Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bazı dostlar vardır ki taban tabana zıttır. Fikirleri aykırı, dünyayı bakışları farklı, alışkanlıkları birbirine uzaktır. Her birinin duruşu şahsına münhasırdır; pek çok konuda ters düşerler. Gelgelelim, tüm bu zıtlıklara rağmen birinin parmağı kıymık batsa, ötekinin canını yanar; dostlukları o derece derindir.

        Dostluk, fikri uzlaşma değil, ruhi ortaklıktır. Gerçek dostluk zihnin değil, kalbin ürünüdür çünkü.

        *

        Aziz Nesin’in taslak halinde kalmış, bitmemiş “Birlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim” kitabını okuyunca, Kemal Tahir’le olan dostluklarının yukarıda tarif ettiğim dostluğa benzediğini hayretle görüp, 50 yaşını geride bırakalı beri elimde kalan üç-beş kişinin gerçek dost olduğuna bir kez daha kendimi inandırıp, onları muhafaza etmek için ne kadar çırpınsam azdır duygusuna kapıldım.

        Ne muhteşem dostlukmuş meğer Tahir ile Nesin’inki…

        *

        Türkiye’deki aydınların büyük çoğunluğu “parasız devlet okullarından” mezundur. İçlerinden bazıları; devletin halktan toplanan vergilerle var olduğunu göz ardı ederek, devletin halkı var ettiğine inanır. Bu yüzden hep devlete minnettar kalır ve hayatları boyunca devlete toz kondurmazlar.

        Diğerleri ise o okulların halkın parasıyla yapıldığının bilir. Kendilerini halka borçlu hissedip bu borcu ödemek için çırpınıp durur. Bu duyguyla halkı kutsar, kalpleri hep onunla birlikte atar ve onu bulunduğu sefil durumdan “kurtarmak” için çoğu zaman hayatı kendilerine zehir ederler.

        Modernleşme tarihiyle birlikte kendilerini var edenin “devlet” olduğuna inanmış aydınlar daha çok sağ cenahı oluştururken; onları okutup yetiştirenin “halk” olduğuna inananlar ise solda kümelendiler.

        Türkiye’de milliyetçilerin “devleti”, sosyalistlerin “halkı” kutsamasının temel sebebi budur.

        *

        Kemal Tahir, Aziz Nesin’den sadece beş yaş büyüktür. Rüştiye mezunudur; yani eğitimi ortaokuldan öteye gitmemiştir ve edebiyat aleminin “alaylısı” sayılır. Aziz Nesin ise ilk mektepten Harp Okulu’na, ardından Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirinceye kadar hep “bu yoksul halkın parasıyla” okuduğunu söylemiş ve kendisini o halka hep borçlu hissetmiş. Sanatını da daima bu “borcu ödemenin” bir aracı olarak kullanmış; yazdığı her şeyin halkın işine yaramasını istemiş. Edebiyatı, halkın “sömürüsüz, eşit bir düzende yaşama” mücadelesinin bir silahı olarak görmüş.

        Kemal Tahir’e göre ise edebiyat, bilhassa roman; toplumu ve tarihi anlamaya, açıklamaya ve bu yolla ülkenin kendi gerçekliğine uygun çözümler üretmeye yarar. Ona göre edebiyatla halk kurtulmaz, roman halkı bilinçlendirmez; roman, yalnızca “drama düşmüş” insanı anlatmanın bir aracıdır.

        İkisi de başlangıçta devleti kutsamamış; ancak ilerleyen yaşlarda devlet hakkındaki fikirleri taban tabana zıt bir hal almış. İkisi de çok uzun yıllar hapis yatmış. Devlet ikisine de çok hoyrat davranmış; Kemal Tahir aralıksız on üç yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde hapis yatarken, Aziz Nesin de birçok şehri sürgün olarak dolaşmak zorunda kalmış. Kemal Tahir de Aziz Nesin de sol düşünce dünyasının içinde yetişmiş oldukları halde, Türkiye’nin meselelerine bakışlarında birbirine tamamen zıt düşüncelere sahiptirler.

