Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Günlerdir dilimde İlhan Berk’in aynı dizesi:

        “Cumhuriyet'in ilk günleri gibiydi yüzün.”

        Gidip geliyorum, aynı dize... Âdeta yapışmış dilime. “Çiçeklerin suyunu değiştiriyorum” aynı dize, “Bir bulut alıp başını gidiyor”, dize gitmiyor; “yemekler yapıyorum”, ormanda mavi yemiş topluyorum, sonra “bir aşağı bir yukarı dolaşıyorum”, “şiirler okuyorum”, dize terk etmiyor beni. Sonra içinde bu dize geçen şairin “Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım” şiirini baştan sona tekrar okuyorum, dize şairin başka bir dizesiyle “Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun” diyor bana; Cumhuriyet'in ilk günlerine gidiyorum.

        *

        Bir yüze bakınca insan, o yüzde, geçmişin ağır yorgunluğu yerine geleceğin parlak gülümsemesini arar önce. Uzun bir savaşın ardından, silah sesleri yerine çocuk sesleri ve kuş cıvıltılarının duyulduğu bir sabaha uyanmak gibi...

        Cumhuriyet'in ilan edildiği günün ertesi, savaşlardan, kıtlıklardan, kıranlardan, felaketlerden, hastalıklardan, ölümlerden kimler artakaldıysa artık, kalanlar böyle bir memlekete mi uyanmışlardı sahiden?

        Yoksa her şey eksik, aksak, her şey yarım yamalak mıydı? Yarın ne olacak diye bir tedirginlik sarmış mıydı hepsini yoksa? Yoksa bir duvarı yıkık, harap evlerin kalan duvarlarında savaşın gölgesi dolaşıyor muydu hâlâ?

        Öyleydi muhakkak.

        Memleket yoksuldu.

        Şehir yolları bozuktu.

        Cep delik, cepken yoktu.

        Kalpler yorgundu.

        Sıska bacaklar, bir deri bir kemik kalmış gövdeleri taşımaktan acizdi.

        Fert başına gelir 50 dolar bile değildi.

        Sıtma, verem, frengi, tifo, tifüs, difteri, çocuk felci, trahom kol geziyordu.

        36 bin köyde su yoktu, yol yoktu, elektrik yoktu.

        Şark çıbanı, geçtiği yerde cılk yara bırakan bir fırtına gibi esiyordu insanların yüzlerinde.

        Memleketin kaderi kısa bir sürede nasıl değiştiyse, insanların yüzleri de tıpkı memleket gibi değişiyordu.

        *

        İşe nereden başlayacağımızı bilmiyorduk henüz.

        Merhum Zafer Toprak’ın “Türkiye’de Yani Hayat” adlı şahane kitabında kayda geçirdiği gibi memleket, on yıldan beri süren korkunç savaşlar sonucu beşerî kuvvetini büyük oranda kaybetmişti. Yetişkin, işe yarar nüfus kırılmış, Cumhuriyet cılız bir nüfus devralmıştı. 20 milyonken, bir anda 10 milyon olmuştuk. Cemiyet sarsılmış, düzenin omurgasını meydana getiren aile müessesesi çökmüş, ahlak bozulmuştu. Tarihin karanlıklarına doğru çökerek yolculuğa çıkmış olan imparatorluk, kendi kültürel değerlerini de alıp beraberinde götürmüştü.

        Kesif bir yoksulluk kol geziyordu her yerde. Öyle fakir, öyle fakirdik ki, insanlar manda gönünden çarıklarını suda yumuşatıp kemiriyordu. Sağlık şartları feciydi. Ortalama insan ömrü 30’un altına düşmüştü. Çocuk ölümleri yüzde 90’a varmıştı. Her köyde, o sene doğan on çocuktan ancak bir tanesi hayata tutunabiliyordu. Geçim derdine düşmüş kadınlar, en akla gelmedik usullerle çocuklarını düşürmenin yollarını arıyorlardı. Bu iş neredeyse kadınlarda bir alışkanlık haline gelmişti. Yoksulluk fuhuşa yol vermişti. Özellikle genç kızlar arasında intihar hadiseleri günden güne artıyordu.

