Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Bir arkadaşımla buluşacaktım. Taksim Meydanı’ndan Cadde-i Kebir’e girdim. Bana bulunduğu yeri tarif ederken, “Ağa Camii’ne sırtını ver, tam karşısındaki sokağa gir...” demişti.

        Yürürken, bir yandan da Kemal Tahir’in “Bir Mülkiyet Kalesi” romanını dinliyordum telefonumda.

        Camii’nin önüne geldiğimde, sırtımı vermedim camiye. Durup seyrettim onu, sırtım arkadaşımın tarif ettiği yere dönüktü.

        Bana romanı okuyan İşgal, İstanbul'a baskın gibi apansız geldi ve Türkler bunu hak ettiklerini asla kabul etmediler,” cümlesini tamamlayınca, telefonun tuşuna basıp durdurdum.

        Bir anda, şairin sesi geçti romanı okuyanın sesinin yerine. Gayri ihtiyari etrafıma baktım, yoktu ama sesi oradaydı. “Ağa Camii” şiirini okuyordu bana:

        “Havsalam almıyordu bu hazin hali önce.

        Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

        *

        Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;

        Allahımın ismini daha çok candan andım.”

        Nazım Hikmet, benim seyrettiğim camiyle konuşuyordu. 19 yaşında bir delikanlıdır şair bu şiiri yazdığında. Muhtemelen şu anda benim durduğum yerde durmuş, benim baktığım gibi bakmıştı mabede. Benim baktığım cami tertemiz, bakımlı, gururluydu; onun baktığı cami bakımsız, harap, derin bir keder içinde; şehre çökmüş esaret havasının bütün kirini üzerinde taşıyan, mecalsiz, boynu bükük, korkunç bir utançla sarmaş bir halde...

        Tam bir asır öncesinden bahsediyorum.Bu hüzünlü yalnızlık içinde, bu kederli halinin tam ortasında, minaresine asılmış olan Yunan bayrağını görüp, “En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini, / Üstünde orospular yükseltiyor sesini” diye seslenmişti şair ona.

        16 Mart 1920’de şehir resmen işgal edilmiş, Meclis-i Mebusan basılmış, hükümet binaları ele geçirilmiş, şehrin bütün yönetimi gavura geçmiş; şehir 6 Ekim 1923’e kadar 4 yıl 10 ay 23 gün esaret altında kalmıştı. Genç Nazım Hikmet’e göre camiyi ayakta tutan şey “iman”dı ve bu “iman” milletin esaretten kurtuluşunun tek umuduydu.

        *

        Cami, Beyoğlu’nun ortasındadır. Pera diyorlar o zamanlar bu muhite. Kozmopolittir, işgalcilerin eğlence merkezidir semt. İşgal sırasında caminin etrafında vur patlasın çal oynasın eğlenceleri tavan yapmış, o çılgın kalabalığın, o şaşalı eğlencenin ortasında mabedin ruhu ile işgali gururuna yedirememiş olan genç şairin hâlet-i ruhiyesi aynıdır:

        “Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen

        Bir teselli bulurdun, ruhumu görebilsen!”

        *

        Tam on sene sonra, şairle büyük bir polemik yaşayacak, Nazım Hikmet’in “yetimi Safa” dediği Peyami Safa; Batılılaşmayı, modernliği, alafranga hayatı, eğlenceyi ve yabancılaşmayı temsil eden “bu imansız muhite” “Harbiye”; ondan tramvayla bir saat bile sürmeyen ama Doğulu kökleri, İslam ahlakını, geleneksel, muhafazakâr ve yerli hayatı temsil eden Sur içindeki İstanbul’a da “Fatih” diyecek; birbirinden “Efgan yolu kadar uzak” bu iki semtin adını verdiği “Fatih-Harbiye” romanını yazacak.

