Şimdiki İstanbul Üniversitesi binası, o zamanlar Harbiye Nezareti’ydi. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın arabası -ki bir başbakan için devletin aldığı ilk makam aracıdır-, 11 Haziran 1913 günü Babıali’ye gitmek üzere Nezaret binasından çıkmış, Çemberlitaş’a varmıştı.
Tramvay hattı çalışmasından dolayı orada yol daralıyordu. Araba dar yolda yavaşlayınca, yan sokaktan bir cenaze alayı aniden yola çıktı. Sadrazam’ın arabası cenazeye yol vermek için durdu. Aynı anda iki kişi, arabanın içindeki Paşa’yı ve muhafızlarını çapraz ateşe tuttu. Paşa ile iki yaveri anında arabanın içine devrildi; şoför ile ön koltuktaki muhafız ise silahlarına davranarak tetikçilerin peşine düştü.
*
“Zarlar” romanında işte bu suikastın tetikçisi Ziya’nın çocukluğundan tetiği çektiği ana kadar “iyi sıhhatte olsunlar” tarafından nasıl “yetiştirildiğini” anlatan Ahmet Altan’a göre, Mahmut Şevket Paşa göreve başladığında o kadar çok muhalif aydın tutuklanmıştı ki hapishanelerde yer kalmamış, bunun üzerine, “Birkaç tokat atıp bırakın” dediği katillerle hırsızları hapisten salıverip yerlerine muhalifleri doldurmuştu. (s.145)
Astığı astık, kestiği kestik, bildiği bildik, çaldığı düdük bir sadrazamdı Mahmut Şevket Paşa. 31 Mart Vakası’ndan sonra birden kendini ikinci kez sadaret makamında bulmuştu. Hem sadrazam hem de Harbiye Nazırı’ydı. Herkesi hor gören, azarlayan, küçümseyen, bütün önerilere kapalı, her öğüde kulakları sağır, sadece bildiğini yapan, padişahı bile korkutan bir diktatördü ama “Kimsenin diktatörlüğe bir itirazı yoktu, herkes diktatörün kendi ekibinden olmasını istiyordu,” çünkü. (s.144)
Bir anda tiz bir çığlık gibi haber, Dersaadet’in önce semalarını kapladı, sonra yavaş yavaş bütün siyasi mahfillere dağıldı: “Paşa’yı vurdular! Paşa’yı vurdular!”
İşin doğrusu, bu haberden, o sırada şehirde faaliyet gösteren ne kadar siyasi parti, grup, oluşum, gizli teşkilat varsa aynı derecede memnun kaldı. Muhalifler, bir diktatörden kurtuldukları için sevindiler; iktidardaki İttihatçılar ise bunu fırsat bilerek muhaliflerin köküne kibrit suyu dökmek için muazzam bir fırsat yakaladıkları için...
Bu fırsatı hemen kullandı İttihatçılar. Muhalif aydınların üzerine freni patlamış bir kamyon gibi yürüdüler. Hayalini kurdukları bir sistem vardı, o sistemi yerleştirmek için bu suikast şahane bir fırsattı!
Sürek avı başladı. Şehirde kendilerine muhalif ne kadar yazar, gazeteci, şair, siyasetçi, devlet adamı varsa tutukladılar. Yaklaşık iki yüz elli kişilik bir “muhalif münevver” kafilesi bir gemiye bindirildi. Aralarında Refik Halit, Mustafa Suphi, Refik Cevat Ulunay, Hüseyin Hilmi (İştirakçi Hilmi), Burhan Felek, Ahmet Bedevi Kuran gibi şahsiyetler de vardı...
Geminin rotası Sinop’tu.