        İşte tam bu “fakruzaruret içinde”, bundan böyle “ulus devlet” olarak yolumuza devam etme kararı almıştık. Yeni “ulus”, işte bu şartlarda ete kemiğe bürünüyordu.

        *

        İmparatorluk, altına dinamit konmuş devasa bir apartmanın gürültüyle yıkılması gibi, ardından göğü kaplayan bir toz bulutu bırakarak çökerken, bu kederli coğrafyada, kendi iradesiyle istikametini belirleyen tek ülke Türkiye oldu. Cihan Harbi sonrasında Düvele-i Muazzama’nın hiçbir dayatmasını kabul etmedi, millî mücadeleyle yeni bir devlet kurmak için millet topyekûn kolları sıvadı.

        Cumhuriyet aniden geldi. Ortalık bir hayli dağınıktı. Ankara temel hukuk reformlarını hızlı yaptı ama devletin varlık sebebi olan “yurttaş kimliğine” yeteri zamanı ayırmamıştı. Geçmişi reddetmek, “biz Osmanlı’nın devamı değiliz” demek tek başına yetmiyordu. Bütün dünyada olduğu gibi önce “yeni insanı” inşa etmeli, ona bir “yeni hayat” sunmalı, yeni değerler aşılamalıydı. Ama bütün bunları yapacak kadar zengin ve becerikli değildik henüz. Bütçe bir türlü denkleşmiyordu. Tarım memleketi olduğumuz halde hem ekip biçecek insanımız yoktu hem de iklim şartları aleyhimizdeydi.

        İç isyanlar baş gösterdi. O isyanlarla baş etmek için bulduğumuz en kestirme yol, şiddet ve inkâr oldu!

        *

        İstiklal Marşı “korkma” diye başlayan tek millet biziz. Yaşadıklarımızdan sonra “korkmamak” iş değildi. Bize “yeni bir hayat” sunan kurucu babalar, tam yüz sene boyunca korkacağımız üç öcü bırakarak çekip gittiler hayatımızdan. Akif’in “Korkma” dediği millet, “komünizm”, “bölücülük” ve “irtica” korkusuyla yüz sene boyunca iliklerine kadar korkutuldu.

        “Ulus devlet” olarak var olacaktık amenna. Ama iki bin yaşında bir devletimiz olduğu halde, o büyük devletin içini dolduracak kadar geniş, büyük bir “ulusumuz” yoktu. O halde o büyük devlet, bize bir “ulus” ihdas edecekti. Lozan'da ekalliyetlerin statüsünü belirledikten sonra, geride kalan bütün Müslüman ahaliye, 1924 Anayasası'nın hükmüyle “Türk” dedik.

        Bu kanun maddesinin bizi bir arada tutacağına kendimizi tam yüz sene boyunca inandırdık.

        *

        Aradan yüz sene geçti. Devrimler çağı olan 20. Asırdan günümüze kalan tek devrim “Kemalist devrim” oldu. Cumhuriyet yara bere içinde bir asrı devirdi.

        Gün geldi, gelecek, bir çığ oldu üzerimize yuvarlanmaya başladı.

        Bizi bir arada tutacak yegâne şey, “korkularımız” değil, ortak “gelecek tasavvurumuz” olduğu anlaşıldı.

        “Ulus” olmayı becerememiştik; özümüze, “millete” dönmenin zamanı geldi dedik. Bunun ilan etmek, kıymetli Devlet Bahçeli’ye düştü. Cumhurbaşkanı Erdoğan, çoktan ona yol vermişti.

        Şu anda yaşadığımız şeyin adına ister “sancı” ister “toplumsan değişim” veya ne derseniz deyin, bunun gerçek adı o kadim değere, “millete” dönüş merhalesidir.

        “Ulus” olmayı beceremedik, o halde yeniden “millet olmanın” zamanıdır şimdi.

        *

        Peki bu karar arifesinde nasıl bir memlekette yaşıyoruz dersiniz?

        Şimdi, dağdan inişlerle birlikte, silahın hak arama usullerinden birisi olarak tamamen devreden çıktığı bu güzel günlerde, tıpkı Cumhuriyetin kuruluşundan sonra olduğu gibi “yeni bir hayatın” eşiğindedir memleket.