        Aziz Nesin, sosyalizmi evrensel ilkeleriyle benimser. Topluma ezen-ezilen ilişkisiyle bakar, aydınlanmacıdır; Osmanlı düzenini gerici ve karanlık bir dönem olarak görür, Cumhuriyet’in ise bu karanlıktan çıkış olduğunu savunur. Kamucudur, antiemperyalisttir; klasik bir sosyalist ve ödünsüz bir laiktir, hatta laikliği “demokrasinin namusu” olarak görür. Eserlerinde bürokrasiyi, kapitalist sömürüyü, dini bağnazlığı ve toplumsal cehaleti, keskin bir mizahla bilenmiş sert bir dille yerden yere vurur.

        Kemal Tahir ise Aziz Nesin’in tersine, fikirden fikre at koşturmuş, birçok defa yanılmış; hatasını fark ettiğinde bunu açıkça dile getirmiş ve nihayetinde yerli, ezber bozan ve tarih merkezli bir sosyolojik yaklaşımla memleketi o tarihlerde pek kimsenin göremediği bir gözle görmüş bir münevverdir. Hiçbir fikrinde ısrarcı olmamış, doğru bulduğunu canla başla savunmuş; yanlışa düştüğünü anladığı anda da “Vay arkadaş, yine yanıldık!” diyerek o “doğru fikirden” kolayca vazgeçebilmiş. Genel geçer Batılılaşma modellerine karşı çıkmış, dışarıdan gelen nazariyelerle toplumun tahlil edilemeyeceğini savunmuş; böylece yerli bir sosyalizm fikrine varmış. Türkiye’de Batı tipi bir feodalizm ya da sınıf çatışması olmadığını, devlet ile halkın birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu öne sürmüş. Klasik Marksist şablonları Türk tarihine uygulamayı reddetmiş; Osmanlı toplum düzenini, “Kerim devlet” dediği güçlü devlet geleneğini ve köylünün yapısını merkeze alarak Batı taklitçiliğine karşı milli ve yerli bir toplumsal uyanışı savunmuş, sıra dışı bir âlim-romancıdır.

        Aziz Nesin; doğmalara, emperyalizme, sömürüye ve baskıcı rejimlere karşı akıl, bilim, laiklik ve sosyalizm temelinde savaşan, hiçbir güce biat etmeyen bağımsız bir sol entelektüel olarak varlığını sürdürürken; Kemal Tahir, Marksist bir gelenekten gelse de dogmatik solcular tarafından “sağcılık, milliyetçilik ve Osmanlıcılıkla”, bir dönem sağ çevreler tarafından ise “komünistlikle” suçlanarak iki tarafa da yaranamayan “yalnız ve yerli” bir devrimci entelektüel olarak Türk düşünce tarihinde iz bırakmıştır.

        *

        İşte bu ikilinin dostlukları hiçbir deftere sığmaz. Siyası fikirleri taban tabana zıt, edebiyat anlayışları ise birbirinden bir hayli uzaktır. Ama Türk edebiyat tarihinin belki de en sarsılmaz, en derin dostluklarından birini onlar inşa etmişler.

        Yolları gençlik yıllarında kesişmiş; 1940’ların koyu karanlık siyasi ortamında birlikte hapis yatmışlar. Daha sonra geçimlerini sağlamak adına ortak bir yayınevi kurmuşlar. Kemal Tahir hapishaneden çıktıktan sonra, ne zaman Aziz Nesin gözaltına alındıysa, polis mutlaka Kemal Tahir’i de alıp götürmüş.

        12 Mart’ta askeri bir cip önce Aziz Nesin’i alır. Yola çıktıklarında Aziz Nesin şoföre yolu tarif etmeye başlar. Araç komutanı subay, “Nereye gideceğimizi nereden biliyorsun?” diye sorunca, “Kemal Tahir’in evine gidiyoruz; beni her aldığınızda onu da alacağınızı biliyorum,” der.

        Kemal Tahir arabaya biner binmez başlar şu Karadeniz türküsünü söylemeye:

        “Gidiyorum Tonya’ya

        Tonya’ya oturmaya

        Tonya’dan bir kız aldım

        Heybemi dokumaya

        *

        Limanın gerisinde

        Görünüyor araklar

        Güzelle konuşmaya

        Meraklıyım meraklı”

        Bu türkü, onun emniyete gidiş ve emniyetten çıkış türküsüdür; hiç değişmez. Aziz Nesin anılarında, “Hücrede de hep bu türküyü söyledi durdu,” der.

