Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Döndüğün ev, her zaman bıraktığın ev değildir
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Ertuğrul Özkök'ün; Christopher Nolan'ın son günlerde bütün dünyanın konuştuğu “The Odyssey” filminin vizyona girdiği gün yayımlanan, Ege Denizi'nde “Homeros Rotasını” takip ederek çıktığı bir haftalık yolculuğu anlatan yazısını, iliştirdiği bir notla birlikte bana yollayan kıymetli Murat Ülker, belki de bu zamana kadar birçok kişinin aklına gelmiş ama pek sorduğuna rastlamadığım birkaç önemli soruyu arka arkaya sıralıyordu.

        Murat Bey diyordu ki notunda: “Meşhur destanı, acaba kim, niye antik tarihin sayfalarından çıkarıp meşhur etti? Tarihte Yunanlılar, Helenler hakikaten anlatıldığı kadar önemli mi? Yoksa Mezopotamya’da da geçmişte benzer devletler ve halklar yaşamışken Helen ve Mısır’ın öne çıkarılışının bir başka sebebi var mı?”

        Bu soruların dört başı mamur cevaplarının bende olmadığını elbette biliyordu Murat Bey. Peki, bildiği halde bu soruları neden bana soruyordu? Sanırım en büyük nedeni beni böyle bir yazıyı yazmaya teşvik etmekti.

        Allah her yazara böylesi dostlar nasip etsin!

        *

        Destanın müellifi olarak kabul edilen İzmirli kör ozan Homeros’un, ortaya çıktığı günden beri bütün dünyada romanı, resmi, müziği, sinemayı, ezcümle sanatın bütün dallarını muazzam bir şekilde etkilemiş ve yüzlerce farklı biçimde birçok sanat eserine esin kaynağı olmuş "İlyada ve Odisseia" destanlarından önce, "Gılgamış" destanı vardı.

        İşin tuhaf yanı, Gılgamış ile Homeros destanları arasında birbirine oldukça yakın tematik benzerliklerin bulunmasıdır. Mezopotamya’da gün yüzüne çıkmış olan, dünyanın ilk yazılı anlatısı Gılgamış destanı; ondan asırlar sonra ortaya çıkan, önce Antik Yunan edebiyatının, daha sonra da bütün Batı edebiyatının temelini oluşturan Homeros destanları üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Gılgamış, dostu Enkidu’nun ardından ölümsüzlük peşinde koşan bir kralın hikâyesiyken; Odisseia, kendisine sunulan ölümsüzlüğü reddederek evine dönmek, yaşlı karısına kavuşmak için Kral Odysseus’un çıktığı yolculuğun hikâyesidir.

        Zaten bu iki destandan beri, bütün büyük hikâyelerin hep bir kahramanın çıktığı bir yolculukla başladığını söyler Tolstoy ayarında yazarlar. Bütün insanlığın macerası da öyle değil mi? Doğumla başlayıp ölümle biten, adına “hayat” dediğimiz muazzam bir yolculuktur bu yolculuk.

        İki destanın tek ortak yanı, bir eve dönüş yolculuğu olmaları değildir sadece; her iki destanda da tanrılar, insanların hayatına doğrudan müdahale eder. Onlara bazen yollarını şaşırtır, bazen olağanüstü yaratıklarla veya mucizelerle karşı karşıya bırakır, bazen de yollarına aşamayacakları engeller çıkarır. O tanrılar ki beşerî zaaflara sahip, kıskanç ve öfkelidirler. Dertleri, insanoğlunu bulabildikleri her fırsatta sınamaktır. Hayat yolculuğu da o hayatta hepimizin başına gelen aşk da bir “sınama” değil midir zaten?

        *

        Gılgamış Destanı’nın yazıyla buluştuğu Mezopotamya ile Homeros’un sözlü dünyasında biçimlenmiş destanının mekânı olan Ege birbirinden fersah fersah uzaktadır. Peki nasıl oldu da okuma yazması olmayan kör ozan Homeros, Gılgamış Destanı’ndaki birçok temayı alıp kendi eserine yedirdi?

        Bu soruya cevap arayan âlimler, Homeros’un yaşadığı dönem olan MÖ 8. yüzyılda Ege havzası ile Yakın Doğu arasında bir deniz ticareti ve göç hareketinin varlığına işaret ederler. Muhtemelen o tüccarlar ve gezgin ozanlar, Mezopotamya’nın kadim mitolojik anlatılarını sözlü gelenek yoluyla Anadolu ve Helen coğrafyasına taşıdılar.