        Çeşitlilik almış başını gidiyor, bilgiye herkes ulaşıyor, eğitim düzeyi yükseliyor, çocuk ölümleri azalmış, kadına şiddet var ama cezası büyük... Herkes yeni bir şeyin peşinde, her yerde hareket var, üretim artmış, kişi başına gelir büyümüş, herkes ayrı bir telden çalıyor, dinamik, zaman zaman kaotik ama capcanlı, şenlik içinde “bir yeni bir hayatın” neşesi sarmış memleketin dört bir yanını.

        Yüz yıl içinde, özellikle son yirmi beş-otuz yılda memleket adeta kanatlandı; duble yollar, modern otobanlar, havaalanları, metrolar, tüneller, köprüler ve hızlı tren ağlarıyla her yanı örüldü. İstanbul Boğazı’nın altından iki defa girip çıkıldı; Çanakkale Boğazı’nın iki yakasını, bir köprü birleştirdi. Cepler teknolojiyle, dijital bankacılıkla ve küresel ticaretle tanıştı.

        Kimimiz mutsuz olsak da ekseri çoğunluğun kalpleri umut dolu şimdi. Hayat pahalı evet ama fert başı gelir binlerce dolara ulaştı.

        Sıtma, verem, trahom tarihe karıştı; tıp ve yerli savunma sanayii dünyaya adını duyurdu. Binlerce köyde internet, elektrik, su ve altyapı hizmetleri hayatın doğal ihtiyaçları haline geldi.

        Çağdaş eğitim ve bilim, yüzü gülen insanlar yetiştirdi. Biri tıp, biri edebiyat, biri iktisat alanında üç yurttaşımız Nobel Ödülünü aldı.

        *

        Eski kalıplar dar geliyor bu topluma artık. Dünün tek tipleştirici, sessiz ve durağan meydanları, yerini her kafadan bir sesin çıktığı muazzam bir orkestraya bırakıyor. Evet, bu bir kakofoni gibi duyulabilir ilk başta; ama dikkatli dinleyenler için bu ses, kabuğunu kıran bir toplumun doğum sancısı gibidir. Bilgi, fildişi kulelerinden inip sokaktaki insanın cebine girdiğinden beri, körü körüne biat etme dönemi kapandı. Artık sorgulayan, talep eden, hakkını arayan ve “Ben de buradayım” diyen milyonların ayak sesleri yankılanıyor her mahfilde.

        Solda olsun, sağda olsun, dünyaya totaliter bir ideolojinin gözlüğüyle bakanlar iyice marjinalleşti. Onlarca siyasi parti faaliyette. Hiç olmadığı kadar çoğulcu bir Meclisimiz var. “Komünistlerden” kimse korkmuyor, “irtica” öcü olmaktan çıktı artık, “bölücülerden” çekinenler ise faşist bir partinin aldığı oylar kadar şimdi…

        *

        Şimdi dönüşümün kalbi kadında ve çocukta atıyor. Geçmişin dilsiz acıları, bugün en azından eksik gedik adaletin ve toplumsal vicdanın kapsama alanında… Kadına kalkan eller, artık eskisi gibi kuytuluklara saklanamıyor; hukukun ve topyekûn öfkenin duvarına çarpıyor. Trafik kazalarında ölümler azaldı. Şehirlerarası yollarda ve şehir sokaklarında merkep sürer gibi otomobil sürenler büyük para cezalarına çarptırılıyor.

        Yetmez belki, ama bu bir uyanışın, bir sınır çizmenin eşiğidir. Bebek ölümleri çok azaldı. Eğitimli anne babaların elinde büyüyen yeni nesil, memleketin çehresini tamamen değiştirmeye namzet görünüyor.

        Ekonomik çarklar dönerken, zihinlerin çarkları da hızlanıyor. Fabrika bacalarından tüten duman, tarlalarda çalışan makineler ve dijital dünyada üretim yapan genç zihinler... Hepsi bu büyük hareketliliğin birer parçası. Gelir artıyor, imkânlar çoğalıyor; ama asıl zenginlik insanların gözündeki o "yeni bir şey yapma" arzusunda gizli. Durmak, bu yeni hayatın doğasına aykırı. Herkes kendi hikayesini yazma, kendi markasını yaratma, kendi sesini dünyaya duyurma yarışında, telaşında...