        *

        Aziz Nesin, yukarıda adını andığım kitabında şunları yazar:

        “Kemal Tahir’le ben ayrı dünyaların insanlarıydık. Hemen hiçbir konuda anlaşamazdık. Ama yine de dosttuk. Birbirimizden değilse bile, o benden vazgeçmezdi. Ben de onu gerçekten severdim, dost bilirdim; hem de kimi yanlarını hiç beğenmediğim halde. Böyle bir dostluk daha tanıdım Goethe’de. Goethe’nin de böyle bir dostu var.”

        Aziz Nesin’in sözünü ettiği Goethe’nin dostu Jacobi’dir. 10 Mayıs 1812’de ona yazdığı bir mektupta şunları yazar büyük Goethe:

        “Yaratılışlarımızın birbirine ne denli ters düştüğünü ikimiz de daha çok genç yaşlardayken anlamıştık. Yaşlarımız ilerledikçe bu karakter ayrılığı büsbütün arttı. Buna rağmen bugün eğer karşılıklı sevgi ve samimiyetimiz, dostluk bağlarımızın kopmasına izin vermemişse bunun için sevinip birbirimizi karşılıklı olarak kutlamamız gerekir.”

        Goethe ile Jacobi birbirleri için neyse, Tahir ile Nesin de birbirleri için öyleydi.

        *

        21 Nisan 1973 sabahı, saat altıda Aziz Nesin’in telefonu çalar. Yataktan kalkar ve gidip telefonu açar. Telefondaki ses, Kemal Tahir’in eşi Semiha Hanım'dır:

        “Kemal uyudu, bir daha uyanmayacak,” der ve telefonu ağlayarak kapatır.

        Bu haber üzerine Aziz Nesin şunları yazar:

        “Bu denli yalın, yapyalın bir sözün, birdenbire bu denli anlamlaştığı, bu denli şiirleştiği pek az görülmüştür. Bu olağan, bu dümdüz söz, edebiyatımızda başka hiç kimsenin ölümüne onunki kadar uygun düşmez. Bir daha uyanamayacağı o son uykuya yatmış olan Kemal’in alnından öptüğümde, dudaklarıma geçen yokluğunun serinliğiyle, o zorlu fırtınanın büsbütün dindiğini acıyla duydum.”

        Kemal Tahir’in ölümünü Aziz Nesin “fırtınanın dinmesi” olarak nitelendirir. Hem de zorlu bir fırtına... Ona göre Türk edebiyatında, Tahir’den önce böylesine bir fırtına yaratan tek kişi vardır; o da Süleyman Nazif’tir. Ama Kemal Tahir’in estirdiği fırtına hiçbir fırtınaya benzemez; onun yarattığı o zorlu kasırganın yanında edebiyatta esen en sert yeller bile yalnızca bir “imbat esintisi” gibi kalır. Bu yüzden o öldüğünde Aziz Nesin mezarının başında yaptığı o meşhur konuşmada, “Gürleyen yergi yıldırımları, dilinde akan sövgü kıvılcımları, yağdırdığı taşlama yağmurlarıyla edebiyatımızın en yaman fırtınası dindi,” der.

        *

        Bütün zamanların en etkili mezar başı hitabetinin, Victor Hugo’nun ölen dostu Honoré de Balzac’ın mezarı başında yaptığı konuşma olduğunu söylerler. 20 Ağustos 1850 günü, Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’na şakır şakır yağmur yağıyordu. Ölen Balzac’ın mezarı başında Victor Hugo’nun yanı sıra yazar Alexandre Dumas, eleştirmen Charles-Augustin Sainte-Beuve, Fransa İçişleri Bakanı Jules Baroche, Balzac’ın eşi ve büyük aşkı Éveline Hanska, ünlü tiyatro oyuncusu Frédéric Lemaître ile binlerce Parisli işçi ve dizgici vardı.