Tarihçi Ahmet Kardam’ın verdiği bilgiye göre “Sinop menfileri”, her akşam karakola gidip imza vermek şartıyla şehirde dolaşabiliyor, halkla hemhal olabiliyorlardı. Mustafa Suphi, güvendiği beş sürgün arkadaşıyla bir karar alır. Bir taka bulacaklar, Sivastopol’a kaçacaklar, memleket dışında, beynelmilel farmasonluk olan İttihatçılığa karşı “milli bir farmasonluk” ihdas edecekler. Türkiye ile Rusya arasında kaçakçılık yapan “fındık kayığı” denilen ahşap bir tekneyle anlaşırlar; o derme çatma tekneyle Karadeniz’in azgın dalgalarının merhametine sığınırlar. Zorlu bir deniz yolculuğu sonucu sağ salim Kırım topraklarına ayak basarlar.
*
Bir Osmanlı icadı olan “kalebentlik”, imparatorluktan Cumhuriyet’e devrolan, insanı hem mekâna kilitleyen hem de ruhunu o mekânın coğrafyasıyla terbiye eden tuhaf, kederli bir sürgünlük çeşididir.
Yıkıldı yıkılacak imparatorluk, ömrünün son demlerinde toplam altı yüz kişilik bir münevver kafilesini Sinop’a uğurlamıştı. Ankara hükümeti kurulup da İstiklal Mahkemeleri Azrail’in tırpanını eline aldığında ise bu kez önce iki münevvere yol göründü: Zekeriya Sertel, Sinop’un rutubetten kibrit dahi yanmayan hücrelerinin ağır havasını solumaya gönderilirken; onunla aynı “suçu işlemiş” olan Cevat Şakir’in payına ise Bodrum düşer.
Pirimiz Evliya Çelebi’nin “Sinop Mahpushane-i Kübrası azîm bir kale-i kahhardır. Üç yüz demir kapısı, devler misali zalim gardiyanları, kollarını demir parmaklıklara dolamış, her birinin bıyığına on adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Kulelerinde nöbetçiler ejder misali dolaşır, neuzübillah mahkûm kaçırmak değil, kuş bile uçurtmazlar…” diye tasvir ettiği mahpushanesiyle meşhur Sinop’un adı ne zaman geçse, insanın içine çöken o eski, karanlık zindanın kasvetiyle birlikte “Aldırma Gönül” şiir/türkünün içli nağmeleri düşer. Karadeniz’in dalgaları vurdukça daha da sertleşen, rutubeti emmiş emmiş de mahşere kalmış o taş duvarları arasında nice münevver, nice devlet adamı ömür tüketmiş, çile doldurmuştur.
Peki ya Bodrum?
Bodrum da bir “kalebentlik” mekânıdır kâğıt üstünde. Lâkin onun adı zikredildiğinde zindan gelmez insanın aklına; masmavi, berrak, insanı sarhoş eden bir deniz canlanır gözümüzde. Bodrum Kalesi’ne kapatılanların arkasından yakılmış ne bir ağıt bulabilirsiniz tarihte, ne bir kederli şarkı, ne de hüzünlü bir şiir. Çünkü tuhaftır, o görkemli kale aslında hiç mahkûm barındırmamıştır.
Cevat Şakir, “kalebentlik” cezasıyla Bodrum’a gönderilen tek sürgün münevverdi belki de. Ama o kederli ceza, onun çabasıyla Bodrum’un kaderini değiştiren, oraya verilmiş en güzel, en talihli hediye oluverdi kısa zaman içinde.
*
24 Mayıs 1914 gecesi bir “fındık kayığıyla” Rusya’ya ayak basan Mustafa Suphi ve on üç arkadaşının firarı olmasaydı, Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluş tarihi nasıl yazılırdı bilmiyorum; ama hepimizin bildiği, Karadeniz’de 14 kişiyle başlayan “kaçış” yolculuğu, yine 28 Ocak 1921 günü aynı denizde bu kez on beş kişinin feci bir şekilde ölümüyle sonuçlandı.
Kemal Tahir’in “Bir Mülkiye Kalesi” romanı, ölümünden sonra elde kalan defterlerden derlenerek yayına hazırlanmış, babasını anlattığı en otobiyografik romanıdır. Romanın başkahramanı Mahir Efendi, “millî mücadele” saflarında çarpışmak üzere Ankara’dadır. İstanbul’da karısını ve çocuklarını emanet ettiği komşusu “komünist” Adil Usta, bir gün alelacele Ankara’ya gelir. Mahir Efendi, “kötü bir haber” getirmiştir diye işkillenir ama Adil Usta da savaşmaya gelmiştir. Gelirken de beraberinde bir de önemli haber getirmiştir.