        Bu bir kaos mu? Kaossa eğer bu kaos, yıkıcı değil kurucu bir kaostur. Herkesin ayrı telden çalması bir bölünmüşlük değil, aksine çok sesliliktir. Bizi biz yapan şey artık sadece ortak geçmişimiz değil, bir arada inşa etmekte olduğumuz bu dinamik gelecektir. Hukukta ve adalette sendelesek de tökezlesek de memleketin dört bir yanını saran bu şenlikli hava, buralarda umudun hiçbir zaman tükenmeyeceğinin en büyük kanıtı...

        Petrolümüz yok, doğal gazımız hak getire. Ama petrolü olanlardan, oluk oluk doğal gazı olanlardan çok daha büyük bir zenginliğimiz var; o da serbest seçimlerdir.

        Türkiye serbest seçimler yapıp sonuçlarını en kısa sürede ilan eden bu coğrafyanın tek ülkesidir.

        *

        Bu şenlikli yeni hayatın, dinamik yeni toplumun tam kalbine atılmış, bu coğrafyanın en köklü düğümü çözülüyor bugünlerde.

        Kürt meselesi, tarihin derin sularına bir daha dönmemek üzere gömülüyor yavaş yavaş. Yıllarca kaynaklarımızı, zenginliklerimizi, paramızı ve enerjimizi emen, kardeş sesleri birbirine yabancılaştıran o uğursuz gölge artık dağılıyor; yerini muazzam bir kültürel kucaklaşmaya ve eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik şahlanışa bırakıyor. Doğu’nun ve Batı’nın nehirleri artık birbirine akıyor. İçinde yaşadığımız için farkında değiliz belki ama bu topraklarda barışın ve refahın ortak türküsü besteleniyor şimdi.

        Devasa bir nehir gibi asırlardan beri kendi yatağında akmış; yasaklanmış, horlanmış, aşağılanmış, yok sayılmış, asimilasyona ve inkâra maruz kalmış; sadece mensuplarının kapalı alanlarında kendi gayretleriyle, bir mucizeyi gerçekleştirir gibi, kıskançlıkla muhafaza ettikleri Kürt dili ve kültürü, bundan böyle memleketin çehresine bin bir renk katacak. Kürtçe ve Türkçe, bin yıllık ortak geçmişin iki kardeş dili olarak sokaklarda, okullarda ve sahnelerde özgürce yankılanacak. Dengbêjlerin yürek sızlatan ezgileri; Ege’nin zeybek ritimleriyle, Karadeniz’in coşkulu kemençesiyle aynı sahnede buluşacak. Kimlikler artık birer hendek değil; bizi birbirimize bağlayan, hayatı zenginleştiren birer köprüye dönüşecek. İnsanlar, yılların getirdiği o ağır yükleri sırtından atmanın hafifliğiyle, birbirinin gözünün içine sadece güvenle ve sevgiyle bakacak. Önyargıların yıkıldığı bu yeni iklimde, her vatandaş bu ülkenin tek ve biricik sahibi olduğunu iliklerine kadar hissedecek.

        Gidişat bunu gösteriyor bize.