        Victor Hugo mezar başındaki topluluğa “Efendiler” diye hitap ederek, “Yaşadığı gün sayısından çok eser vermiş” olan Balzac’ın sadece bir yazar değil, topluma yön veren bir kanaat önderi olduğunu vurgular ve “Bugün siyahlar giyinmiş bir halk var, çünkü büyük bir adam öldü; bir deha için yas tutan bir ulus var,” der. Balzac da Fransa’da büyük bir fırtına estirmişti. Hugo, Balzac’ın yok olmadığını, sadece ölümsüzlüğe adım attığını söyledikten sonra, “Hayır, bu bir karanlık değil, ışıktır! Bir son değil, başlangıçtır! Yok oluş değil, sonsuzluktur! Hayatları boyunca dahi olanların, ölümlerinden sonra birer ruh olmaması imkansızdır!” diyerek konuşmasını bitirir.

        23 Nisan 1973 günü vefat eden Kemal Tahir’in mezarı başında Aziz Nesin’den başka Semiha Tahir, Yaşar Kemal, Cemil Meriç, İsmail Cem, Hulki Aktunç, Mehmet Barlas ve kalabalık bir grup vardı. Aziz Nesin o gün, Türkiye’de şimdiye dek yapılmış en hüzünlü, en sarsıcı vedalardan birini gerçekleştirdi. Önündeki kâğıttan konuşuyordu; kelimeler boğazında düğümlendi ve ağlamaktan konuşmasını bitiremedi. Bu metni daha sonra yayınladı; Aziz Nesin onu yazarken hayatının en zor yazısını yazdığını söyledi. Konuşmanın başlığı “Bir Fırtına Dindi” şeklindeydi.

        Aziz Nesin’e göre Kemal Tahir’le dostlukları yıllardan beri sevgi bağları, dargınlıklar, anlaşmalar, anlaşmazlıklar, dayanışmalar, çatışmalar, barışmalar, küskünlükler, gönül almalar, kızgınlıklar, değer vermeler ve eleştirilerle sürüp gitmişti. “Gerçek dostluğun bütün gerekleriyle”, aralarında “her ne geçerse geçsin, her ne olursa olsun”, birbirlerinden asla vazgeçmemişlerdi. Bu yüzden o gün hayatının en zor yazısını yazmıştı yılların gedikli yazarı.

        *

        Aziz Nesin, Kemal Tahir’i müstear isimle yazdığı romanlarla yeni yeni tanımaya başladığı dönemde; Tahir, Nazım Hikmet’e o kadar hayrandır ki o dönemde kullandığı soyadı bile şairin şiirinden mülhem “Benerci”dir. Aziz Nesin’e göre o, pek öyle alışılagelmiş yazara, âlime, entelektüele falan benzemiyordu. Çok meşhur bir yazarken bile parmağındaki kalın şövalye yüzüğü, kehribar tespihi, konuşma biçimi, pardösüsünü bir hapishane çocuğu gibi omzuna alışı ve kendisine çok özgün bir çekicilik veren bütün bu yanları; Beyoğlu eğlence dünyasında geçen bıçkın, kavgacı, uçarı, arkadaş canlısı ve o devingen gazetecilik günlerinden kalma halini ölünceye kadar üzerinde taşıdı.

        “Bir Fırtına Dindi” başlıklı yazısında Aziz Nesin, Kemal Tahir’le birlikte çalışmış ve onu yakından tanıyan karikatürcü Ramiz Gökçe’nin anlattığı, dehşet verici bir hadiseyi aktarır.

        Kemal Tahir, ilk eşi Fatma İrfan’la yeni evlenmiş. Bir gün Ramiz Bey’i alıp evine götürür. Evde karyola dahi yoktur; yeni evli çiftin yatağı şeker sandıkları üzerinde serilidir, ev tamtakırdır. Sonra günün birinde, deniz subayı olan kardeşine Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanını verdiği için “askeri isyana teşvik” suçlamasıyla tutuklanır. Haydarpaşa önünde demirlenmiş olan Erkin Zırhlısı’na götürülür. Geminin sintinesinin dibinde Nâzım Hikmet’le birlikte, haklarında verilecek olan hükmü beklemeye başlarlar aylarca.

