Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya "Siyaset meydanı"na yukarıdan bakarken
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Kaldığım otelin penceresinden Taksim Meydanı’nı seyrediyorum. Bu yükseklikten o aleme bakınca, aşağıda devinen insanların tek tek yüzleri seçilmediği, detaylar kaybolduğu için ritmik ve sürekli hareket eden, yer değiştiren bir kitle görünüyor gözüme sadece.

        Veya bir film sahnesi gibi her şey... Sanki yönetmen “oyun” demiş, defalarca prova yapmış olan figüranlar kendilerine belletilen rolü oynamaya başlamışlar. Kim, hangi yöne, nasıl gidecek biliyor. Ama bütün o devinime, yukarıdan bakan birisi çok bir anlam veremeyebilir o anda.

        Mesela şu elindeki poşetle, Laleli’de tek başına yürüyen Sezai Karakoç’a benzeyen adam… Bir süre onu takip ettim, bir ara sahiden de şair sandım. Aylak aylak yürürken bir anda adımlarını hızlandırdı; artık aklına ne geldiyse fikrini değiştirmiş olmalı (“Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır,” demişti Kundera; “bir şeyi hatırlamak istediğimizde yavaşlar, unutmak istediğimizde hızlanırız” diye ilave etmişti). Aklına gelen 'o şeyi' unutmak isteyen adam, hızlı adımlarla metro istasyonuna doğru gözden kayboldu.

        Karıncalar yemi almış, yuvanın kapısına getirmişler; derken bir anda gözden kayboluyorlar. Yer altına inenler meydandan böylece çekiliyor ama anında yeraltına inenlerin yerine başkaları geçiyor.

        Bu muazzam döngü sayesinde meydan hiçbir zaman boş kalmayacak bu gidişle.

        Sağ tarafa döndüğüm, yeni AKM binası; sol tarafımda ise meydana şahane bir çehre kazandıran, insana 'bir mabet bir meydana bu kadar yakışır' dedirten yeni cami ve onun tam karşısındaki kilise... Ama kilise; o eciş büçüş, estetikten yoksun büfelerin ve küçük yemek dükkanlarının arasına önce hapsedilmiş, şimdi de boğulmak üzere bırakılmış gibi duruyor... Oysa o dükkanlar kaldırılsa, kilise ile cami karşılıklı birbirine baksa, her ikisi de geniş bir soluk alsa ne muhteşem olurdu! Onları yan yana görenler hayran kalır, meydan asıl çehresine o zaman kavuşur. Ama işte; para kazanmak (o dükkanların akarı nereye gidiyorsa, sanırım kilisenin vakfına) şehre estetik bir ihtişam kazandırmaktan daha üstün görülüyorsa, demek ki konuşmak beyhude.

        *

        Buradan görülen “Gezi Parkı”nın gerçek adı “Gezi” değil, “İnönü Gezisi”ydi vakti zamanında. Peki, parkın İnönü’yle ne alakası vardı? Biraza anlatalım o halde.

        Tam karşımda duran parka çıkan merdivenlerin başında yüksek, ama çok yüksek bir kaidenin üzerinden, bir ata binmiş görkemli İsmet Paşa’nın heykeli olacaktı. Heykeli, Nazi zulmünden kaçmış bir Alman heykeltıraş Güzel Sanatlar Mektebinde yapmıştı talebeleriyle birlikte. Yapımı aylarca sürmüş, heykel büyüdükçe okulun çatısı alçalmış, sonunda çareyi çatıyı sökmekte bulmuşlardı. Necip Fazıl “Babıali” adını verdiği hatıratında, daha önce Mebuslar Meclisi olarak kullanılan mektebin sökülen çatısının üzerinden kafasını uzatmış olan İsmet Paşa’yı, denizden geçenlere “nik” yapar gibi göründüğünü yazar.

        İşte bu görkemli heykeli, birtakım bozguncu talebeler nümayiş yaparak şu anda gördüğüm merdivenlerin yanına kurulmuş, çok uzun yıllar da orada bir ceset gibi kalan o kaidenin üzerine kondurmasına izin vermediler. O sırada da iktidar demokratlara geçti, İnönü’nün o heykeli de depoya kaldırıldı, 12 Eylül’de askerler, Hürriyet gazetesi yardımıyla heykeli bir depoda buldular, alıp İnönü’nün Taşlık’tak (şimdiki Swiss Otel’in arkası) evinin önüne diktiler.