        *

        Nazım Hikmet’i hiç sevmemiş, Can Yücel’in, “solda Nazım Hikmet gibi bir şair olmasaydı, kesin komünist olurdu” dediği Necip Fazıl’ın yolu; Nazım Hikmet’in yukarıda sözünü ettiğim şiiri yazmasından on iki sene, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” romanının yayımlanmasından üç sene sonra, 1934 yılında Ağa Camii’ne düşer.

        O yıllar, üstadın Abidin Dinoların çevresinde, esrar âlemine daldığı, en koyu duman hangi köşeyi sarmışsa mitili oraya serdiği, nerede akşam orada sabah bir hayat yaşadığı “bohem” yıllarıdır. Yüzündeki tikten mustariptir.

        Bilinen hikayedir. Günün birinde üstat tramvaya biner, bir adam da elinde file, filede aldığı balıklar, gelip karşısında durur. Üstadın tikini görünce, “Balık” der adam. Ancak, üstat oralı değil. Adam tekrar yüz hareketini görünce “Balık efendim” der. Üstat bir şey anlamaz, yüzü seğirmeye devam eder, adam dayanamaz, “Balık, balık, akşama pişireceğiz evde, tövbe tövbe,” der.

        İşte bu haldeyken şair, 1934 yılının bir bahar günü, Beylerbeyi’ne giden bir vapurda; icazeti Hakkâri Şemdinli’de zamanında ikamet etmiş Nakşibendi Şeyhi Seyit Taha’dan almış Şeyh Abdülhakîm Arvâsî’nin müritlerinden biriyle karşılaşır. Mürit, şaire Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nde, cami sohbetleri yaptığını söyler. Bu haberden sonra şair, bir cuma günü yanına yazar-ressam arkadaşı Abidin Dino’yu de alarak Ağa Camii’ne gelir. Bu, şairin yani “Ben”in, “O”yla ilk karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma anı şairin bir şiirinde şu iki mısrayla ölümsüzleşir:

        "Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel; Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel"

        Üstat bu camiye gide gele, Şeyh Abdülhakîm Arvâsî ile hasbihal ede ede, bir süre sonra hayat yolculuğu değiştiği gibi, yüzündeki tik de iyileşir.

        *

        O sırada dinlemekte olduğum Kemal Tahir’in “Bir Mülkiyet Kalesi”, yazarın otobiyografik ögeleri en yoğun barındıran romanıdır. Eserde yazar babasını anlatır. Sivas ellerinden gelmiş, İstanbul’da tutunayım derken bir tanıdığı vasıtasıyla marangoz çırağı olarak Yıldız Sarayı’na girmiş, daha sonra padişahın sevdiği marangozlar arasına katılmış, hünkârın kızı Naile Sultan’ın önayak olmasıyla yanında çalışan cariyelerden Canseza ile evlendirilmiş, İttihatçılar padişahı devirip sürgüne gönderince işsiz kalmış, daha sonra asker olarak harbe katılmış, küçük oğlu Murat (Kemal Tahir) ile karısını alarak Anadolu yollarına düşmüş; Burdur, Aydın ve İzmir’de seyyar hastanelerde zabitlik yapmış, yazarın “Mahir Efendi” adını verdiği babası, Büyük Bozgun'dan sonra işgal altındaki İstanbul’a geri döner.

        *

        Gayri ihtiyari elim cebimdeki telefonun düğmesine gitti, dokundum. Romanı okuyan kaldığı yerden devam etmeye başladı. Kulaklarım Kemal Tahir’in romanıyla dolmaya başladı tekrardan.

        İşgalle birlikte şehre en büyük darbeyi, Beyoğlu (Harbiye) vurmuştu yazara göre:

        “Şehrin bir parçası birdenbire, gaddar ve muntazam ve sıçramayla yedi tepesinde, yedi büyük cami şehrin karşısına dikilmişti. Karşıyaka’nın sokaklarına yabancı bandıra, yabancı nara, tahkir edici şımarıklık doluverdi. Asırlardır, itiraz etmeden yaşamış reayanın bu hali dayanılır gibi değildi. Ne istiyorlardı kuzum? Bunların gözüne ne görünmüştü? Türkler neyin günahını çekiyorlardı?”

