Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya İki "hain", iki mukadderat

        Bizde öteden beri özellikle köşe yazarları arasında “tescilli hain” olarak bilinen Ali Kemal ile yurttaşlarının “ihanetinden” en ufak bir kuşku duymadıkları modern romanın kurucu babalarından Norveçli Knut Hamsun, aynı dönemde dünyaya gelmiş, yanlış ata oynamış, mukadderatları benzer iki “bahtsız” entelektüeldir.

        Hamsun, Kemal’den sekiz yaş büyüktür. Buna rağmen Hamsun, Ali Kemal'den 37 yıl daha fazla yaşadı. İkisinin de ismi gerçek isimleri değildi. Knut Hamsun’un gerçek adı “Knut Pedersen”, Ali Kemal’in gerçek adı ise “Ali”dir. Knut’a “Hamsun” soyadı bir matbaa hatası olarak kaldı; Ali de Namık Kemal hayranlığından ötürü adını “Ali Kemal” olarak değiştirdi.

        Ali Kemal, 1919 yılında İkinci Damat Ferit Paşa hükümetinde Dahiliye Nazırlığına getirildiğinde, Knut Hamsun bir sene sonra Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Büyük Alman yazarı Thomas Mann, Hamsun'un Nobel Ödülü'nü almasından iki yıl sonra, 1922'de “Hiç kimse Nobel Ödülü'nü onun kadar hak etmedi” diye yazdığında; Ali Kemal aynı yılın 6 Kasım’ında, yakalanıp yargılanmak üzere Ankara’ya götürülürken İzmit’te Sakallı Nurettin Paşa’nın örgütlediği bir grup tarafından linç edildi.

        Amerikalı yazar Ernest Hemingway Hamsun için “Hamsun bana yazmayı öğretti” diye yazdığında, Ali Kemal’in “Sabah” gazetesinde “Türkiye’deki siyasi partiler geleneksel ‘ocak’ zihniyetine benzer; üyeleri vatan veya din fark etmeksizin sadece ocağın çıkarını gözetir, liderlerinin emrine körü körüne itaat eder ve bu durum da modern demokratik kurumların altını oyar, rejimi şahsileştirerek işlemez hale getirir” diyerek siyasi parti rejimine bu önemli teşhisi koymasının üzerinden iki yıl geçmişti.

        Knut Hamsun dünyada modern romanın öncülerinden; Ali Kemal ise Türkiye’de edebi dille harmanlanmış, muhatabını doğrudan hedef alan “agresif-entelektüel siyasi gazetecilik” tarzının öncülerindendir. Knut Hamsun Norveç’in, Ali Kemal Türkiye’nin “gedikli haini” olarak bilinir. İkisinin de “ihanetinde” bir “İngiliz parmağı” vardır; ancak taban tabana zıt bir şekilde:

        Norveçli Knut Hamsun tam bir İngiliz düşmanı, Türkiyeli Ali Kemal ise tam bir İngiliz hayranıdır.

        Hamsun’a göre İngilizler topraktan kopmuş, paranın esiri olmuş, bencil ve sömürgeciydiler. Doğal hayatı onlar yok etmişti. Sanayi Devrimi’ni, sömürü düzenini, vahşi kapitalizmi, ruhsuz şehirleşmeyi onlar insanlığın başına bela etmişti. Yarattıkları kültürle insanı topraktan kopartan onlardı, bütün insanlığı paranın kölesi, ticarete tapan yapay birer yaratık haline getiren yine onlardı.

        Bütün bunlar onlardan nefret etmek için yeterli değil miydi?

        Ali Kemal’e göre ise Cihan Harbi'nden büyük bir yıkımla çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun hayatta kalabilmesi için sığınması gereken tek güvenli liman Britanya’dır. Anadolu’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı silahlı direniş bir macera ve yıkımdan başka bir şey değildir. Ona göre “kainatın en azimli ve en güçlü milleti” olan İngilizlerle inatlaşmak yerine onlarla dost olunmalıdır. Yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu ve dolayısıyla Türk devleti, ancak İngiliz mandası altına girmekle varlığını muhafaza edebilir; akla uygun tek kurtuluş yolu budur.

        Knut Hamsun ile Ali Kemal’in bir diğer ortak yanları da “Almanlara” bakışlarındaki zıtlıktır. Hamsun Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanları hararetle destekledi; Ali Kemal ise, İttihatçıların ittifak yaptığı Almanlara tam cepheden karşı durdu.