Cephede düşmanla göğüs göğse çarpışan Mahir Efendi’nin haberi yokken, münevveran arasında kulaktan kulağa Mustafa Suphi vakası dolaşmaktadır o sırada.
Adil Usta, başlar Suphi hikâyesini Mahir Efendi’ye anlatmaya: Bakü’de TKP’yi kurmuş olan Suphi ve on dört arkadaşı “Milli mücadele”ye katılmak üzere memlekete doğru yola çıkarlar. Hükûmet, komünistlerin Ankara’ya gelmesini istemiyor; lazımsa liderliğini Mustafa Kemal’in yaptığı “Komünist Fırkası”nı hükûmet çoktan ihdas etmiş. Dışarıdan gelen komünistlerin ahaliyi ürkütmesinden çekiniliyor. Bir emirle, gelenleri Trabzon üzerinden tekrar Rusya’ya iade etmek üzere sahile doğru gönderirler. Bu arada, Trabzon’un meşhur mütegallibelerinden Yahya Kâhya ismindeki bir haydut, Trabzon Valiliği kendisine verilmek şartıyla elde edilir. On beş kişi Trabzon’da bir takaya bindirilir. Gece bastırınca Yahya Kâhya’nın çetesi açık denizde takaya rampa eder. Teknelerin temasından Mustafa Suphi uyanır; ellerinde ikiyüzlü kamalarla katillerin içeri atladığını görünce “Arkadaşlar barikat!” diye bağırır. On beş silahsız adam, otuza yakın cahil haydutla, çamaşır torbalarından istifade ederek yarım saat kadar boğuşurlar. Hepsi namussuzca katledilip denize atılır.
Hikâyeyi buraya kadar dinleyen Mahir Efendi, Adil Usta’ya sorar: “Şimdi Trabzon Valisi, Kâhya dediğin herif mi?” Adil Usta şu cevabı verir:“Hayır! Her çeşit cinayette, cinayet aletleri imha edilir. Yahya Kâhya, zaferle bitirdiği deniz seferinden koltuklarını kabartarak Trabzon rıhtımına çıkar çıkmaz, sivil giyinmiş polisler tarafından apansız çevrilip ensesinden vuruldu. Leşi, günlerce rıhtım üzerinde kaldı.” Mahir Efendi, “Oh olsun!..” der. (s. 487-490)
(Yahya Kâhya’nın akıbetinin öyle olmadığını birisi Kemal Tahir’e anlatsaydı, “Vay arkadaş, yine yanıldık” derdi muhakkak. Zira Kemal Tahir, daha önce de Hulusi Turgut’a; Stalin’in, Doğu Halkları Komiserliği’nde birlikte çalıştığı Mustafa Suphi’yi Türkiye’ye gönderirken Türk hükûmetine, “Siz sekreterini ortadan kaldırın, ben de hocası Galiyev’i” dediğini iddia etmişti. Ancak Mustafa Suphi’nin 1921 olan ölüm tarihiyle Sultan Galiyev’in 1940 olan katledilme tarihi arasındaki büyük zaman farkı ortaya çıkınca bu nazariyesinden hemen vazgeçmiş; yine Turgut’a, “Vay arkadaş, tekrar yanıldık” demişti.
İşin gerçeği şu: Yahya Kâhya, Suphi ve arkadaşlarını Karadeniz’de boğdurup cesetlerini denize attıktan sonra bir süre muzaffer bir komutan gibi ortalıkta dolaşmış, caka satmış ve yasa dışı işlere devam etmişti. Çevresindekiler tarafından uyarılınca da “Karışmayın lan, konuşursam çok kişiyi yakarım” diyerek tehditler savurmuştu. Bu olaydan bir sene sonra, 3 Temmuz 1922 günü bir pusuda öldürülmüş; İsmail Hakkı Tekçe, suikastı bizzat kendisinin gerçekleştirdiğini yıllar sonra yayımlanan hatıratında itiraf etmiştir.)
