Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Coleridge'in "çiçeği", Memê Alan'ın "yüzüğü"
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Jorge Luis Borges’in kaleminden çıkmış her metin, onun müptelası olan okurlarını her daim şaşırtır. “Öteki Soruşturmalar” kitabında geçen “Coleridge'in Çiçeği” denemesini okuyunca, daha önce okuduğum her metninde defalarca şaşırdığım gibi tekrar şaşırdım. Birçok eleştirmen, bu denemenin edebiyat tarihine, zamanın doğasına ve yaratıcılığa getirilmiş en radikal felsefi yaklaşımlardan biri olduğu konusunda hemfikirdir.

        Bu denemesinde velut muharrir, farklı çağlarda yaşamış üç farklı yazarın eserlerindeki benzer bir “muhayyel motifi” mercek altına alır. Gelin görün ki onun asıl gayesi, ayrı çağlarda yazılmış o metinlerdeki edebi benzerliği gösterip bizi şaşırtmak değildir; çok daha büyük bir iddiası vardır. Ayrı asırlarda kaleme alınmış bu üç metindeki benzerlikten yola çıkarak, dünyanın kuruluşundan bugüne edebiyat adına yazılmış, üretilmiş ne varsa tümünün tek bir evrensel zihnin ürünü olduğunu ispatlamaktır. Bir tek hikaye var ve “Gılgamış”tan beri bütün yazarlar hep birlikte o hikayenin etrafında dönüp duruyorlar.

        Borges’e göre yazarların bireysel kimlikleri, ait oldukları coğrafya ya da mensubu oldukları millet önemli değildir; çünkü edebiyat insanlığın ortak hafızasıdır. Yüzyıllar boyunca aslında sadece birkaç temel fikir; farklı yazarlar ve şairler aracılığıyla kendini tekrar edip durur.

        Ancak beni bu denemeyi kaleme almaya iten şey, şu ana kadar yazdıklarım değil; Borges’in bir önceki cümlede geçen fikrini temellendirmek için kullandığı, Coleridge’in rüya ile gerçeklik arasındaki sınırı bulanıklaştıran ve denemeye de adını veren meşhur “çiçeği”dir.

        Borges şunları yazar:“Coleridge’in, on sekizinci yüzyılın sonunda mı yoksa on dokuzuncu yüzyılın başında mı yazdığından emin değilim. Kelimesi kelimesine şöyle diyor: ‘Bir kişi düşünde Cennet'e gitse, ruhunun gerçekten orada bulunduğunun ispatı olarak kendisine bir çiçek sunulsa ve uyanınca da o çiçeği elinde bulsa... Ah! Sonra ne olur?’"

        Yazının bu noktasında Borges’i bir kenara bırakıyorum; çünkü o, bu alıntıdan yola çıkarak kendi fikrini ispatlamaya çalışıyor. İngiliz Romantik şair Samuel Taylor Coleridge’in sorusuna naçizane ben cevap veriyorum: “Ne mi olur üstat? Memê Alan’ın başına ne geldiyse o olur!”

        Ne o? Şaşırdınız mı? Borges, Coleridge, Memê Alan… O da kim? Ne alaka?

        *

        Biliyorum, Borges klasik veya modern Kürt edebiyatının hiçbir metniyle karşılaşmadı. Karşılaşsaydı eğer, insanlığın ortak hafızası olan ve sınırlı birkaç hikayenin bütün dünya yazarları arasında farklı biçimlerde asırlardan beri dolaştığını iddia eden kör muharrir, Kürt halk edebiyatının en önemli destanlarından birisi olan ve Ehmedê Xanî’nin “Mem û Zîn”eserine de üst kurmaca ve metinler arası ilişki yoluyla kaynaklık eden “Memê Alan Destanı”nın içinde geçen bir “yüzük motifinin”, Coleridge’nin “çiçeği”ne ne kadar benzediğini fark edip şaşkınlıkla kör gözlerini birkaç defa ovuştururdu.

        *

        Coleridge’in “çiçeği” ile Memê Alan’ın “yüzüğüne” gelmeden önce bir parantez:

        Yapı Kredi Yayınları, Enis Batur’un başlattığı hamleyi sürdürerek şu ana kadar Türk kültürüne muazzam katkı yapmış iki üç yayınevinden biridir. Mesela şu dünya destanları serisi... O seride; dünyanın belki de ilk yazılı metni olan “Gılgamış Destanı”, Kafkas mitolojisi ve kültürünün en önemli epik eseri “Nartlar (Asetin Halk Destanı)”, Homeros’un “İlyada ve Odysseia Destanları” ile “Argo Gemicilerinin Destanı” basılmıştır. Ayrıca Sir Thomas Malory’nin derlediği, İngiliz edebiyatı ve mitolojisinin en ünlü şövalyelik destanları olan “Kral Arthur” ile “Merlin ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri”; İngiliz halk edebiyatının ve sözlü geleneğinin kahramanlık hikayesi “Robin Hood”; Türk halk edebiyatından “Oğuz Kağan Destanı” ve “Dede Korkut Hikâyeleri” gibi önemli epik eserleri de okurla buluşturmuş bir yayınevidir.