        Şehir bir anda yabancı askerler, gemiler ve bayraklarla dolmuştu. Sarhoşlukları sarhoşluğa, yemek yemeleri yemeye, gülmeleri gülmeye benzemeyen heriflerden müteşekkil yabancı askerler her tarafa dolmuş, itiraz kabul etmiyor, laftan anlamıyorlardı. Şehirde yabancı bandıralar bir misli çoğalmış, kepazelik diz boyunu geçmiş, kışlalar, meyhaneler, kerhaneler, yabancı askerlerle, denizler yabancı gemilerle dolmuştu. Şehrin Müslüman ahalisi ise dehşetli ve kurnaz bir kinle olan bitenlere bakıyordu.

        Avrupalı askerler köprü üzerinden gündüz ortası, açık oto­mobillerde anadan doğma çıplak orospuları kucaklarına yatır­mış oldukları halde, naralar atarak geçiyorlardı.

        İşgale uğrayan bütün memleketlerin, asırlardan beri başına gelenler tabii İstanbul’un başına da gelmiş, vatan muhabbetini, mil­let sevgisini, her çeşit hamiyet ve kahramanlığı o zamana kadar hiç kimseye, bilhassa, cephelerde ölenlere bırakmayan beyler, paşalar, zenginler, münevverler, alimler, serbest meslek erbabının sivrilmişleri, -tabii hepsi değil fakat yüz­de doksan sekizi- birdenbire düşmanla sarmaş dolaş olmuşlardı. Düne kadar Türk ordusuna küflü saman, kurtlu bakla vesa­ire veren ve milyonlar kazandıktan başka birer de harp madalya­sına layık görülen müteahhitler, derhal düşman ordusuna en birinci malzeme satmaya başlamışlardı. O zaman kadar "Kızılelma", "Altaylar", "Turan illeri'', "Ergenekon..." diye bağırıyorlardı, şim­di "Düvel-i muazzama dostluğu", "İngiliz muhipler cemiyeti", "Amerika mandası", "Anadolu'nun eşkıyalardan istihlası" lafları­nı ediyorlar, Enver'e söylediklerini, Talat'ın kulağını büktükleri­ni, Cemal Paşa'ya dert anlatamadıklarını hikaye ediyorlardı.

        Kibar muhitlerde, işgal ordusu zabitanı yağması vardı.

        Dersaadet, birkaç meşhur semtiyle şıp diye Saygon'a benze­mişti. İçtimai hayatımızın üzerindeki karanlıklar sıyrılıyor, hayat Avrupa'daki­ni bir sıçramada, yahut bir sırtüstü yatmada, çoktan geçiyordu. Galip de memnundu, mağlup da... Medeni oluyorduk. Oluyor­duk ne demek! Hamdolsun olmuş çıkmıştık bile... Yalnız bir ci­het vardı: İçler acısı bir cihet! Cahil tabaka -bunlara ayaktakımı deniliyordu- inat ediyor, asra uymak istemiyor, ilk şaşkınlığı, ilk yılgınlığı geçirdikten sonra, görünüşte sakin, fakat içten içe kurnaz ve dehşetli bir kin biriktirmişlerdi.

        Köprüden ötesi, ilk dans figürlerine alıştırılırken, köprüden beri taraf, ilk mitingin tadını tadıyordu. Bir karı zuhur edivermiş­ti. Çarşaflı bir karı. Kocaman kocaman siyah gözleri var. Dünya ve ahret hemşiremiz olsun! Siyah bayrağı çekmiş mi efendim, si­yah bayrakları... Umum karı milletini de bir güzel başına topla­mış... "Adalet!" diye bağırıyor, "Müsavat" diye bağırıyor. Karı fer­yat ediyor, nemize lazım, korkmadan feryat ediyor.