*
Cumhuriyet kurulduktan dokuz sene sonra, 1932 yılında bu kez Sinop Cezaevi’ne, Konya’da Almanca muallimliği yapan gencecik bir yazarın yolu düşer.
O yazar Sabahattin Ali’dir!
O tarihlerde Sabahattin Ali, Konya “Muhtelit Orta Mektebi Almanca Muallimi”dir.
“Kuyucaklı Yusuf” romanını yazmış; roman, daha sonra meşhur bir tarihçi olacak Cemal Kutay’ın sahibi olduğu, Anadolu’nun ilk renkli başlıklı, 8 sayfalık gazetesi olan “Yeni Anadolu”da tefrika ediliyor. O zamanlar gazete tefrikaları, günümüzün televizyon dizilerinin muadilidir. Ahali, gazetelerin kıyasıya bir rekabet içinde yayınladıkları bu sürükleyici hikâyeleri büyük bir merakla takip etmektedir.
Sabahattin Ali’nin romanı da büyük ilgi görür ve gazete önemli bir tiraj alır. Yazar Sabahattin Ali ile patron Cemal Kutay nasıl anlaşmışlarsa artık, ya yazarın telifi eksik ödeniyor veya hiç ödenmiyor. Sabahattin Ali de 26 gün yayınlanan tefrikayı bir anda yarım bırakır; gazete aldığı tirajı kaybeder. Bir iddiaya göre Cemal Kutay’ın, “Ben de o komünisti süründürmezsem neyim!” gibi laflar etmeye başlar.
Cemal Kutay’ın beklediği pas nihayet ayağına gelir. Sabahattin Ali bir gece Meram’da bir arkadaş evinde, içkili bir muhabbet anında bir şiir okur. Şiirin içinde “İsmet”, “Kel Ali” gibi isimler ve “koca teres” diye bir laf geçiyor. Gerçi yazar zinhar böyle bir şiir okumadığını söyler ama nafile... Dinleyenlerden Remzi Bey hafızasının güçlü olduğunu, şiiri aynen ezberlediğini ve yazarın ağzından çıktığını söyler mahkemede. Mahkeme de çoktan şahidin beyanına inanmaya hazırdır; çünkü ihbarın konusu Atatürk’e hakarettir. O tarihlerde, birisi birisinin hayatını kaydırmak istese, “İşte şu herif Atatürk’e hakaret etti!” desin yeter!
İhbarcılardan birisi de “Yeni Anadolu” gazetesinin sahibi Cemal Kutay’dı. Mahkeme; Sabahattin Ali’yi yazmadığı, herhangi bir yerde yayınlanmayan, mecliste bulunan Hüsnü ve Yahya Bey’in sarhoş oldukları için şiire ancak kulak misafiri olduklarını, Remzi Bey’in ise şiiri duyar duymaz hafızasına kaydettiğini söylemesi üzerine muhayyel bir şiir yüzünden tutuklar ve bir yıla mahkum eder.
Sabahattin Ali bir dilekçeyle karara itiraz eder. Dilekçesinde; telifini ödememek için Cemal Kutay’ın bu olayı başına sardığını, Gazi’ye hakaret edecek tıynette bir insan olmadığını belirtir ve şunları söyler:
“Benim babam asker, babamın babası asker, anamın babası yine askerdi. Bu adamların hepsi bu memleket için kanlarını dökmüşlerdir. Ve benim şimdi damarlarımda dolaşan kan, bu adamların kanıdır. Benim bu memlekete, bu memleketi kurtaranlara ihanet etmeme imkan yoktur. Bu memlekete ve memleket evladına silah atan asi Kürt derebeylerinin ahfadı değilim.”