        *

        Yaşar Kemal bu yayınevine, sanırım, yeni transfer edilmişti. Fikir Mehmed Uzun’dan çıkmıştı: “Yaşar Baba, sen aracı ol; benle Muhsin, klasik Kürt halk edebiyatının en önemli destanı olan ‘Memê Alan’ destanını Türkçeye çevrelim, yayınevi de onu bu destanlar serisinden çıkarsın. Hem Türkçe okuyan okurların bilmediği bir eseri onlara okutmuş oluruz hem de Kürt edebiyatının en önemli kurucu metinlerinden birisini yayınlayarak o alanın edebi kanonuna bir katkı yapmış olurlar,” demişti. Fikir; bu destandan haberdar olan, onu ninesinden çokça dinlemiş ve birkaç romanında sözünü etmiş Yaşar Kemal’in çok hoşuna gitmişti. Ne de olsa o; Memê Alan destanına benzer destanlarla büyümüş bir çocuktu. Daha sonra bu fikri Yaşar Kemal yayınevi editörlerine götürdü mü bilmiyorum; ancak sanki götürdüğünü söylemişti bize. Fakat dünya edebiyatının destanlarının arasında bir Kürt halk destanını da görmek, belki de onlara o zaman pek çekici veya ticarî gelmemiştir.

        Bir süre sonra, önce Mehmed Uzun, sonra da Yaşar Kemal vefat etti; fikir de mahşere kaldı.

        *

        Bugün piyasada var mı bilmiyorum ama bu destanın; önemli bir Fransız oryantalist, Kürdolog ve diplomat olan Roger Lescot tarafından, Celadet Ali Bedirxan'ın yardımıyla 20 farklı Kürtçe versiyonunun 20 dengbêjden derlenip Fransızca tercümesiyle beraber 1942 yılında yayınlandığı ve dünya çapında büyük ses getiren versiyonunun, iyi şair Kemal Burkay tarafından yapılmış mükemmel bir Türkçe edisyonu var.

        Lescot'nün derlemesini yayına hazırlayan Nurettin Zaza'nın verdiği bilgiye göre 'Memê Alan Destanı' ilk defa, özgün haliyle özellikle Orta Doğu dilleri, kültürü ve folkloru üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan, Kürt folklorik metinlerini ve sözlü edebiyat ürünlerini Avrupa akademisine taşıyan dünyaca ünlü İsviçreli bir oryantalist, filolog ve dil bilimci olan Albert Socin tarafından 1890'da Petersburg'ta basıldı. Aynı manzum destan 1903 yılında A. Von Le Coq tarafından Almanya'da; 1909 yılında da Oscar Mann tarafından Berlin'de yayımlandı.

        Bunların hepsinin ana kaynağı bir bakıma Aleksandre Jaba ve Koleksiyonu’dur.

        *

        Kültür ve Turizm Bakanlığı; Kürt dili, edebiyatı ve kültür tarihinin can damarı niteliğindeki paha biçilemez hazineyi, "Aleksandre Jaba Koleksiyonu"nu iki dilli (Kürtçe-Türkçe) incelemeleri ve tıpkıbasım nüshalarıyla birlikte 15 ciltlik dev bir külliyat halinde yakın zamanda yayımladı. Projenin akademik hazırlık ve inceleme süreçlerini Mardin Artuklu Üniversitesi Kürt Dili ve Kültürü Bölümü hocaları yürüttü. Projenin gerçekleşmesinde Cumhurbaşkanı Danışmanı Gülşen Orhan da önemli katkılarda bulundu.

        Bu asırlık mirasın tohumları, 1848-1866 yılları arasında Erzurum’da Rus Konsolosu olarak görev yapan Polonya asıllı diplomat Aleksandre Jaba ile dönemin müstesna Kürt âlimi Mela Mahmûdê Bayezidî’nin yollarının kesişmesiyle atıldı. İkilinin kurduğu entelektüel köprü; Kürt sözlü hafızasını, edebiyatını ve toplumsal dokusunu ilk kez sistematik bir biçimde yazıya döktü. Külliyat, bünyesinde barındırdığı 39 farklı esere ait 69 el yazması nüsha ile adeta bir zaman kapsülü niteliğindedir. Bu zengin kütüphanede; Klasik Kürt edebiyatının mihenk taşları olan Ehmedê Xanî, Feqiyê Teyran ve Melayê Bateyî gibi şairlerin divanları, "Leyla û Mecnun" ile "Yusuf û Zuleyxa" gibi klasik mesneviler ve manzum "Mevlid" metinleri yer alıyor.