        Knut Hamsun’un sevdiği Almanya; kendisi gibi kan ve toprakla yoğrulmuş, doğaya aşık, büyük yazarların, sanatçıların ve müzisyenlerin ülkesi, felsefenin yurduydu. 1919’da Almanya’ya dayatılan aşağılayıcı Versay Antlaşması'ndan sonra Hamsun, ezilmiş Alman milliyetçiliğine daha büyük bir sempati duymaya başladı. Ülkesi Norveç bağımsızlığına kavuşalı çok olmamıştı. Bugün olduğu gibi o zamanlar da birçok İskandinav aydını gibi Hamsun da; emperyalist Britanya’dan, kibirli Fransa’dan veya komünist Rusya’dan çok Almanya'yla bağ kurabiliyordu.

        Ali Kemal ise Osmanlı’yı felakete sürükleyen İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne ve onların Alman hayranlığına karşı derin bir nefret besliyordu. Anadolu hareketini de İttihatçıların devamı olarak görüyordu. Almanya ile ittifak yapmanın ülkeyi yıktığına, kurtuluşun ise ancak geleneksel müttefik olarak gördüğü İngiliz ve Fransız çizgisinde aranması gerektiğine inanıyordu.

        *

        Biri Batı’dan, diğeri Doğu’dan iki entelektüel ve birbirine paralel uzanan iki trajik hayat hikayesi... Daha doğrusu, iki benzer “ihanet” anlatısı... İşledikleri iddia edilen suçlar birbirinin tıpatıp aynısıyken, mensup oldukları toplumların onlar hakkında verdiği “hüküm” taban tabana zıttı. Biri savunduğu fikirlerin bedelini sokakta trajik bir linçle canıyla öderken, diğeri kendi kitaplarının duvarları arasında sessiz bir yalnızlığa mahkûm edildi.

        *

        Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda Haydarpaşa Garı’ndan kalkan “15.45 Katarı” İzmit yakınlarından geçerken “Kartallı Kâzım köprünün orda bir ağacı gösterir Tatar yüzlü adama” ve der ki;

        “Şu köprünün dibindeki ağaç yok mu?

        Art ayakları üstüne kalkmış

        hayvana benzeyen ağaç?

        Şu, soldaki,

        koskocaman.

        Bak.

        Dalları köprüyü aşan.

        O dallara astılar ölüsünü Ali Kemal’in,”

        *

        Ali Kemal, Abdülhamit devrinde 1895’te Paris’e kaçtı, orada hem gazetecilik yaptı hem de Siyasal Bilgiler okudu. Bir ara Jöntürklerle hareket etti, sonra onlardan ayrıldı. Bir iki yerde valilik yaptıktan sonra 1908’de İstanbul’a döndü. Hem “İkdam” gazetesinde başyazarlık, hem de Mekteb-i Mülkiye’de hocalık yaptı. Bu dönemde “Peyam” gazetesini kurdu, sonra onu “Sabah”la birleştirerek “Peyam-ı Sabah” yaptı.

        Bu gazetenin başyazarıydı. Edebi anlatım gücü oldukça yüksek, Türkçeyi mükemmel kullanan, hitabeti ve polemik yeteneği muazzam bir muharrirdi. Agresif yazılar yazar, muhataplarını doğrudan hedef alır, ironi ve ağır eleştirilerle onları yıpratırdı. Sadece siyaset yazmadı, bir iki roman denemesi de yaptı, Paris ve Cenevre’de yaşadığı yıllarda Batı edebiyatını ve sosyolojisini yakından incelemiş çaplı bir entelektüeldi.

        Gençlik yıllarında Mekteb-i Mülkiye’de okumuş, daha sonra aynı okulda tarih dersleri vermişti. Monarşileri, imparatorlukları ve Avrupa siyasi tarihini çok iyi bilen bir akademisyendi. İkinci Meşrutiyet sonrası kurulan Damat Ferit Paşa hükümetlerinde önce Maarif Nazırlığı ve ardından Dahiliye Nazırlığı yapacak kadar devlet kademelerinde yükselmiş etkili bir bürokrattı.

        Ali Kemal'in tüm siyasi çizgisini belirleyen en büyük takıntısı, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun triyosu Enver, Talat ve Cemal Paşalar ile olan düşmanlığıydı. İttihatçıların maceracı politikalarla Osmanlı İmparatorluğu’nu Birinci Dünya Savaşı felaketine sürüklediğini savundu ve bu konuda haklı çıktı. Ancak bu haklılık onda öyle derin bir nefret yarattı ki, daha sonra Anadolu'da başlayan Milli Mücadele'yi de İttihatçıların gizli bir devamı ve yeni bir macerası olarak gördü. En büyük yanılgısı ve trajedisi de bu oldu.