        “İnönü Gezisi”, adını buradan alıyordu işte. Meydanda tıpkı Napolyon’un Paris’e diktiği Zafer Anıtı’nın altından geçer gibi; ata binmiş heybetli İnönü Heykeli’nin üzerinde durduğu kaidenin altından parka girecek olan ahali, ağaçların altından, yeşilliklerle bezeli çayırlardan geçerek, geze geze ta Maçka-Taşlık’taki İnönü Evine kadar gidecek, sağ tarafında da denizden görülmeyen İnönü Stadı olacaktı.

        Ah o bozguncu talebeler! Ah o Conrad Hilton keferesi her şeyi berbat etti!

        *

        1930’larda Atatürk yaşarken Henri Prost nam Frenk şehir plancısı İstanbul’a davet edildi. Prost, savaşlardan, işgalden, hoyratlığımızdan cılk yaralarıyla çıkmış şehre modern bir çehre kazandırmakla vazifelendirildi. Bir plan yaptı.

        Şimdiki adı Gezi Parkı olan ve toplumsal hafızamızda derin bir yara ve bir kalkışmayla özdeş bir halde kendine bir yer bulan yerde Topçu Kışlası vardı. Sağ tarafı ise mezarlıktı. Kışlayı 1806 yılında Üçüncü Selim inşa ettirmişti. Muhteşem bir binaydı, ortasındaki geniş avlu leşkerin talimgahıydı. İmparatorluğun son demlerinde bu avlu Taksim Stadyumu’na çevrildi. Önemli futbol maçları ve spor müsabakaları bu statta yapılıyordu.

        Fransız mimar Prost, “Bu kışlayı yıkalım,” dedi. Dönemim hem İstanbul valisi hem belediye başkanı hem de CHP il başkanı olan Lütfü Kırdar “hay hay” dedi, yıktılar.

        Peki ya mezarlık?

        O da kolay, dümdüz ettiler.

        Peki; Türkçede ilk modern tiyatro eserini yazmış, Agâh Efendi’yle birlikte 1860 yılında ilk özel Türk gazetesi olan “Tercüman-ı Ahvâl”i çıkarmış, daha sonra tek başına “Tasvir-i Efkâr”ı yayımlamış, bir gazetede Türkiye’nin ilk köşe yazısını yazmış, yazı dilinde anlam karışıklığının önüne geçmek ve metni daha anlaşılır kılmak amacıyla noktalama işaretlerini ilk kez Türkçeye sokmuş, Türkçeye “Lamartine”, “La Fontaine” ve “Hugo”dan ilk defa şiir çevirmiş, Türk halk kültürüne ait atasözlerini ilk defa derleyip kitap hâline getirmiş, Osmanlıcanın ağdalı dili yerine halkın kolayca anlayabileceği sade bir nesir dilini savunup yaygınlaştırmış, bugün hepimizin diline pelesenk olmuş “hak”, “adalet”, “kanun”, “hürriyet” ve “millet” gibi Batılı hukuki ve siyasi kavramları Türk fikir hayatına kazandırmış; pek kimsesi olmadığı için 13 Eylül 1871’de öldüğünde Salah Birsel’in dediğine göre Ebüzziya Tevfik’ten başka dört belediye çavuşu, mahallesi Cihangir’in Sorma Gir Sokağı’ndan yorgancı Raşit Ağa, teyzesinin damadı Şakir Bey, Tasvir-i Efkâr başmürettibi Rıza ile kardeşi Rifat, Hoca Kamil ve Tophane Müftüsü Bekir Efendi olmak üzere sadece 11 kişinin katıldığı bir cenaze töreniyle Şinasi’nin gömüldüğü bu mezarlıktaki kabri ne olacak?

        Aman canım sen de… Biz ne Şinasi’ler gördük! Kemikleri doldurun kamyonlara, götürün atın bir yere!

        Öyle yaptılar. Mezarlığı imara açtılar. Yerine Gümüşsuyu’ndaki Askeri Hastanesinden bu yana, AKM binası da dahil olmak üzere, bütün o apartman bloklarını diktiler.

        Kışla yıkıldı. Mezarlık istimlak edildi. Cumhuriyet tarihinin ilk planlı şehir parkı inşa edilirken “Milli Şef” dönemi başladı. Park 4 Eylül 1942 tarihinde resmî bir törenle açıldı. Adına “İnönü Gezisi” dendi; çünkü yapımına başlanmış olan görkemli İnönü heykelinin altından gezmeye çıkan bir vatandaş, gezisini İnönü’nün Maçka-Taşlık’taki evinde bitirecek, gezi boyunca modern tarzda tasarlanmış teraslarda dinlenecek, yürüyüş yollarının keyfini çıkaracaktı.