Sabahattin Ali’nin dilekçesinde “asi Kürt derebeyinin ahfadı” diyerek kastettiği şahıs, gerçekten de Cizre’de 1840’larda ayaklanmış olan Bedirhan Bey’in torunu tarihçi Cemal Kutay’dır. İsyan sonrası yakalanıp Girit’e sürülmüş olan Bedirhan Bey’in yüzlerce çocuğu ve torunu İstanbul’da kalmış, çoğu daha sonra devletin önemli mevkilerinde makam sahibi olmuştur.
Sabahattin Ali de kendisine iftira atarak ihbar eden Cemal Kutay’ı savcıya, “memleket evladına silah atan asi Kürt derebeyinin ahfadı” diyerek bu kez kendisi dolaylı yoldan ihbar eder.
Cezası kesinleşince temyize gider, beraat edeceğine, tam tersi olur, cezası az bulunur, iki ay daha ilave eder yüksek mahkeme.
*
Bir süre Konya cezaevinde yatan Sabahattin Ali, Sinop'a gönderilir. Sinop zindanında geçen yaklaşık on aylık mahpusluğu sanatını bir hayli etkiler. “Aldırma Gönül” şiirini ve birçok hikayesini orada yazar.
Aziz Nesin, “Birlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim” kitabında Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya döndüğünü, onu korumak isteyen o zamanki Maarif Vekili Saffet Arıkan’ın verdiği öğüt üzerine Atatürk için bir övgü manzumesi yazdığını, böylece Eğitim Bakanlığının “Talim ve Terbiye Dairesi”nde bir mümeyyizliğe atandığını, daha sonra “Ankara Devlet Konservatuvarı” açılınca, kendisine burada tercümanlık görevi verildiğini yazar.
*
Bütün bunlar vuku bulurken tarih 1938’dir. Kemal Tahir, Yavuz Kruvazörü’nde astsubay bahriyeli olan kardeşi Nuri Tahir’e Sabahattin Ali’nin bir hikâye kitabını hediye etmesi üzerine “orduyu isyana teşvik” suçlamasıyla tutuklanır. Kendisi 15 yıl, astsubay olan kardeşi Nuri Tahir ise 18 yıl ağır hapis cezasına çarptırılır. Yazar, Mayıs 1941’de büyük maddi sıkıntılar içinde Malatya Cezaevi’ne nakledildiğinde; o sırada Sinop Hapishanesi’nde baba mesleği olan marangozluğu icra eden ve bu işten iyi para kazanmış olan kardeşi Nuri Tahir’in yanına sevk edilmek için başvurur ancak bu talebi askerler tarafından reddedilir.
Kemal Tahir, “Bir Mülkiye Kalesi”nde Mahir Efendi’nin Adil Usta’dan Suphi hadisesini dinledikten sonraki haline dair şunları yazar:
“Mahir Efendi bir gece, Karadeniz’de kahpece katledilen Mustafa Suphi’nin kimi kimsesi olup olmadığını soracaktı Adil Usta’ya. Fakat herifin adını unutmuştu, içini çekerek merakının önüne geçti.”
Bu paragrafın sonuna da şu dipnotu düşer Kemal Tahir:
“Ne acayip tesadüftür ki bu tarihten on sekiz sene sonra, Mahir Efendi’nin küçük oğlu Cemal (Nuri Tahir), on sekiz arkadaşıyla on sekiz sene ağır hapse mahkûm olarak Sinop Kalesi’nin Karadağ koğuşunda yatarlarken çalıştığı marangoz atölyesine, babasının unuttuğu bu ‘Mustafa Suphi’ adını vermişti.” (s. 490)
Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir; yollarımızın kesiştiği her ruh, ya kalbimizde derin bir iz bırakmak ya da hayat hikâyemizin en önemli cümlesini yazmak için oradadır, emin olun buna.
*
Peki, Kemal Tahir ile kardeşinin hayatını cehenneme çeviren, yıllarca hapishanelerde sürünmelerine sebep olan kitapların yazarı Sabahattin Ali’nin akıbeti nasıl oldu? Bu kadar “tehlikeli” bir yazarla devlet nasıl baş etti dersiniz?