        Bir Cumhuriyet Bayramı günüdür. Bayram gecesi, aynı gemide bir balo verilecek. İstanbul’un bütün tanınmış simaları bu baloya çağrılır, Ramiz Bey de davetliler arasındadır. Rıhtımdan motorlarla zırhlıya götürülür misafirler. Bütün resmî zevat, hükümet adamları, ünlüler, tanınmış kişiler, gazeteciler ve şehrin yüksek sosyetesi oradadır. Erkekler smokin, kadınlar ise tuvalet giymişler. Yemek, içki, her şey bolcadır; bütün gece yerler, içerler ve dans ederler. Sabaha karşı yine motorlarla gemiden ayrılırlar. Ramiz Bey sonradan öğrenecek; onlar geminin güvertesinde, üst salonlarında yer, içer, eğlenir ve dans ederken; geminin yüz elli basamakla aşağı inilen deniz dibindeki hücrelerinde, yani sintinelerinde Kemal Tahir, Nâzım Hikmet ve arkadaşları zincire vurulmuş halde sonlarını beklemektedirler. Bütün İstanbul sosyetesi ve kaymak tabakası, saatlerce o aydınların, yazarların ve şairlerin kapatıldığı hücrelerin tam üzerinde tepinip durmuşlar.

        Kemal Tahir, yargılama sonucunda 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılır; karısı “Ben bir komünistle evlenmemiştim,” diyerek ondan boşanır. Aziz Nesin’in de her an böyle bir akıbetle karşı karşıya kalabileceğini düşünen Ramiz Bey, 1945 yılında ona bu hadiseyi anlattıktan sonra, “Şimdi Aziz Bey, seçeceksin, kendin bilirsin; ya üst salonlarda olacaksın ya zincire vurulmuş olarak sintinede!” der.

        Aziz Nesin, zengin Ramiz Bey’e verdiği cevabı yazmadığını söyler ama nasıl bir cevap olduğunu tahmin etmek onu tanıyanlar için zor değildir.

        *

        1955 yılında, hükümetin de olup bitenlerden haberdar olduğu daha sonra ortaya çıkan, siyasi tarihimizin en korkunç, en vahim hadiselerinden biri olan 6-7 Eylül Olayları yaşanır. Hadiselerin faillerini ve gelişimini çok iyi bilen devlet, hemen günah keçilerini bulur.

        Bu işi komünistler tertiplemiş ve elebaşları da Aziz Nesin ile Kemal Tahir'dir!

        İkisini de yakalayarak Harbiye’deki askeri cezaevinde “tabutluk” denilen daracık bir hücreye atarlar. Aziz Nesin’in anlattığına göre, tek kişilik bu daracık hücreye ikisi sığışamadıklarından; geceleri birisinin başı diğerinin ayaklarına, diğerinin ayakları ise öbürünün başına gelmek üzere birbirlerine ters uzanırlar. Hücre kapkaranlıktır. Tepedeki örgü telin içindeki kör lamba hücreyi aydınlatmıyor, aksine karanlığın yoğunluğunu daha da çoğaltıyor. Öylesine daracık bir yerdir ki orası; yerdeki taşlara uzanınca dört duvarla tavan ve tabanı, yani içinde bulundukları hacmin altı yüzünü aynı anda görüp hissedebiliyorlar. Evdekiler, iki yazarın nerede olduklarını bilmiyor; hiç kimseyle görüştürülmüyorlar. Geceleri, yukarıda tarif edildiği şekilde hücrenin çıplak tabanına uzanıp yatıyorlar.

        (Musa Anter hatıralarında; Aziz Nesin’in “devaynalarına sığmayan şair” olarak nitelendirildiği Necip Fazıl’la sıkı dost olduklarını yazar. Üstadın kendisine, “Karım ile şeyhim Kürt’tü,” dediğini aktarır. 1960 darbesinden önce çok sık görüşüyorlar fakat darbeden sonra uzun bir süre görüşememişler. Günün birinde ikisi Kadıköy vapurunda karşılaşır.