        Öte yandan ölüm korkusu, yas, yolculuk, dostluk, şöhret olma isteği ve kader karşısında insanoğlunun çaresizliği gibi temalar; hangi coğrafyada olursa olsun, bütün insanların ortak derdidir dünya kurulduğu günden bugüne.

        Anlayacağımız, kadimden bugüne tek bir hikâye vardır. O günden bugüne her yaratıcı, o hikâyeyi kendi meşrebince söylemiştir. Büyük Goethe’nin “dünya edebiyatı” dediği şey tam da budur işte.

        *

        Tıpkı Odysseus’un çıktığı yolculuğa benzer bir yolculuk sonucu evine varan, evde umduğunu bulamayan, bu yüzden büyük belalara çatan, beklenmedik trajik bir girdabın içine düşen birkaç kahramanın edebiyata yansımış ilginç hikâyelerine gelmeden önce, kıymetli Murat Ülker’in sorularının cevaplarına bakalım biraz da.

        Bu sorular, aslında modern tarih yazımının Avrupa merkezli bakış açısını ve Batı dünyasının kendi kökenlerini kurgulama çabasını sorgulayan önemli sorulardır çünkü.

        İngilizler kendilerine bir “genesis” ararlarken, yani “köklerini kurgularken” Ege ve Yunan medeniyetine yönelip oralardaki bütün tarihi eserleri kendi memleketlerine götürerek hayali bir geçmişe sığındılar. Fransızlar Mısır'da araştırmaya giriştiler; Mısır uygarlığı kalıntılarını kendi müzelerine taşıyarak köklerinin o görkemli harabelerin arasında filizlendiğini iddia ettiler. Almanlar ise geç kalmıştı; Anadolu'da Efes ve Bergama kalıntılarını Berlin ve Viyana'ya götürmeye çalışırlarken muazzam bir keşif yaptılar:

        Troya!

        *

        Heinrich Schliemann nam arkeolog, Homeros destanının izini sürerek varmıştı Çanakkale’ye.

        Gezgin ozanlar, hepsinin babası olan Homeros’un hafızasından kendilerine geçmiş olan bu destanı nesilden nesile aktarmıştı. Destan, MÖ 8. asırda Fenike alfabesiyle yazıya geçirilmiş; 6. asırda ise Atina’da farklı versiyonları bir araya getirilmişti. Büyük İskender’in fetihleri sonrasında İskenderiye Kütüphanesi’nde korumaya alınan destan, Orta Çağ'da bir dönem unutulmuş olsa da Rönesans döneminde Bizanslı bilginler tarafından Avrupa’ya götürüldü.

        Matbaanın icadıyla birlikte destan kâğıda basılarak her yere yayıldı. Ve destanda anlatılan hikâyelerin gerçekliği, zamanla birçok arkeoloğun ilgisini çekti.

        1870 yılında Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann, elinde Homeros destanıyla Çanakkale’ye kadar geldi ve Hisarlık mevkiinde kazılara başladı. Kazmayı vurdukça Homeros’un anlattığı antik Troya şehri yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu muazzam bir keşifti; demek destanda anlatılan hikâye gerçekten yaşanmıştı.

        O andan itibaren Homeros Destanı aldı başını yürüdü.

        O sırada önemli eserlerini vermiş olan modern batı edebiyatının seyri de değişmeye başladı. Yazarlar bilinç akımı yoluyla, insanın içine doğru tıpkı Odysseus’un yolculuğuna benzer uzun yolculuklara çıktı. Batı medeniyeti kendine yeni bir kök bulmuştu; Grek kültürü bu medeniyetin asıl nüvesiydi!

        “Tarihte Yunanlılar ve Helenler anlatıldığı kadar önemli mi? sorunun cevabı kuşkusuz tarihçilerde, ancak bildiklerim beni şuraya götürüyor naçizane: Antik Yunan demek felsefe, demokrasi fikri, tiyatro ve bilimsel merak demek... Ancak bu alandaki başarıları kendini kapatmış, izole bir topluluk gerçekleştirmemişti. Batı tarih yazımı, kendine yeni bulduğu "genesisi", yani yeni kimliğini meşrulaştırmak için felsefe ve bilimin temelini Mezopotamya’dan alıp Grek dünyasına götürdü. Bu alanda, kendilerinden önce muazzam gelişmelere imza atmış, yazıyı icat etmiş, sıfırı bulmuş, rasathaneler kurmuş, önemli filozoflar yetiştirmiş Mezopotamya ve Doğu medeniyetinin katkılarını tamamen göz ardı etti.