        Ah o Conrad Hilton keferesi yok mu? Onun bu şehre yaptığını, Şinasi’nin mezarını yok edenler bile yapmamış!

        *

        Gelelim deminden beri andığım Conrad Hilton bahsine.

        Çok uzun bir süreden beri eski ihtişamını kaybetmiş, şehrin çeşitli noktalarında açılan lüks otellerin pabucunu çoktan dama attıkları Hilton Oteli, uzun süren bir tadilat sonucu kısa bir süre önce tekrar hizmete açıldı.

        Hilton Oteli, Prost projesine göre, Lütfü Kırdar Spor Salonu ve Açıkhava Tiyatrosu dışında hiçbir yapının zinhar yer alamayacağı “İnönü Gezisi”nin yapılaşmaya kapatılan arazisi içinde şimdi.

        Peki bu iş nasıl oldu? Yapılaşmaya yasak bu parkın içine o bina nasıl dikildi?

        Harpten çıkmış, hiçbir planı olmadan rastgele binaların yapıldığı, ilerde bu şehirde arabalı insanlar da dolaşacak fikri akılda tutulmadan hormon yemiş zerzevat gibi büyümüş şehre modern bir çehre kazandırmaya karar verdiklerinde; Hilton Oteli’nin elemanları Türkiye’ye gelip oteli inşa edecekleri yer bakmaya başladılar. Bir sürü yer gösterdiler. Hiçbir yerde karar kılınmadı. Sonunda koca Conrad Hilton, ta Amerika’dan kalkıp oğlana kız beğenmeye giden varlıklı baba misali otelini konduracağı araziyi beğenmeye geldi İstanbul’a.

        Geldiğinde Demokrat Parti iktidardaydı. Menderes hükümeti tarihi yapılara, mirasa o kadar hürmetkâr değildi. Yer beğenirken yolu İnönü Gezisine çıktı. Mister Conrad, şu anda Hilton’un bulunduğu yeşil alanda durdu. Tıpkı, İsveçlilerin saldırılarını durdurmak için çareler arayan Rus Çarı Deli Petro’nun, 1703 yılının baharında Baltık Denizi kıyısında, Neva Nehri’nin ağzında durup önce denize, sonra karanın içine örümcek ağı gibi girip birbirine dolanan nehre bakarak elindeki asasını yere çakıp etrafındakilere, “İşte şehir burada kurulacak” buyruğunu verip Petersburg’un inşaatını başlatması gibi; Bay Hilton da İnönü Gezisinin o noktasında durarak “İşte otel burada inşa edilecek” dedi.

        Bu buyruk, sadece lüks bir otelin temelinin atılacağını değil; İstanbul’un çehresini, silüetini ve kamusal alan anlayışını kökten değiştirecek modernleşme hamlelerinin de habercisiydi. Nitekim dönemin hükümeti için Hilton, Türkiye’nin Batı dünyasıyla bütünleşmesinin, Amerikan tarzı kalkınmanın şehir merkezindeki en somut anıtı olacaktı.

        Kısa süre içinde Taksim ile Harbiye arasındaki o geniş yeşil boşlukta iş makineleri çalışmaya başladı. Dönemin mimari eğilimlerini altüst eden bu devasa prizmatik kütle yükseldikçe, bir kesim İstanbul’un modernleşen yeni yüzünü coşkuyla selamlar; diğer kesim ise şehrin bin yıllık tarihi dokusuna ve yeşil alanlarına indirilen bu hoyrat darbeyi endişeyle izler.

        Bu otel, ABD toprakları dışında inşa edilen ilk Hilton Oteli’dir. Marshall Planı desteğiyle yapılmıştır. İstanbul’daki ilk beş yıldızı oteldir. Çok yakın bir zamana kadar şehrin en prestijli oteliydi.

        Amerikalılar İstanbul Hilton’u Sovyet komünizmine karşı bir uç kale olarak düşündüler. Otel, demir perdeye sadece 30 mil uzaklıktadır. Hilton’un başında dalgalanan bayrak, komünizme karşı oraya dikilmiş bir bayraktır. Orası, İstanbul’daki “Küçük Amerika”dır. “Her mahallede bir milyoner yaratma” şiarıyla politika yapan rahmetli Adnan Menderes, Türkiye’nin tamamını “Küçük Amerika” yapmak niyetliyle gitti darağacına.