        Sırık hamalları, yük arabacıları, her çeşit ameleler, sandalcılar, küçük esnaflar, ordunun dağılması üzerine boşta kalmış küçük rütbeli zabitan ve mekteplilerden ibaret ayaktakımı,­ muazzam ekseriyeti hiçbir gizli teşkilata mensup olmadıkları hal­de, basit bir program etrafında birleşmişlerdi: Düşmana vurmak…

        Ayaktakımı, karanlıkta, sessiz bir ordu gibi harekete geçmiş­ti. Zafer neşesiyle öküz gibi içen aylıklı işgal ordusundan, gece tek başına gezen kimi görseler, bir çelmede denize yuvarlıyor, sırtına sapladıkları bir bıçakla işini bitiriveriyorlardı. (Kemal Tahir, “Bir Mülkiyet Kalesi”, s.302-312)

        *

        Peyami Safa’nın 1927 yılı civarında geçen “Fatih-Harbiye” romanı; Kemal Tahir’in bu şekilde anlattığı işgalin üzerinden beş sene geçmiş olmasına rağmen, işgalle birlikte birbirinden “Efgan yolu kadar uzak düşmüş” “Müslüman İstanbul” (Fatih) ile işgalcilere hemen teslim olmuş “gavur İstanbul” (Harbiye) karşıtlığını ele alır.

        İki İstanbul’u Galata Köprüsü birbirinden ayırır. “Fatih-Harbiye”, "gelenek ile modernlik" çatışması değildir. Bu ayrım, o günden bugüne, aydın zümrenin bu ülkeyi algılama biçimlerinin iki ayrı kutbudur.

        Fatih, geçmişi omuzlarında taşır. Camileri, mezarlıkları, dar sokakları, ahşap evleri ve mahalle hayatıyla bir hafıza mekânıdır. İnsan, burada yalnız değildir; ailesi, komşuları, gelenekleri ve geçmişiyle birlikte yaşar.

        Harbiye ise geleceğe dönüktür. Eskiyi geride bırakmak ister. Yeni kıyafetler, yeni müzikler, yeni eğlenceler, yeni ilişkiler... Hafızadan çok değişime değer verir.

        Bu yüzden Fatih'te insan "nereden geldiğini" bilir; Harbiye'de ise "nereye gitmek istediğini" düşünür.

        Fatih'te insanlar oldukları gibi görünmeye çalışırlar. Harbiye'de ise göründükleri gibi olmaya... Harbiye'nin Batılılaşması, üretime değil tüketime dayanır. Batı'nın bilimini değil modasını; felsefesini değil dans salonlarını; tekniğini değil kıyafetlerini ithal eder. Dolayısıyla Harbiye biraz da vitrindir.

        Fatih'in insanı ağır ağır oluşmuş bir karaktere sahiptir. Harbiye'nin insanı ise sürekli kendini yeniden inşa eden bir kişiliğe... Karakter içeriden dışarı doğru gelişir. Kişilik ise çoğu zaman dışarıdan gelen beğenilere göre şekillenir.

        Fatih'in zamanı yavaştır… Mahalle sohbetleri... Beş vakit ezan... Komşuluk... İftar sofraları… Aile ziyaretleri...

        Harbiye'nin zamanı ise acelecidir… Lüküs hayat.. “Bak keyfine yan gel de yat…” “Nikel-kubik mobilyalar.” Lokantalar... Balolar... Otomobiller... Gece hayatı...

        Fatih daha çok ruhu temsil eder. Harbiye ise bedeni…

        *

        Daha sonra ortaya çıkacak ve günümüze kadar devam edecek işgalin yarattığı kültürel travmanın etkileriyle birlikte şehir yeni bir hayata doğru yol alırken, iki ses duyuldu esaret altındaki İstanbul’dan. Birisi, “Müslüman İstanbul”dan yükselen Kemal Tahir’in sözünü ettiği Halide Edip’in, öteki “Gavur İstanbul”dan yükselen Ali Kemal’in sesiydi.

