyor. Bekleme eyleminin kendisi bir amaç haline geldi çünkü.

        *

        Samuel Beckett’in hepinizin bildiği bir piyesi var; yazarın adını duymamışsanız da “Godot"yu mutlaka duymuşsunuzdur. Modern edebiyatta “bekleme” deyince hepimizin aklına ilk olarak “Godot’yu Beklerken” gelir.

        Issız bir köy yolunda, kurumuş bir ağacın altında Vladimir ile Estragon adlı iki kişi amaçsızca, kimliği hakkında en ufak bir fikirleri bulunmayan, hiç tanımadıkları Godot adında gizemli birisini beklerler. Beklerken zaman geçirmek için havuç yerler, felsefi ve manasız sohbetlere dalarlar, intihar etmeyi düşünürler ama onu bile beceremezler. Sonra iki kişiye rastlarlar. Bir süre sonra iki kafadar hayatın anlamsızlığı ve umutsuzluk içinde sıkışıp kalırlar. Oyun ilerledikçe Godot’nun gelmeyeceği kesinleşir ama onlar ısrarla beklerler. Çünkü onlar için beklemek, hareketsizliğin içinde var olabilmenin tek yoludur.

        *

        Ahmet Hamdi Tanpınar, “Huzur” romanında “Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir” der. Tanpınar’ın, Doğu’nun zamana bakışını özetleyen bu meşhur tespitinin ardında, Batı’nın telaşlı akılcılığına meydan okuyan devasa bir sessizlik gizlidir aslında. Batı, zamanı fethedilmesi gereken bir kale, gidilmesi gereken bir yol olarak görür. Batı düşüncesinde zaman, geride bırakılan ve sürekli bir "ilerleme" hırsıyla tüketilen bir akıştır; nitekim Goethe’nin Faust’unda modern Batı insanı, zamanı durdurmak yerine onu fethetmek adına ruhunu şeytana satar. Doğu ise, elinde tespih zamanın içine bağdaş kurup oturmayı seçen bir derviş gibidir. Çünkü Doğu’nun hafızasında zaman, düz bir çizgi değil; her şeyin er ya da geç başladığı yere döndüğü devasa bir çemberdir.

        Mehmet Âkif Ersoy'un Doğu dünyasındaki bu eylemsizliği, pasif bekleyişi ve yanlış tevekkül anlayışını eleştirdiği mısraları, Şark'ın bu uyuşuk zaman algısına bir isyan gibidir:

        “Allâh’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan...

        Ma’nâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!...

        *

        Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atâlet”,

        Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?...

        *

        “Dünya koşuyor” söz mü? Beraber koşacaktın;

        Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın!

        Acele etmek, bu topraklarda hayatın ritmine aykırıdır. Sabrın sonu selamettir çünkü. Şarklı bilir ki, nehirler ne kadar düz ovalarda dolanırlarsa dolansınlar, eninde sonunda denize dökülür, mevsimler asla sırasını şaşırmaz ve kader, kaçanı gidebileceği yere kadar kovalayıp yakasına mutlaka yapışır.

        Beklemek Doğu’da bir miskinlik, bir tembellik ya da hareketsizlik değildir; aksine, kemale ermenin, uzun uzun demlenmenin ve alemi sessizce seyretmenin en hareketli halidir. Bir dervişin çektiği çile, bir müridin gittiği burhan, bir hattatın mürekkebinin kurumasını sebatla beklemesi hep bu sabra olan inançtır. “Acele giden, ecele gittiği gibi, acele işe şeytan karışır” çünkü. Ancak modern dünya, Doğu’nun bu kadim bekleyişinin ritmini bozdu. Yusuf Atılgan’ın Zebercet’i “gecikmeli Ankara treniyle” Anayurt Oteli’ne gelecek o meçhul kadını beklerken, ya da Oğuz Atay’ın “tutunamayan” aydınları sigara dumanıyla dolu izbe odalarında, dernek lokallerinde “korkuyu beklerken” Şark’ın o tevekkül dolu huzuru çoktan tarumar olmuştu, çünkü biz de “asri zamanlara” ayak basmıştık artık. Oğuz Atay'ın “Tehlikeli Oyunlar”da Hikmet Benol'a söylettiği gibi: "Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyun silsilesiydi. Herkes gibi ben de bekledim. Ama neyi beklediğimi bilmeden." Tıpkı Hikmet Benol gibi, "Ne içindeydik zamanın ne de büsbütün dışında."

        Beckett’in asırlardır gelmeyen Godot’su, Şark’ın o sessiz ve dingin bekleyişinin üzerine çöken modern bir gölge gibidir şimdi. Ne tam Batılı gibi koşabilen ne de eskisi gibi saf bir inançla oturabilen Doğunun modern yeni insanı, artık neyi beklediğini bilmeden saatin akrebiyle yelkovanı arasında sıkışıp kalmıştır.

        Madem zamana hükmedemiyoruz, o halde bizi kurtaracak şey, modern insanın hayatını esir alan o meşhur 'saatleri ayarlama enstitüsü' zihniyetinden sıyrılmaktır! Fakat ne acıdır ki modern insan, tıpkı o enstitüdeki absürtlük gibi, kendi bünyesinde hiçbir gerçeğe tekabül etmeyen, ayarı sürekli bozulan yapay saatleri birbirine uydurmaya çalışarak, aslında ömrü boyunca hiç gelmeyecek olan o kolektif 'doğru zamanı' beyhude yere beklemektedir.