        Hilton Oteli, 10 Haziran 1955’te bir sürü Hollywood yıldızının katılmasıyla, görkemli bir törenle açıldı. Türk burjuvazisi nihayet vakit geçirebileceği, barında içki içebileceği, salonunda düğün yapabileceği, balo düzenleyebileceği, terasında oturup şehrin efsunlu güzelliği karşısında puro tüttürüp viski yudumlayabileceği bir mabede kavuşmuştu. Hatta gazeteler; tıpkı parlamento muhabirleri, polis ve adliye muhabirleri görevlendirdikleri gibi, özel 'Hilton muhabirleri' görevlendirerek bu otele girip çıkanları, orada konaklayanları, balo düzenleyenleri, düğün yapanları okurlarına ballandıra ballandıra anlatırlar. İstanbul burjuvazisinin keyfine diyecek yoktur ama öte yandan Hilton’a muhalefet edenler de çatlak sesler çıkarmaya devam ederler.

        Ancak tartışmalar ne yönde olursa olsun, Mister Hilton’un asasını çaktığı o yeşil alanda yükselen bina; çok yakında Doğu Akdeniz’in en lüks, en çok konuşulan ve şehre gelen her yabancının uğramadan geçmediği modern mekâna dönüşür.

        *

        Hilton’u, İnönü Gezisini orada bırakıp tekrar döndüm meydana. Aklıma bir anda Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Münir Özkol ve Adile Naşit’in oynadığı “Salak Milyoner” filmi geldi. Çocukluğumda, Lale Sineması’nda seyretmiştim Hakkari’de. Hani Kayserili dört kardeşin, ölüm döşeğindeki babalarının İstanbul’da gömülü olduğunu söylediği definenin peşine düşmesini anlatan Ertem Eğilmez’in o şahane filmi... O filmin bir sahnesinde Zeki Alasya, Taksim Meydanı’nda bir süngü heykelinin dibinde -ki darbeciler ona “27 Mayıs Hürriyet Anıtı” adını vermişlerdi- çevresindeki insanların meraklı bakışlarına aldırmadan saf bir hırsla define haritasındaki saati aramaya başlar.

        Nedense bu sahne hiç çıkmadı aklımdan. İstanbul’a ilk geldiğim 1980’lerin başında, Taksim Meydanı’nda gözüm hep o filmde gördüğüm o süngü heykelini aradı, yerinde yoktu.

        Sahi, ne gelmişti şehrin kalbine saplanmış olan o süngünün başına? O zamana kadar esaret altında olan bizleri “hürriyete” kavuşturmak için “devrim” yapmış olan 27 Mayıs darbecileri, bu “hürriyetin” nişanesi olarak, antik çağlardan günümüze kadar “barış, zafer, başarı ve ölümsüzlüğün” sembolü olmuş defne yaprağına sardıkları bir süngüyü heykel yapıp bu meydana dikmişlerdi. Şehrin kalbine saplanmış olan o süngü tam yirmi yıl kaldı orada. 1970’li yıllarda insanların bayramlarda, özel günlerde; askerdeki oğluna, askerdeki oğlanın babasına gönderdiği kartpostallar arasında arkasına AKM’yi almış Taksim Meydanı’nın bu süngülü görüntüsü pek revaçtaydı.