        23 Nisan 1919 günü Sultanahmet Meydanı’nda yükselen kadının sesi, “esir şehrin” korkusunu bastırdı. Tarih bazen tek bir sesle yön değiştirir. O gün, o meydanda yükselen Halide Hanım’ın sesi öyle bir sesti işte.

        Tarihimiz, kahraman yetiştirmekte pek cömerttir ama o kahramanlarla geçinmeye gelince, işte orada tökezler. Bugün baş tacımız olan, yarın paçamızda kurumuş çamurdur. Bugün omuzlarda taşıdığımızı, yarın ayaklarımızın altına alabiliriz. Çünkü bu topraklarda alkışın ömrü kısa, yuhalamanın ömrü uzundur.

        Bundan nasibini alan münevverlerden birisidir Halide Hanım.

        Milli mücadelenin elde silah, cepheden cepheye koşan, hem münevver hem asker hem hemşire hem gazeteci tek kadınıdır. En ateşli günlerde Anadolu’daydı. Anadolu kurtuldu, birkaç sene sonra, kurtulmasında büyük emeği olan o topraklara uzaklardan bakmak zorunda kaldı. Ne Yunan askeri kovalamıştı onu ne İngiliz generalinden kaçmıştı. Ona sürgün yollarını gösteren, ortaya çıkan yeni siyasal iklimdi.

        Sürgün çoğu zaman memleketten ayrı düşmek değildir; insan kendi dilinden konuşur da onu kimseler dinlemezse, işte asıl sürgün odur.

        Bavulunu aldı, sürgüne gitti Halide Edip. Londra'da ders, Paris'te konferanslar verdi, Amerika'da kürsülere çıktı. Yabancılar onu Türkiye'yi anlatan bir münevver olarak dinledi. Ama insan, memleketini en iyi yabancılara anlatırken yorulur. Çünkü her cümlenin sonunda içinde bir eksiklik büyür. Anlattığın ülke senindir ama sen orada değilsin. Sonra dönebildiğin yer, bıraktığın yer değildir.

        Sürgün insana şunu öğretir: Memleket sadece üzerinde yaşadığın toprak değildir. Çocukluğunun kokusudur. Sabah duyduğun ezandır. Pazarda kulağına çalınan sestir. Fırından çıkan sıcak ekmektir. Bunlar bir sürgünün bavuluna sığacak şeyler değil.

        Halide Edip döndüğünde İstanbul aynı İstanbul değildi. Kendisi de aynı Halide Edip değildi. Zaman, insanlar kadar şehirleri de değiştirir. Fakat bazı meydanlar hafızasını kaybetmez. Sultanahmet Meydanı hâlâ orada duruyor. Belki taşları, bir zamanlar o kürsüden yükselen sesi hâlâ hatırlıyordur.

        Halide Edip'in hayatına dönüp baktığımda gözümün önüne iki fotoğraf geliyor. Birinde meydanın ortasında dimdik duran bir kadın var. Diğerinde, yabancı bir tren garında elinde valiziyle bekleyen aynı kadın.

        Aradaki mesafe kilometreyle ölçülmez.

        Aradaki mesafe, bu memleketin hafızası kadardır.

        Halide Edip'i anlamak isterseniz önce Sultanahmet Meydanı'na gidin derim size; sonra doğruca bir gar binasına… Çünkü bu toprakların en dokunaklı hikâyeleri, meydanlarda başlar; çoğu zaman tren garlarında, limanlarda, havaalanlarında sona erer.

        *

        Ağa Camii’nin yandan tam ayrılırken, hışımla birisi geçti yanımdan sanki. Baktım, Ali Kemal’di. Sivil birkaç kişi kovalıyordu onu. Berber dükkanından kaçmıştı, yüzü sabunluydu sanki. Arkasından baktım, Tokatlıyan Oteli’nin yanındaki Serkildoryan Pasajı’na girdi. Hayır, o pasajın adı değişti, Grand Pera diyorlar şimdilerde ona.