        *

        Türk edebiyatının ses bayrağını Yaşar Kemal’den beri Kürt yazarlar en yükseğe dikmişlerdi. Şimdilerde olan bitenlere bakmak isterseniz eğer; romanlarını artık iki dilde, Kürtçe ve Türkçe yazıp aynı anda yayımlayan, dünya PEN Kulübü’nün Başkanı Burhan Sönmez’e, Yavuz Ekinci’ye, Yılmaz Varol’a, Sema Kaygusuz’a bakın... Bu yazarların dilinde Türkçe nasıl bal kaymak halinde kalplerimize, bilincimize akıyorsa, yarın Kürtçe de bir Türk yazarın dilinde neden öyle akmasın? Bugün dünya sanat çevrelerinde büyük bir saygınlık kazanmış olan Batmanlı Kürt Ahmet Güneştekin’in, bütün dünyaya 40 milyonun üzerinde gösteri bileti satmış olan Hakkârili Mustafa Erdoğan’ın, yaptığı çağdaş sanatı dünya galerilerine götürmüş Şırnaklı Şener Özmen’in sanatsal yaratıları, neden iki kültürün ortak malı sayılmasın? “Göbeklitepe” diye uyduruk, çirkin bir isim uygun gördüğümüz, dünyanın en kadim buluntularının bulunduğu yer, özgün Kürtçe ismiyle “Girê Mirazan” (Dilek Tepesi) diye anılsa, başımıza taş mı yağacak? Hakkârili Murat Demir’in yeni yaptığı “Hoy Hoy Memo” klibini bizden binlerce kilometre ötedeki Afrika kıtasının Ruanda’sında yeni bir yorumla hayat bulurken, televizyonlarımıza haber bile olmaması o kültürün saygınlığına gölge düşürür mü? Yeni dönemde ortalığın ne kadar şenleneceğini görmek için Rojda’nın en son Van’da verdiği konsere, Diyarbekir’de yeni açılan “Avesta Culture”da düzenlenen Kürtçe etkinlikler bakın yeter. Ya Murat Demir ile Rewşen’in o şahane düeti “Nîmokê”ye ne demeli? Ali Tekbaş’ın şimdilerde yayımlanan o “Zava” klibi ya?

        Bütün bu sesler, neden memleket çapında yayın yapan televizyonlarda hepimizin ortak sesine dönüşmesin?

        *

        Bu büyük kucaklaşma olursa eğer, inanın arkasından devasa bir ekonomik mucize gelecek. Yıllarca silahlara, sığınaklara, kalekollara, güvenlik barikatlarına, güvenlik yollarına ve terörle mücadeleye harcanan iki trilyon dolar dolar; artık geleceğin fabrikalarına, yüksek teknoloji merkezlerine, modern tarım alanlarına ve üniversitelere akacak. Eskiden haritalarda “yasak bölge” diye anılan Doğu ve Güneydoğu, bugün turizmin, sınır ticaretinin ve genç girişimciliğin parlayan yıldızı haline gelmeye namzet... Mezopotamya’nın bereketli toprakları teknolojiyle buluşmaya hazır; yan yana fabrikalar yükselirken, nehirler de barışın enerjisiyle coşacak...

        Bu olursa eğer refah, sadece Batı'nın metropollerine değil, ülkenin en ücra köylerine kadar adaletle yayılacak. Hakkâri’nin bir dağ köyündeki çocukla İzmir’deki akranı aynı dijital imkânlara, aynı kaliteli eğitime ulaşacak. Memleket, sınırlarının içindeki her bir zihni, her bir eli üretime dahil etmenin gururunu yaşayacak. Keşfedilmemiş cevherler, barışın aydınlığında gün yüzüne çıkacak; sanatçılar, bilim insanları ve yazarlar bu özgür iklimde dünyaya meydan okuyacak eserler üretecek. Çünkü bu potansiyel bu topraklarda kadimden beri var zaten.

        *

        Bu yüzden Cumhuriyet’in ilk günlerinde önümüze konan “yeni hayatı” daha mutlu, daha zengin ve daha güvenli hale getirmenin zamanı şimdi. Bu “yeni hayat” yarım kalmış bir sürü hikâyeyi nihayete erdirecek. Ekonomik gücünü toplumsal barıştan alan, kültürel çeşitliliğini en büyük zenginliği sayan, prangalarından kurtulmuş devasa bir Türkiye var karşımızda. Bu kaosun içinden doğmakta olan muazzam şenlik, hep birlikte, omuz omuza milletçe yürüyeceğimiz aydınlık ve zengin bir geleceğin ilk görkemli festivaline dönüşmek üzere…

        Ha gayret!

        *

        Dönüp dolaşıyorum, dilimde hep aynı mısra:

        “Cumhuriyet’in ilk günleri gibiydi yüzün.”

        Cumhuriyet’in yüz üçüncü yılında, adım atmakta olduğumuz “yeni hayata” dair böylesine güçlü bir mısra da ben yazabilseydim keşke.

        Ama neyleyeyim; benim değil, kudretli şairlerin harcıdır şiir yazmak.

        Benimki o güçlü dizelerine sadece ses olmak!