        Ali Kemal, çökmüş ve savaştan mağlup çıkmış Osmanlı'nın tek kurtuluşunun İngiliz rızası ve mandası olduğuna inanıyordu. Bu amaçla, işgal yıllarında “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”nin kurulmasına önayak olduğu gibi, derneğin en aktif üyesiydi.

        Özel hayatında tam bir İstanbul ve Avrupa beyefendisiydi. Uzun yıllar Paris, Londra ve Cenevre'de yaşamıştı. İngiliz Margaret Johnson ile evlenmiş (bu evlilikten doğan torunları gelecekte İngiltere Başbakanı Boris Johnson olacaktı), Batı müziğini, operayı ve felsefeyi yakından takip eden, elit bir yaşam tarzına sahip, kibirli ve özgüveni son derece yüksek bir şahsiyetti.

        *

        19 Ekim 1922’de Refet Paşa, TBMM Muhafız Grubu’ndan 100 kişilik bir kuvvetle Gülnihal Vapuru ile Mudanya’dan ayrılıp İstanbul’a girdi. Ali Kemal’in düşündüğünün tam tersine Ankara’daki o genç ve öfkeli subaylar kazanmıştı; İngilizlerle işbirliği yapan İtilafçılar ise kaçacak yer arıyorlardı. Refik Halit (Karay) benzeri birçok arkadaşı çoktan kaçmışken, Ankara’nın nefesini ensesinde hissettiği halde Ali Kemal İstanbul’dan kaçmayı kendine yedirememişti.

        Ali Kemal, 6 Kasım 1922 günü Beyoğlu’ndaki Tokatlıyan Oteli’nin berber koltuğuna oturmuş tıraş oluyordu. Aniden içeri dalan Teşkilat-ı Mahsusa mensupları onu yaka paça yakaladılar (Bazıları bir kovalamacayı da ekler bu hikayeye.) Ankara’da İstiklal Mahkemesi üyeleri kendisini bekliyordu. Önce Samatya’ya götürdüler, orada bekleyen bir bota bindirerek aynı gün İzmit’e ulaştırdılar. Ardından, Atatürk’ün “Nutuk”ta “zafere ortak çıkmakta en az hakkı olanlardan biri” olarak nitelendirdiği, İzmit’te ikamet eden 1. Ordu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa’ya Ankara’ya götürsün diye teslim ettiler.

        Herkes halkın Ali Kemal’i kendiliğinden linç ettiğini sanıyordu. Ta ki Emekli Kurmay Albay Rahmi Apak’ın, "Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları" (TTK Yayınları, 1988) kitabı yayımlanana kadar.

        O dönem İstihbarat Şubesi Başkanı olan Rahmi Bey hatıratında, ifadesini aldıktan sonra Ali Kemal’i Nurettin Paşa’nın odasına çıkardığını, hemen ardından Paşa’nın kendisini tekrar çağırarak, “Sokaktan birkaç yüz kişi topla. Kapıdan çıkarken Ali Kemal’i linç etsinler,” talimatını verdiğini yazar.

        Nitekim Ali Kemal’i kapıdan çıkardıklarında, dışarıda eli taşlı ve bıçaklı, önceden organize edilmiş öfkeli bir kalabalık onu bekliyordu.

        *

        Sonrasını Nazım Hikmet’in “Manzaları”nda “Kartallı Kâzım, Tatar yüzlü adama” şöyle anlatıyor:

        “Attı bir adım.

        Etrafını subaylarla polisler almış.

        Kireç gibi yüzü

        Sarışın.

        Birden ahali başladı bağırmaya:

        ‘Kahrol Artin Kemal...’

        Durdu.

        Döndü.

        Arkasına baktı

        konağın kapısından tarafa,

        belki de geri dönüp içeri girmek için.

        Fakat yüzüne karşı kapıyı ağır ağır kapadılar.

        Yürüdü sallanarak on adım kadar

        Ahali durmadan bağırıyor

        Bir taş geldi arkadan

        başına çarptı.

        Bir taş daha

        bu sefer yüzüne.

        Kırıldı gözlükleri,

        bıyıklarına doğru kanın aktığını gördüm.

        Birisi ‘vurun’ diye haykırdı.

        Taş

        odun

        çürük sebze yağıyor.

        Muhafızları bıraktı Ali Kemal’i.