        Musa Anter, “Epeydir ortalıkta görünmüyorsun, nerelerdeydin üstat?” diye sorar Necip Fazıl’a. “Tutukluydum Musa,” diye anlatmaya başlar Necip Fazıl: “Harbiye’deki 38 numaralı hücreye koydular beni. Orada sadece bir gün kaldım. Aman Allah’ım, orası neydi öyle? Dona kaldım; elimden gelen tek şey sabaha kadar İhlas-ı Şerif okumak oldu. Sığınmasaydım kutsal kelama, sabaha kadar delirecektim Musa!” der.

        Üstat sözünü bitirince Musa Anter güler. Üstat, “Niye gülüyorsun?” diye sorar. “Seninki de iş mi be üstat? Ben o hücrede, yani senin bir gece kaldığın o 38 numaralı hücrede tam tamına beş buçuk ay kaldım,” cevabını verir. Necip Fazıl’ın ağzı açık kalır, kaskatı kesilir. Bir anda ayağa kalkar. Üstadın yaşı Musa Anter’den bir hayli büyük olmasına rağmen, Apê Musa’nın eline yapışır ve zorla elini öpmek ister. Musa Anter elini geri çeker. Üstat der ki: “Birader, eğer orada sen beş buçuk ay kalmışsan lalettayin bir adam değilsin; sana Hazreti Yusuf’a, Hazreti Eyüp’e bakıyormuş gibi bakmak lazım, ver elini öpeceğim,” diye ısrar eder.)

        Kemal Tahir’le Aziz Nesin, işte bu hücrede yaklaşık altı ay boyunca kalırlar, ikisinden hiç kimse hiçbir haber alamaz. Aziz Nesin’in yazdığına göre, daha sonra Yassıada duruşmaları sırasında tanık bir albay ifşa eder; meğer Kemal Tahir ile Aziz Nesin idam edilmek üzere tutuklanmışlar. O koşullar altında, birlikte kaldıkları o hücreyi Kemal Tahir çın çın öten kahkahaları, yakası açılmadık küfürleriyle ışıtır, hayatı “Gidiyorum Tonya’ya” türküsüyle canlandırır.

        Türk aydınları içinde hapis yatmış, işkence görmüş, korkunç bir muameleye tabi tutulduğu halde, gördüğü eziyetin edebiyatını yapmamış ve bu muameleden dolayı “devlete küsmemiş” tek aydın Kemal Tahir’dir.

        *

        Meşhur edebiyat eleştirmeni Fethi Naci, Kemal Tahir’in hiçbir roman kahramanını sevmediğini, hiçbirisine şevkatle yaklaşmadığını söyler. Naci’nin bu saptamasını okuyan Aziz Nesin, “Yazarın yaşadıklarını bilmedikçe, özel yaşamını bilmedikçe, eserlerinde de neyi neden öyle yaptığı anlaşılamaz,” diye yazar.

        Kemal Tahir, kanser teşhisi konulup sol akciğeri tamamen alınmadan önce bir gün Aziz Nesin’e, “İnsanlar zaman zaman dostları arasında tasfiye yapmalıdır,” der. Ameliyattan sonra da daha çok Aziz Nesin’i arar, onu çağırır, ona gider. Aziz Nesin, her defasında onunla hiçbir tartışmaya girmez; çünkü Kemal Tahir tartışırken “ringde boks maçı yapar gibi” tartışır, “var gücüyle bağırır, bağırmaktan sesi kısılır ve o sırada orada hazır olmayan ya da ölmüş bulunan kim varsa” yedi ceddine düz gider. Bu yüzden Aziz Nesin onu kırmak veya üzmek istemez ama kendi katır inadından da vazgeçmez, zinhar fikirlerini de kabul etmiş görünmez. Bu yüzden son günlerinde konuşmalarının bir hayli zor bir hal aldığını yazar Aziz Nesin.

        *

        Nihayetinde Kemal Tahir ve Aziz Nesin dostluğu, sadece iki büyük yazarın yollarının kesişmesi değildir. Bu dostluk, memleket yangınlarının ortasında birbirine siper olmuş iki ayrı dünya görüşünün muazzam dayanışmasıdır.

        Onlarınki, yolları aynı yere varmasa da birlikte yol yürümenin erdemine inanmış iki yoldaşın hikayesidir.

        O tür yoldaşlığı şimdi ara ki bulasın…