        İşgal sırasında, en az Halide Edip’in sesi kadar gür çıkmıştı Ali Kemal’in de sesi ama o başka bir hikaye anlatıyordu şehir ahalisine.

        *

        İşin yazıysa eğer, dağarcığındaki kelimeler kadarsın.

        Ali Kemal’in hikayesi, Süleymaniye semtinde mumculuk esnafı kethüdası bir babanın evinde başladı. Oradan Paris’in loş kafelerine uzandı, oradan da Londra’nın sisli sokaklarına... Cevvaldi, zekiydi, aristokrat bir hayat yaşıyordu. Memlekete eli kalem tutan sıkı bir gazetecisi olarak döndü ve hayatı İzmit’te Sakallı Nurettin’in yönettiği öfkeli bir güruhun ellerinde, bedeni lime lime edilerek son buldu.

        Onun trajedisi, sadece bir siyasi körlük ya da basit bir “işbirlikçilik” hikayesi değildir. O, ait olduğu topraklardan tiksinen, kendi halkının ter kokusundan kaçıp Batı’nın parfümlü ortamına sığınmak isteyen bir şark aydınının derin, iflah olmaz yarasıdır. Ali Kemal, kalemi muazzam, lisanı parlak bir muharrirdi. Cümleleri ipek gibi akardı akmasına ama o ipek, gün geldi kendi boynuna dolanacak bir urgana dönüştü. Çünkü o, kelimelerini kırbaç yapıp düşmanının eline vermişti.

        Londra, onun zihninde sadece bir şehir değil, bir kurtuluş mekanıydı. İngiliz mandasına duyduğu o sarsılmaz, marazi aşk, aslında kendi insanına duyduğu derin güvensizliğin bir tezahürüydü. Anadolu’da elinde isyan bayrağıyla dolaşan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına bakarken, Paris’te öğrendiği o üstenci, monşer edasıyla gülümsedi. “Serseriler” dedi onlara, “maceraperestler”... Peyam-ı Sabah’taki köşesinden savurduğu o kibirli cümleler, Ankara’da canını dişine takmışların kalbine birer kurşun gibi saplandı.. İngilizlere pek güvendi. “Ankara’dakilerden bir nane olmaz” dedi.

        Anadolu’dan gelen zafer haberleriyle birlikte Ali Kemal’in kelimeleri ilk kez anlamını yitirdi. 10 Eylül 1922’de, mağlubiyetin o ağır kokusu odasına dolduğunda, “Gayelerimiz bir idi aslında” diye yazdı. Bu, hırslı bir entelektüelin tarihin huzurundaki en aciz, en geç kalmış nedamet ayiniydi. Yanılmıştı. Ama geç kalmıştı.

        Sonrası malum; bir berber koltuğundan sökülüp alınan bir hayat ve İzmit’te nihayete eren o berbat linç sahnesi.

        Ali Kemal, bu toprakların yetiştirdiği en parlak ama en bahtsız, en yabancılaşmış zekalardan biriydi. Ama yanlış zamanda yanlış ata oynadı.

        Ankara’ya ulaşsaydı, muhtemelen idam edilecekti. Ama linç edip cesedinden kalan parçayı tren istasyonunda bir ağaca asmak adın “Artin Kemal” bile olsa hak edilen bir muamele değildi.

        *

        Nazım Hikmet’in "Ağa Camii" şiirini zihnimde evirip çevirirken, tarihin tekerrürden ibaret olmadığını, onu yazanların inancı ve direnciyle şekillendiğini bir kez daha anladım.

        Kulağıma okunan Kemal Tahir’in romanını kapattım. Arkadaşımın tarif ettiği gibi Ağa Camii’ne sırtımı döndüm. Şimdiki adı “Atıf Yılmaz Sokak” olan “Sakızağacı Sokak”a saptım.

        Hem Kemal Tahir’in romanındaki o direnişçilere hem de camiyle dertleşen o genç şaire borçlu olduklarımızla meşguldü şimdi bilincim.