        Ahali kara bulut gibi çullandı üzerine

        alaşağı ettiler.

        Orda yerde yaptılar ne yaptılarsa.

        Sonra açıldı bir parça ortalık.

        Baktım ki yatıyor yüzükoyun.

        Ayağında bir donu kalmış

        kısa bir don.

        Çıplak eti pelte gibi tombul, beyaz.

        Bana hâlâ nefes alıyor gibi geldi.

        Bir ip bağladılar sol ayağına.

        Hiç unutmam

        sol ayağında kundura, çorap falan yoktu

        fakat sol bacağında çorap bağı kalmış.

        Başladılar ölüyü bacağından sürümeye.

        Yokuş aşağı, başı taşlara çarpıp gidiyor.

        Millet peşinde.

        Bir aralık ipi koptu.

        Bağlandı yenisi.

        İbret alınacak hal.

        (...)

        Böyle dolaştı İzmit şehrini Ali Kemal.

        Sonra

        dedim ya

        astılar şu köprünün üstündeki dallara ölüsünü.

        Sonra ölüyü indirdiler

        fakat gömleği mi, donumu mu ne

        iç çamaşırından bir şey

        öteki dalda bir iki ay sallanıp durdu.

        (Saatini ve çorabını müzayedeyle satışa çıkardılar, “tek çorabına hatıra diye beş lira veren oldu” diye yazar Nazım Hikmet ve şöyle devam eder:)

        İyi etmemişler.

        Zaten İzmitlilerin işi de doğru değil.

        Herifin suç vardıysa

        devlet verir cezasını

        hükümet asar.

        Herifi parçalamak

        devlete karşı koymak demek.”

        Aynı günün akşamına doğru, İzmit Garı’na bir tren yanaştı. Trenin içinde, Lozan’a, yeni bir devletin tapusunu almaya giden İsmet Paşa ve heyeti vardı. İstasyon lambalarının soluk ışığı altında, tren pencerelerinden dışarı bakanlar dehşet verici bir manzarayla karşılaştılar.

        Gar binasının hemen yanındaki koca bir ağacın dalında, Ali Kemal’in başı ezilmiş, yarı çıplak cesedi sallanıyordu.

        O heyetin içinde; bulabildikleri her fırsatta buluşup Paris günlerinden, şiirden, edebiyattan, tarihten konuştukları Ali Kemal’in en yakın arkadaşlarından birisi olan şair Yahya Kemal de vardı. Onun yazdığına göre İsmet Paşa, pencereden kafasını uzatıp bu vahşeti gördüğünde yüzünü burktu, gözlerini kaçırdı.

        Büyük şair, hatıralarında, istasyonda kendilerini karşılayan Nurettin Paşa’nın önce heyete Ali Kemal’in cesedini gösterip oradan yemeğe götürüldüklerini yazar. Arkadaşının o dehşet görüntüsünü şu soğukkanlı ifadelerle anlatır:

        “Birkaç adım ötede, köprü üstünde, Ali Kemal’in cesedi toplu iğnelerle bir çarşafa sarılmış, önünde bir mukavva parçasına: ‘Hâin-i dîn ü vatan Artin Kemal’ yazılmış duruyordu. Cesedin çehresi bir mengene ortasında gibi sıkışmış, birdenbire tanınmaz bir şekildeydi; sol ayağındaki çorap yeni çekilmiş olduğu için, ayak bembeyazdı, bir tarafından biraz kan sızıyordu. Cesedin epiy müddet tozda süründüğü anlaşılıyordu.

        Nureddin Paşa cesedin karşısında ferahlı ve mağrur bir tavırla halka nasihat kabilinden: ‘İşte dîn ü milletimize ihanet edenlerin cezası budur...’ ve daha birçok şeyler söylüyordu; İsmet Pasa ise cesede mütekallis (gergin) bir yüzle bakıyordu. Garp Cephesi Kumandanı’nın bu manzara karşısında nazik ve mütehassis bir ruhu olduğuna dikkat ediliyordu.”