        Peki nasıl?

        Her şeyden önce doğa yardım etmişti onlara. Helen ve Mısır medeniyeti bir taş medeniyeti, Mezopotamya medeniyeti ise bir kerpiç medeniyetiydi. Yunan ve Mısır taşları, doğanın felaketlerine direnerek muazzam eserler bıraktı günümüze, Mezopotamya ise çoktan kumlara gömülmüştü. İkinci olarak, Antik Yunan'ın dili Yunancaydı (Grekçe); asırlar boyunca Avrupa'nın kültür ve bilim dili olarak kaldı. Mezopotamya'nın çivi yazısı ise ancak 19. asırda çözülebildi; o da Batılı arkeologlar tarafından...

        Her kültürün bir “ötekisi” vardır. İnsan doğusunu aşağılar, batısına özenir. Batı dünyası kendi kültürel ve coğrafi kimliğini inşa ederken Doğu hep “egzotik” bir yer, bir “öteki” olarak kaldı lügatlarında. Bu oryantalist bir bakış açısıydı ve bu bakış, Mezopotamya'yı insanlığın ayağa kalktığı yer olarak kabul etmek yerine, doğrudan kendi soyundan saydığı Helen ve Roma medeniyetini yüceltmeyi tercih etti.

        (Homeros Destanı’nı Türkçeye, eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı Azra Erhat ile şair A. Kadir çevirdiler. Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat’ı Cevat Şakir’e “Homeros Destanı’nın çevirmeni” olarak tanıtınca, Cevat Şakir bu çevrinin imkânsız olduğunu söyler Erhat’a. Ona göre Homeros Destanı Atina’da sansüre uğramış, Homeros İzmir-Aydın sahil şeridi denilen İyonya’da doğup yaşadığı halde Yunanlılar bunu gizlemiş, destanda Anadolu’nun kahramanlığı yüceltildiği halde bu kısmı destandan çıkartmış, kimi bölümleri budanmış, kimi bölümleri değiştirilmiş, bazı yerlerine yeni parçalar eklenmiş, bu iş için Atina’da bir komisyon kurulmuş, değiştirme işini bu komisyon üstlenmiş, böylece destan altüst edilmiş, bu yüzden şu anda elimizde bulunan Homeros Destanı, tahrifata uğradığı için Türkçeye çevrilmeye değmeyecek bir metindir. Azra Erhat, Balıkçı’nın anlattıklarına başta inanmaz, ancak Halikarnas Balıkçısı, bu tezini yüz elli sayfalık bir mektupla ona kanıtlayınca, ikna olur ama yapacak bir şey yoktur; çünkü tam kırk yılını bu metnin Türkçesine vermiştir kadın.)

        *

        Dünya edebiyatının en güzel hikâyelerinin, uzun yolculuklardan sonra eve dönen Odysseus’a benzer kahramanları, çoğu zaman döndükleri evi bıraktıkları gibi bulamazlar. Troya Savaşı'na gitmiş olan Odysseus, vatanı İthaka’dan 20 yıl ayrı kalmıştır. Hiç bitmeyen, zorlu bir yolculuk sonucu evine vardığında sarayı istila edilmiş, serveti yağmalanmış, taliplileri karısı Penelope’yle evlenmek için sıraya girmiş, oğlu kaçıp bir yerlere saklanmış, ülkesi muazzam bir karmaşa içindedir. Odysseus, Tanrıça Athena'nın yardımıyla bir kral olarak değil, yaşlı bir dilenci kılığında gizlice girer evine.

        Christopher Nolan’ın “The Odyssey” filmini henüz seyretmedim; hikâyenin devamı muhakkak filmde var. O hâlde daha fazla anlatıp film seyretme keyfinizi kaçırmadan, yaklaşık yirmi sekiz asır önce yazıya geçirilen bu hikâyenin kaynaklık ettiği “eve dönüş” temasının benzer ama farklı bir biçimde yer aldığı; biri Fransız edebiyatından, biri Türk edebiyatından, öteki de Kürt halk edebiyatından üç hikâyeye götürmek istiyorum sizi şimdi.

        *

        “Üç Öykü” adlı kitap, “Madam Bovary”nin yazarı Gustave Flaubert’in üslubunun zirvesi kabul edilen başyapıtıdır. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan bu eser, edebi arayışının doruğu olarak kabul edilir. Bu küçük hikâye kitabı; edebiyat tarihinde biçimsel kusursuzluğu, üç farklı çağda üç farklı inanç ve yalnızlık evresini anlatması, realizmden sembolizme geçişiyle önemli bir yer tutar.