Bir kamyon alarak, yazarlık yerine nakliyecilik yapmaya karar vermiş olan Sabahattin Ali, 1948 yılında karlar yavaş yavaş erirken aniden sırra kadem bastı. Bütün arkadaşları her yerde onu aradı ancak yoktu; adeta yer yarılmış, içine girmişti. Ne bir iz vardı ne bir nefes. Eşi ve küçük kızı evde çaresizce onu bekliyordu.
1948 yılının 16 Haziran’ında, Bulgaristan sınırında Kırklareli’nin Sazara köyü yakınlarındaki Istranca Ormanları'nda bir çoban, tanınmaz halde bir ceset bulur. Kafası ezilmiş haldeki ceset çürümüştür. Köylüler, gazetelerin kaybolduğunu yazdığı yazarın cesedi olmasından şüphelenirler.
Tam o sıralarda Akhisar pazarına bir adam girer. Elinde elbiseler var; satmak için müşteri arıyor. Açık kahverengi, damalı spor kumaştan bir ceket, bir golf pantolon... Camı kırık, ince altın çerçeveli bir gözlük ve bir dolmakalem... Birisi durumdan şüphelenir; zira satmaya çalıştığı elbisede kan izleri var. Polis adamı yakalar.
Bütün bu bilgileri veren Aziz Nesin’in yazdığına göre, o günlerde savcı Aziz Nesin ile Sabahattin Ali’yi yakından tanıyan arkadaşlarını teker teker davet eder, hepsine, ellerindeki ceketi, pantolonu, kırık gözlüğü, dolmakalemi, el yazısıyla dolu not defterini gösterir. Aziz Nesin önce çekinir, daha sonra bu eşyanın arkadaşı Sabahattin Ali’ye ait olduğunu savcıya söyler.
Savcı, yakalanan şahsın katil olduğuna emin olduktan sonra 12 Ocak 1949’da cinayeti ve yakalanan failini açıklar.
Ertesi gün bütün gazeteler köşe yazarlarıyla, birinci sayfa haberleriyle ağız birliği etmişçesine kafası parçalanarak öldürülmüş olan “komünist” Sabahattin Ali’ye hücum etmeye başlarlar. Cesedini bile istemiyorlar! “Bir komünistin leşi vatan topraklarına gömülemez!” diye bas bas bağırıyorlar. Katledilmiş yazara sövme yarışı; fıkra yazarları, başyazarlar ve yorumcular arasında bir yurtseverlik gösterisine dönüşür. Nesin’in yazdığına göre, sövenlerin içinde Sabahattin Ali’nin yakın arkadaşları bile var.
(Hadiseyi etraflıca anlatan Aziz Nesin’in yazdıklarını okuyunca, Ahmet Kaya’nın başına gelenleri daha iyi anlıyor insan. O gün o kafası parçalanmış Sabahattin Ali’nin cesedini linç eden güruh, yıllar sonra bir magazin gecesinde bir araya gelerek Ahmet Kaya’yı linç eden güruhla aynı güruhtu, hadiseyi ele alan basın da aynı basındı; sadece tarihler, aktörler ve bazı gazetelerin isimleri değişmişti o kadar.)
Aziz Nesin’e göre öyle bir yılgınlık dönemiydi ki o dönem, Türk edebiyatının yüz akı bir yazara yapılan bu saldırılara hiç kimse karşı çıkamıyor, cevap veremiyordu. Öyle kapkaranlık bir dönemdi ki dini değerlerimizi de geleneklerimizi de çiğneyerek bir ölünün arkasından sövenlere cevap vermek, büyük tehlikeleri göze almak demekti. (Ahmet Kaya meselesinde de öyle olmadı mı?)