        Heyet teşhir edilen cesedi gördükten sonra onurlarına verilen ziyafete katılmak için belediye binasına gider. Yemek sırasında heyette bulunan Rıza Nur’un linçten dolayı Sakallı Nurettin’le girdiği sert tartışmayı nakleden Yahya Kemal, arkadaşına dair bahsi şu sözlerle kapatır:

        “Yemeği bitirdikten sonra vagonda yatmağa gittik. Karanlık basmıştı. Köprünün yanından geçerken Ali Kemal’in cesedini bir daha gördük. Etrafında tek tük birkaç seyirci kalmıştı. Birisi iyi görebilmek için yüzüne bir kibrit çakmış bakıyordu...” (Yahya Kemal, “Siyasi Hikayeler”, s.15)

        *

        Bu hadiseden on sekiz sene sonra 9 Nisan 1940 sabahının erken saatlerinde Norveç, Alman birlikleri tarafından işgal edildi. Hükümet Norveç halkını direnişe davet etti. Ahali kafileler halinde direnişe geçti ancak içlerinde çağrıya uymayanlar da vardı.

        16 Nisan 1940'ta Norveç gazetesi “Nationen”, ülkenin en ünlü yazarı Knut Hamsun'un bir makalesini yayınladı. Yazar, yurttaşlarına şöyle sesleniyordu:

        “Norveçliler! Tüfeklerinizi atın ve evinize dönün. Almanlar hepimiz için savaşıyor ve şimdi İngiltere'nin bize ve tüm tarafsız ülkelere uyguladığı zulme son veriyorlar.”

        Knut Hamsun değişikti, nevi şahsına münhasır fikirlere sahip bir yazardı. İngiliz emperyalizminin baş düşmanıydı ve Almanya'yı Avrupa'nın tek kurtarıcısı olarak görüyordu.

        Tıpkı Ali Kemal’in bir dönem Londra’da yaşaması gibi, Hamsun da gençlik yıllarında Amerika’da yaşamıştı. Yaşadığı süre boyunca Amerika’ya hayranlık beslememiş, tam tersine bu ülkeden nefret etmişti. Amerikan tarzı demokrasiyi “kitlelerin tiranlığı” olarak nitelendiriyor ve vahşi kapitalizmin insan ruhunu çürüttüğüne inanıyordu. Ali Kemal’in aksine, İngiliz kültüründen ve Anglo-Sakson dünyasından da nefret ediyordu. İngiltere ve teknolojiye duyduğu bu keskin öfke ile Alman kültürüne olan sarsılmaz hayranlığı, onu Birinci Dünya Savaşı’nda açıkça Almanya tarafına itmişti.

        Ancak asıl büyük kırılma, sonraki yıllarda yaşanacaktı.

        Adolf Hitler Almanya’da iktidara geldiğinde Hamsun adeta büyülenmişti. Hitler’i insanlığın yeni “kurtarıcısı”, yozlaşmış modern çağa karşı duracak bir kahraman olarak görüyordu. Şimdi Naziler ülkesini işgal etmişken onların yanında durmasının sebebi buydu.

        Bu tavrı, kendi vatanında derin bir şok ve nefret dalgası yarattı. Yurttaşları bu duruma hiçbir anlam veremiyordu. Doğa aşığı, insan ruhunun en ince tellerine dokunan, kelimelerle büyü yapan bu naif adam, nasıl olmuş da ağzı salyalı bir faşiste dönüşmüştü? Bu sorunun en akla yakın cevabı; modernleşmeye, İngiliz sömürgeciliğine ve endüstrileşmeye duyduğu nefretin, onu körü körüne Nazilerin safına çekmiş olmasıydı.

        Hamsun, hayranlığını sadece uzaktan ilan etmekle kalmadı. İnandığı o “kurtarıcının” huzuruna çıktı, Hitler’in önünde saygıyla eğildi ve hararetle elini sıktı. Hatta kazandığı o meşhur Nobel madalyasını, Nazi rejimine bir destek gösterisi olarak Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’e hediye etti.

        Burada da durmadı. 7 Mayıs 1945'te, Adolf Hitler bir fare deliğinde intihar ettikten bir hafta sonra, “Aftenposten” gazetesine şu ölüm ilanını yayınladı:

        “Hitler bir savaşçıydı, insanlık için bir savaşçı ve tüm uluslara doğruluk müjdesinin vaiziydi. En üst düzeyde bir reformcuydu (...). Biz, onun yakın takipçileri, ölümünden sonra anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.”

        Bu ilan yayınlandıktan bir gün sonra Norveç özgürlüğüne kavuştu.

        Knut Hamsun savaş süresince Nazizm’i destekleyen toplam 30 makale yayınlamıştı; çoğu birer propaganda metniydi. Buna rağmen, yazdıklarından asla pişmanlık duymadı.