        Kitaptaki “Konuksever Aziz Julien Söylencesi” adlı hikâyenin kahramanı, tıpkı Odysseus gibi ayrı kaldığı eve geri döner ve o korkunç felaketi yaşar. Soylu bir aileden doğan Julien, çocukluğundan itibaren hayvanları öldürmekten zevk alan vahşi bir avcı olarak büyür. Bir gün avlandığı sırada yaraladığı devasa bir geyik, Julien’in kulağına gelecekte kendi anne ve babasını öldüreceğini fısıldar. Bu korkunç lanetten kaçmak için sarayını ve ailesini terk eden Julien, uzak diyarlara gider. Büyük savaşlara katılır, kahramanlıklar yapar ve bir hükümdarın kızıyla evlenerek ailesinden uzakta yeni bir hayat kurar. Avlanmayı tamamen bırakır. Yıllar sonra Julien'in izini bulan anne ve babası, onun evine gelir. Julien evde yokken karısı onları hürmetle karşılar; misafirperverliğini göstermek için onları oldukça rahat olan kendi yatağına yatırır. Gece eve dönen Julien, yatağında bir erkekle bir kadının yattığını görünce karısının kendisini aldattığını sanır. Öfkeyle kılıcını çeker, anne ve babasını öldürür; böylece kehanet gerçekleşir.

        İşlediği korkunç günahın azabıyla her şeyini terk eden Julien, azgın bir nehrin kenarında münzevi olarak yaşamaya başlar. Kurduğu derme çatma salla insanları hiçbir ücret almadan nehrin karşı kıyısına taşır. Fırtınalı bir gecede cüzamlı ve tiksindirici bir dilenci nehrin karşısına geçmek ister. Julien onu taşır, evine alır ve yemeğini paylaşır. Hatta donmak üzere olan cüzamlıyı ısıtmak için kendi çıplak bedeniyle onu sarar. O anda cüzamlı dilenci Hz. İsa’ya dönüşür. Julien’i affederek onu ilahi bir ışık eşliğinde göğe yükseltir.

        *

        Türk edebiyatından Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” romanı, imparatorluğun uzak topraklarında seneler boyunca cepheden cepheye koşan, ağır bir yenilgiden sonra “eve dönen” ordusuz kalmış askerlerin trajik romanıdır. Anadolu’nun yorgun savaşçıları, eve döndüklerinde evi yerinde bulamadıkları gibi, sığınacakları bir “İthaka”ları da yoktur.

        Romanda, Gazze Cephesi’nde tek gözünü bırakmış Kör Şaban, başkahraman Cehennem Yüzbaşısı Cemil’e bir Tosyalı Onbaşı hikâyesi anlatır.

        Tosyalı Onbaşı, tıpkı Kör Şaban gibi cephede tek gözünü kaybetmiştir. Tedavi gördüğü askeri hastanedeyken köyüne durumunu bildiren bir mektup yazar. Ancak, çoğu hikâyede olduğu gibi o mektup köye ulaşmaz. Köylüler uzun süre ondan haber alamayınca, resmi makamlardan evine bir şehitlik kâğıdı gelir. Töreler ve dönemin geçim şartları gereği; ölen abisinin namusunu ve geride kalan ailesini korumak amacıyla Tosyalı Onbaşı’nın karısı, ölen kocasının küçük erkek kardeşiyle evlendirilir.

        Hastaneden taburcu edilen gazi Tosyalı, hava değişimi izni alarak memleketine doğru yola çıkar. Yol üstündeki bir handa konaklarken, tanıdık hancı sağ olduğunu fark eder ve amcasına haber verir. Onbaşı han odasında, "Karıma hediye olarak pırtı (kumaş) mı alsam yoksa başörtüsü mü alsam?" diye heyecanla güzel hayaller kurarken karşısına amcası dikilir. Amcası, yeğenini canlı görünce altüst olur, ama ona gerçeği de anlatır: Şehitlik haberi köye gelince, kadına sahip çıkmak için karısını, küçük kardeşiyle nikâhlandırdıklarını söyler.

        Gazi onbaşının sağ salim geri dönmesi üzerine köyde büyük bir ahlâki ve hukuki çıkmaz yaşanır. Durumu çözmek için köylüler imama başvururlar. Hoca bir çıkış yolu bulur, "Küçük oğlan karıyı boşayacak, biz de gazi onbaşıyla karısının nikâhını yeniden tazeleyeceğiz," der. Gelin görün ki kadın bu fikre yanaşmaz. O, yıllar yılı cephede güçten düşmüş, kör bir koca istemiyor artık.