Bu kampanyanın sonucunda Katil Ertekin bir anda bir “ulusal kahraman” olur çıkar. Cesedin bulunduğu yer olan Kırklareli’nde görülen mahkemede katil sadece dört yıla mahkûm olur; iki yıl yattıktan sonra afla cezaevinden tahliye edilir. Katilin dört yıl gibi çok az bir cezaya çarptırılmasının sebebi olarak, “bu cinayeti hamiyet-i vataniyenin galeyana gelmesiyle işlemiş olduğu” gösterilir.
Katil Ali Ertekin sıradan biri değildi. Aziz Nesin’in yazdığına göre, “hamiyet-i vataniyesi galeyana gelerek” (vatanseverlik duygusuyla coşarak) Sabahattin Ali’nin başını odunla ezerek öldüren bu kişi; orduda erbaş iken askeri silahları çalıp satmaktan daha önce mahkûm olmuş, askeriyeden tardedilmiş, sonra Bulgaristan’a kaçmış, ardından da Türkiye’ye dönüp Naziler adına casusluk yapmış bir sabıkalıydı.
Sabahattin Ali cinayetiyle ilgili araştırma yapanların tümü hemfikirdir; dönemim “milli emniyeti”, bu şahsı kullanmıştı.
*
Bugün üzerinden yetmiş sene geçtiği için telif hakları serbest kalan, bu yüzden sağcı olsun solcu olsun, Kemalist olsun komünist olsun kitapları birçok yayıncıyı Karun kadar zengin etmiş olan Sabahattin Ali’nin eserleri, 1948 yılından 1968 yılının başına kadar, tam yirmi sene boyunca tek bir nüsha bile basılmadı. Yazar tamamen unutturuldu. Böyle bir adam, şimdi adeta hücum ederek okuduğumuz o kitapları hiç yazmamış gibiydi. Hiçbir kanuni yasak olmadığı halde, Aziz Nesin’in deyimiyle “kendiliğinden konulan panik yasaklamasıyla” kitapları yirmi küsur sene boyunca hiç yayımlanmadı.
Hiçbir arkadaşı eşinin, küçük kızının halini sormadı. Hiç kimse onlara sahip çıkmadı. Eşi kızına alacak süt parasını bulamazken adeta bir cüzzamlı muamelesi gördü.
1950 yılında DP iktidara geldi. Hâlâ herkes Sabahattin Ali’nin ölüsünden korkuyordu. Evde küçük kızıyla aç açıkta, çaresizce sefil bir hayat sürerlerken Aliye Ali, son çare olarak eşi Sabahattin Ali’nin “sağcı” arkadaşı Samet Ağaoğlu’na bir mektup yazmak zorunda kaldı. Ağaoğlu, yeni kurulan hükümette Başbakan yardımcısıydı; mektubu alır almaz hemen istisnai kadrodan İstatistik Kurumu’nda “komünist” arkadaşının dul kalmış eşini memur yaptı da bugün meşhur bir müzikolog olan kızı Filiz Ali’ye süt alabildi.
Sabahattin Ali’nin cesedi mi?
Resmi olarak kayıptır ve mezarı yoktur. Sadece cesedinin bulunduğu dağda, bir kayanın üstüne, daha sonra arkadaşlarının yazdığı şu dizleri duruyor şimdi:
“Başım dağ
Saçlarım kardır
Benin meskenim dağlardır.”
*
Derler ki, hiçbir devlet Ruslar kadar yazarlarına, sanatçılarına kötü muamele yapmamış, onlara hayatı zindan etmemiştir. Yine derler ki, hiçbir millet, Ruslar kadar ölen yazarlarının, sanatçılarının arkasından ağlamamış, onları görkemli cenaze törenleriyle toprağa vermemiştir.
Biz mi?
Ne diyeceğimi bilemedim.
*
Yararlandığım kaynaklar:
Aziz Nesin, “Birlikte yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim”, Nesin Vakfı
Sabahattin Ali, “Oyunlar, Şiirler, Mektuplar, Yazılar, Tutanaklar”, Epsilon
Ahmet Kardam, “Mustafa Suphi”, İletişim Yayınları
Ahmet Altan, “Zarlar”, Everest
Kemal Tahir, “Bir Mülkiyet Kalesi”, İthaki