        *

        Türkiye’de hiçbir iktidar, önceki iktidarın yaptığı hiçbir icraatı beğenmez. Darbeciler de öyle. Hiçbir darbeci, kendinden önceki darbecileri beğenmez. Yirmi sene sonra, 12 Eylül 1980'de yönetime el koyan yeni darbeciler de önceki darbeyi beğenmiyordu.12 Eylül darbecileri “anarşistlerden”, “irticacılardan”, “bölücülerden” nefret ettikleri gibi, kendilerinden yirmi sene evvel benzer bir darbeyi yapmış olan “27 Mayısçılardan” da nefret ediyorlardı. 27 Mayıs’ı albaylar, 12 Eylül’ü generaller yapmıştı. Darbenin de bir şanı vardı. Ne o öyle rütbesini bilmeden bu kadar mühim bir işe kalkışmak! Bu yüzden 12 Eylülcüler, 27 Mayısçıları ciddiye bile almıyorlardı.27 Mayısçılar “devrim”, 12 Eylülcüler “ihtilal” yapmıştı! İhtilal devrimi beğenmiyordu. Devrim solcu, ihtilal sağcıydı. Onun için 27 Mayıs’ın getirdiği her şeyi değiştirmekle işe başladılar. Yani bir tür “karşı devrimcilik” yaptılar. Önce bir sürü yeri delinmiş '61 Anayasasını yürürlükten kaldırdılar. Sonra o zamana kadar bayram olarak kutlanan (Başbakanın asıldığı bir günü bayram olarak kutlamak! Nasıl bir akıl!) “27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı”nı yok ettiler. Sonra “devrim” kelimesini yasaklayıp yerine “inkılap”ı koydular. Yeni kuşakların bu kelimeye alışması çok zor oldu; hatta “Atatürk Devrimleri” tabirini de değiştirdiler, okullardaki “Devrim Tarihi” dersini “İnkılap Tarihi” yaptılar. (Bu arada çocuklarına “Devrim” adını takmış şanssız babalar ise bir çare bulmak için kukumav kuşu gibi düşünmeye başladılar.) Bir sürü şey daha yaptılar. 27 Mayısçıların yaptığı bütün “devrimleri” kendi “inkılaplarıyla” değiştirdiler. 27 Mayısçılar “devrimci”, 12 Eylülcüler “inkılapçı”ydı çünkü. Bu inkılaplardan birisi de meğer Taksim’deki o meşhur süngü heykelini kaldırmakmış. 1982’de ilk defa çıktığım Taksim Meydanı'nda onu bulamamamın sebebi buydu; ben gelmeden bir sene önce, 1981’de kaldırmışlardı. Hayır; “Süngüye neden Sezar’ın başına sardığına benzer bir defne dalına sarıyorsunuz be cahiller!” diye kızdıkları için değil; “İstanbul gibi dünyanın en güzel şehirlerinden birisinin kalbine süngü saplamak hangi vicdana sığar be ey vicdansızlar!” demek için hiç değil.

        Belki de içleri yana yana kaldırmışlardır o süngüyü oradan.

        Belki de kıskançlıktan çatlaya çatlaya...

        Ne aceleniz vardı, bir sürü iş yaptınız, bırakın o süngü heykeli de bize kalsın demişlerdir mutlaka.

        Ama işte inkılap böyle bir şey.

        Bazı darbecilerin “inkılabı”, bazı darbecilerin “devrimini” galebe çalar.

        Bizim payımızı da süngü düşer!

        *

        Bulunduğum yükseklikte meydana bakarken, cumhuriyetin yüzyıllık hafıza haritasına bakıyordum sanki.

        İşte, dairesel bir meydanın ortasında yükselen ve bir meydan çeşmesi misali tasarlanan o güzelim Cumhuriyet Anıtı… İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın eseri… Yapımı için halktan bağış toplanmış, en yüksek bağışı Ermeni banker Berç Keresteciyan yapmıştı. Yeni bir ülke filizleniyor, modernleşme arzusu bütün arzuları bastırmıştı. İstanbul’un kalbi taze bir heyecan ve sadelikle atıyordu.

        Peki ne oldu o heyecana?

        O ritim zamanla yavaşladı, dikişler patladı, deli gömlekleri yırtıldı, kaos egemen oldu her şeye. O meydan ki memleketin siyaset meydanına benzer şimdi. Ne canlar düştü toprağa ne çok kan aktı bu taşlara ne çok inat ne çok öfke birikti orada! Ama yine de güzel…

        Sağ tarafımda, kıymetli Nabi Avcı’nın Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım?” şiirine benzettiği AKM, onun karşısında Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini hatırlatan o güzelim caminin kubbesi…

        Meydanda tuhaf bir melankoliyle, fıkır fıkır bir coşkuyla Türkiye gezintiye çıkmış sanki. Bir asırdan beri darbelere, karmaşaya, başıboşluğa, hoyratlığa rağmen asla yıkılmayan, daima kabuk değiştiren ve katiyen pes etmeyen Türkiye, şahane memleketim…

        Ne kadar betonlaşırsa betonlaşsın ne kadar hafızası silinmeye çalışılırsa çalışılsın, bu muhteşem memleketin nabzı hâlâ bu meydanda atıyor. Cumhuriyetin 100 yılı aşkın hikayesi, tüm çelişkileri, kavgaları, umutları ve hayal kırıklıklarıyla şu an tam karşımda, bu meydanın taşlarında canlı bir müze sanki.

        Pencereden düşsem, o müzedeki hayaletler havada kapacak beni.