        Geri döndüğü evi, Tosyalı için bir cehennemdir bundan böyle. Kim cehennemde yaşamak ister ki?

        *

        Kürt sözlü kültüründe, uzun bir türkü olarak söylenen Mem Abbasi hikâyesine bakalım şimdi de.

        Memo, annesinin biricik oğludur. Babasız büyür; evlenme çağına gelince annesi akrabadan bir kız bulur, evlendirir. Düğünden kısa bir süre sonra Memo gurbete gider. Gurbete her giden geri dönmez. Aradan yıllar geçer; Memo’nun ölüm haberi köyüne, annesine, karısına ulaşır. Yasını tutarlar ama annesi acısıyla baş etmede güçlük çeker, gelinini onun yerine koyar; oğlunun kokusunu üzerinde taşıyor diye onu hiç yanından ayırmaz. Efsane bu ya, günün birinde Memo’nun gurbette geçen günleri biter, köyünün yolunu tutar; aradan yedi yıl geçmiştir, bir gece yarısı evine gelir. Yaşlı annesi uyuduğu için sabah vakti ona sürpriz yapmak amacıyla karısına annesini uyandırmamasını söyler. Yatağına girer, karısına sarılır ve uykuya dalar.

        Seher vakti annesi namaza kalkar, ibriğini doldurur; her sabah yaptığı gibi oğlunun yadigârına bir göz atar. Bir ne görsün; gelininin koynunda bir yabancı adam yatmaktadır. Deliye döner; kapının önünde her daim hazır beklettiği mızrağı kapar, ağızüstü yatmakta olan gelininin âşığının sırtına mızrağı var gücüyle saplar. Bir âşığına, bir gelinine... İkisini de öldürdüğüne emin olduktan sonra adamı sırtüstü çevirir; mızrak darbeleriyle delik deşik ettiği adam, yıllardır yolunu gözlediği oğlu Memo’dur.

        Oturur ona uzun bir ağıt yakar. Ağıt şöyle başlar:

        Hoy hoy hoy Memo

        Mem Abbasî, Abbasî

        Kurtekê ser kirasî

        Dayê kore bû ne niyasî

        *

        (Hay hay hay Memo

        Mem Abbasi, Abbasi

        Fanilanın üstünde abası

        Tanımadı kör olası annesi)

        Bu hikâyede eve dönüş teması bir kurtuluş değil, zamanın ve mekânın acımasızlığıyla örülü bir kapandır. Gurbete çıkan Memo eve döndüğünde artık oraya ait değildir; ev ise onu kabul etmek yerine bir tehdit olarak görüp bir yabancı gibi atar dışarı.

        Bu evrensel trajedi Homeros’ta da Flaubert’de da Kemal Tahir’de de aynıdır.

        *

        Odysseus’un İthaka’ya dönüşünden "ruhen eve dönememiş" Anna Karenina’ya; "tabut gibi" bir odadan müteşekkil evinin yolunu şaşırmış Raskolnikov’dan cephelerden gelip evini bulamamış Cehennem Yüzbaşısı Cemil’e; Zîn’in peşinden fersah fersah uzaklardaki Cizre’ye gidip evine dönemeyen Ehmedê Xanî’nin kahramanı Mem’den, evden çıkıp 17 saat sonra eve dönen ve bu süre zarfında tıpkı Odysseus'un yaşadıklarına benzer bir macerayı bilinçaltında yaşayan James Joyce’un "Ulysses" adlı romanının kahramanı Leopold Bloom’a kadar klasik olsun modern olsun dünya edebiyatının temel sorusu, "Uzun bir yolculuğa çıkmış olan insan, günün birinde gerçekten eve dönebilir mi?" sorusudur.

        Bazı dönüşler mutluluk getirir, bazıları ise hayal kırıklığı... Bazı dönüşler yeni bir hayata başlatır, bazıları ise acı bir hakikatle yüz yüze bırakır insanı. İnsan bazen en çok özlediği yere vardığında, aslında artık özlediği yer orası değildir.

        Ezcümle, eve dönmek her zaman iyi değildir; ama eve dönme arzusu, yaratılıştan beri insanın vazgeçemediği bir histir. Çünkü çoğu zaman özlediğimiz yer, gerçek bir evden çok, artık var olmayan bir eski zamandır.

        Sakın o zaman, çocukluğumuz olmasın!