        14 Haziran 1945'te Knut Hamsun, Norveç polisi tarafından gözaltına alındı. Mahkeme yerine doğrudan Grimstad'daki bir akıl hastanesine götürüldü. Akli dengesinin yerinde olup olmadığına bakacaklardı. Bütün bunları ancak bir deli yapabilirdi! Kısa bir süre sonra Landvik'teki bir bakımevine nakledildi.

        Aklı başındaydı. 119 gün sonra, “Akıl hastası değil, ancak kalıcı zihinsel yetenek bozukluğu var” teşhisiyle taburcu edildi.

        22 Şubat 1946'da mahkeme huzuruna çıktı. Başsavcı Sven Arntzen, “Şu anda yaklaşık 87 yaşında olan ve neredeyse tamamen işitme kaybı yaşayan Hamsun'a karşı dava açılmasında herhangi bir kamu yararı bulunmamaktadır,” dedi. Yüksek Mahkeme savcının mütalaasını göz önünde bulundurarak, Hamsun'un yaş haddinden içeri atmadı. Ancak, Nazi örgütüne üye olmaktan 325 bin kron para cezasına çarptırıldı ve böylece resmen “hain” ilan edilmiş oldu. Mahkemeye göre “Akli muvazenesi yerinde olmayan bir ihtiyardı” o, artık resmen “deli” damgasını taşıyordu. Mahkemenin kendisine reva gördüğü bu “deli ihtiyar” muamelesinden nefret ediyordu, çünkü zihni hâlâ kenef deliği gibi çalışıyordu.

        Norveç artık özgür bir ülkeydi. Bütün Norveçliler için Knut Hamsun artık tescilli bir vatan haini ve faşistti.

        İşin en çarpıcı kısmı ise Norveç halkının bu “ihanete” verdiği karşılıktı. Hiçbir Norveçlinin aklına, mahkemenin evine gönderdiği Hamsun’un evini basıp onu linç etmek, kapısına dayanıp onu evinin bahçesindeki ağaca asmak gelmedi.

        Şiddet ve öfke yerine, insanlık tarihinin en yaratıcı ve zarif protestolarından biri o sırada doğdu.

        Bir gün, Oslolu bir gencin aklına muazzam bir fikir geldi. Kitaplığından bir Hamsun kitabı aldı, yazarın evine doğru yürüdü. Bahçe kapısından sessizce girerek elindeki kitabı bahçeye bırakıp gitti. Bir süre sonra bir başka Norveçli bir kitap daha getirdi. Sonra biri daha, biri daha, biri daha...

        Kısa sürede tüm Oslolular, ellerindeki Knut Hamsun kitaplarını yazarın evinin önüne yığmaya başladılar. Ne bir arbede yaşandı ne kötü bir laf edildi ne hakaretler havada uçuştu ne de “ya sev ya terk et” sloganları atıldı.

        Gurur üzerine dünya edebiyatının en büyük eserlerini yazmış olan yazar, içinden çıktığı o gururlu halkın, sessiz ve asil tepkisiyle karşı karşıyaydı. Halk, o kibirli ve yanılmış adamın kitaplarını tek bir kelime bile etmeden ona iade edip dağılıyordu.

        Kısa bir süre sonra Hamsun’un bahçesinde, kendi yazdığı kitaplardan oluşan devasa bir dağ meydana geldi. Bu ince, zarif ve edebi protesto; bir sanatçıya verilebilecek en ağır, en keskin ve en unutulmaz dersti. Norveç halkı yazarın dehasını reddetmemiş, ama onun ruhunu kendi yarattığı kelimelerin altında bırakarak tarihe gömmüştü.

        *

        Aradan yıllar geçti, “vatan haini” bile olsa dünyanın en büyük yazarlarından birisi olan Knut Hamsun yine de Norveç’in “gururu”ydu. 1976 yılında “itibarı iade edildi” ve adına festivaller düzenlenmeye başlandı.

        Ama Norveçliler bir şeyi hâlâ unutmuş değiller:

        Knut Hamsun Norveç’in gururuydu amenna ama o gurur “şaibeliydi” ve öyle kalacaktı.

        *

        Bir Doğudan, öteki Batıdan iki entelektüelin hazin hikayesine baktığımızda tarih bize şunu gösterdi:

        Ali Kemal kendi halkının öfkesi sonucu pis bir muameleyle hayatını kaybederken, Knut Hamsun kendi halkının zarafetiyle ruhunu kaybetti. Biri öfkeli bir güruhun ellerinde can vererek bir nefret figürüne dönüştü, diğeri ise gururlu bir halkın iade ettiği kitap dağının altında kalarak kendi dehasıyla cezalandırıldı.