        Bu yüzden her işte, bizde zamanlama daima 'manidar'dır.

        *

        Christian Petzold’un 2018 tarihli “Transit” adlı filminde Bardan karakteri, Franz Kafka’nın anlatılarına gönderme yaparak, mültecilerin ve göçmenlerin Marsilya limanında yaşadığı bitmek bilmeyen, cehennem azabına dönüşmüş olan belirsiz bekleyişine dair şöyle bir hikaye anlatır:

        “Bir adam ölmüştü. Cehenneme gidecekti. Büyük bir kapının önünde bekliyordu. Bir iki gün bekledi. Haftalarca bekledi. Aylarca. Sonra yıllarca. Sonunda yanından bir adam geçti. Bekleyen adam sordu: ‘Belki bana yardımcı olabilirsiniz. Cehenneme gidecektim ama yolu bulamıyorum.’ Öbür adam ona bakıp şöyle dedi: ‘Ama bayım, cehennemdesin zaten.’”

        *

        Bekleyen, beklemenin cehennemin öbür adı olduğunu bilmeden bekler.

        Zaman geçsin diye bekliyoruz, zaman gelsin diye bekliyoruz. Demokrasi gelsin diye bekliyoruz. Darbeci askerler gitsin diye bekliyoruz. İktidar değişsin diye bekliyoruz. Tren gelsin, uçak kalksın, trafik açılsın, kalabalık dağılsın diye bekliyoruz. Giden elektrikler gelsin diye bekliyoruz. Beklediğimiz şeyin zamanı gelsin diye bekliyoruz. Zaman bir an önce gitsin diye bekliyoruz. Fakirlikten kurtulmak için bekliyoruz. Anlatmak için bekliyoruz. Elimize para geçsin diye bekliyoruz. Ev sahibi olmak için bekliyoruz. Enflasyon düşsün diye bekliyoruz. Tatil başlasın diye bekliyoruz. Beklediğimiz gelsin diye bekliyoruz. Bulmak için bekliyoruz. Kendimiz anlatmak için bekliyoruz. Geceyi, sabahı, baharı, yarını, yeni yılı, oğlanın düğününü, kızın nişanını, birisiyle buluşmayı, arabanın yenisini, hayatın değişmesini, sınav sonucunu, nişanlının askerden dönmesini, çektiğimiz kredi taksitinin bitmesini, kimimiz kısmetini, bebeğin doğmasını, giden sevgilinin geri gelmesini, okulun bitmesini, meyvenin olgunlaşmasını, ekinin hasat zamanını bekliyoruz. Telefonun şarjının dolmasını, bilgisayara güncelleme gelmesini, internetin hızlanmasını bekliyoruz. Çok sevdiğimiz dizinin yeni sezonunun yayınlanmasını, konserin, maçın başlama saatini bekliyoruz. Gönderilen mesajın mavi tik olmasını, paylaşılan fotoğrafa beğeni gelmesini bekliyoruz. Günlerdir yolda olan paketin kapıyı çalmasını, kuryenin aramasını bekliyoruz. Hastane koridorunda tahlil sonuçlarının çıkmasını, sıramızın gelmesini bekliyoruz. Yıllarca çalıştıktan sonra yaşın dolmasını, huzurlu emeklilik günlerinin başlamasını bekliyoruz.

        Bazen gelir, bazen gelmez beklediğimiz. Gelince hemen yeni bir şey beklemeye başlıyoruz.

        *

        Dedelerimiz tam iki asırdan beri beklerken, parmakları arasında ne tespih taneleri eridi; bunu hepimiz biliyoruz. Hep bekledik. Batı’yı bekledik, asrileşmeyi bekledik, hürriyeti bekledik, “medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar”ı bekledik. Tam iki yüz yıldır, hani şairin dediği gibi, "motorları maviliklere süreceğimiz", o “güzel yarınları” bekledik. O “yarın” bir türlü gelmeyince, her geçen gün biraz daha kederlendik.

        Seviyesine ulaşmak istediğimiz “muasır medeniyetin mensubu” Batılı dostlarımız anlamaz bunu; onlar Samuel Beckett’ın, meşhur Godot’sunu beklerken yabancısıdır bizim “bekleyişle” geçen hayatımıza. Bizim de ağaçlarımız var. Ama bizim ağaçlarımız kuru değil. Biz de zeytin ağacının gölgesinde tütün sarıyoruz asırlardan beri ama bekleyişimiz “saçma”, onların deyimiyle “absürt” değil, bizim bekleyişimiz düpedüz bu coğrafyanın kaderi…

        “Kaderse” bekleriz... Gözümüz hep o tozlu yoldadır. İki yüz yıllık bu uzun, bu uykulu ve bu yaralı rüya, bizi hem dünyanın en yaşlı, en güngörmüş ihtiyarı yaptı hem de her söze inanacak kadar toy, saf bir çocuk haline getirdi. Bu beklemeyiş öyle kanımıza işledi, onu öyle sevdik ki; o çok özlediğimiz, uğruna ömürler çürüttüğümüz "gelecek güzel günler" bir gün ansızın kapımızı çalsa, muhtemelen evde yokmuşuz gibi yapar, içeriden sürgüyü çeker ve o eski, o tanıdık, Oğuz Atay’ın yazdığı “korkuyu” beklemeye devam ederiz.