        Koleksiyonun en nadide parçalarından biri ise hiç şüphesiz Kürt halk mitolojisinin ve sözlü geleneğinin en eski, en köklü destanı olan "Memê Alan Destanı"dır. Yüzyıllarca dengbêjlerin nefesiyle nesilden nesle aktarılan bu ölümsüz halk anlatısı, Mela Mahmûdê Bayezidî tarafından bizzat sözlü kaynaklardan derlenerek ilk kez bu koleksiyon vesilesiyle yazıya geçirildi ve kaybolmaktan kurtarıldı. Bu derleme aynı zamanda, Ehmedê Xanî’nin aynı koleksiyonda yer alan meşhur "Mem û Zîn" mesnevisine ilham veren yegâne kaynak olması bakımından da tarihi bir öneme sahiptir.

        *

        Şimdi sıra geldi bu destana ve peşine düştüğümüz Memê Alan’ın yüzüğüne…

        Dengbêjlerin nefesiyle nesilden nesle taşınan, zamanın eskitemediği o eski zaman defterlerinde yazılıdır ki, Memê Alan Destanı’nın kalbi, Mağrip ellerinin sultanı, Memê Alan için atar. O Mem ki, bu fani dünyanın görüp göreceği en yakışıklı yiğittir; tıpkı Cizre Mir’inin kızı Zîn’in, yeryüzünün gelmiş geçmiş en güzel kızı olması gibi. Bu iki güzel ruh, henüz birbirini görmeden kaderin görünmez bağlarıyla bağlanmıştır birbirine.

        Kadim destan, Mağrip şehrinin ihtişamını göklere çıkaran şu büyülü dizelerle açılır:

        Bajarê Mixribê bajarekî ezîm û pir giran e,

        Li ser heft çiyan eLi ser sê sed û şêst û şeş deriyan e

        Her deriyek li ser sê sed û şêst û şeş walîtiyan e

        Her walîtî li ser sê sed û şêst û şeş midirtiyan e

        Timam di destê Elî Begê, Emer Begê, Elmaz Begê de ye, sê biran e

        Xwediyê tewlê nijda, boşê deva, xarê miyan e

        Miftê devê sindoqê zêra barê çil û pênc bergîran e

        Xwediyê xezîne û defînê giran e

        Xwediyê sûk û çarşiyan e...

        (Mağrip şehri azametli, görkemli bir şehirdir,

        Yedi dağın üzerindedir

        Üç yüz altmış altı kapının üzerindedir

        Her kapı üç yüz altmış altı valinin üzerindedir

        Her vali üç yüz altmış altı müdürlüğün üzerindedir

        Tamamı üç kardeş Ali Bey, Ömer Bey ve Elmaz Bey'in elindedir

        At tavlalarının, deve sürülerinin, koyun sürülerinin sahibidirler

        Altın sandıklarının anahtarı, kırk beş beygir yükü ağırlığındadır,

        Hesaba gelmez hazineler, defineler,

        Çarşı pazarlar onlarındır.)

        Fakat ihtişamın ve zenginliğin avutamadığı büyük bir keder vardır o sarayda. Mağrip ülkesine hükmeden, yaşları elli beş, altmış ve altmış beşe varmış Ali, Ömer ve Elmas adındaki üç beyzadenin, ocaklarını tüttürecek tek bir evlatları bile yoktur. Günler geçip giderken, koca devletlerinin arkasız, sahipsiz ve vârissiz kalacağı korkusu bir karabasan gibi çöker yüreklerine.

        Gecenin en koyu anında doğan ümit gibi, bir Kurban Bayramı günü her şey değişir. Bütün ülke halkı, akrabalar, amcalar, yeğenler neşeyle bayramlaşırken; bu üç mahzun hükümdar kardeş, evlatsızlığın verdiği o amansız sızıyla kendilerini çöllere vururlar. Çölün kızgın kumlarında, gözyaşları içinde yalvarırken birdenbire önlerinde ak sakallı Hızır Aleyhüsselam beliriverir.

        Hızır, kardeşlerin en büyüğü olan Ali Bey’e doğru uzanır ve elindeki tılsımlı elmayı ona verir. "Bu elmayı ye" der, "Sonra git, Kureyş mîrinin kızıyla dünya evine gir."

        Ardından beyzadelere sarsıcı bir vasiyette bulunur:

        "Şimdi derhal şehrinize dönün. Fakir fukarayı doyurun, hazinelerin ve definelerin kapılarını ardına kadar açıp ahaliye iyilik saçın. Ve sakın unutmayın; ben size yeniden görüneceğim zamana kadar doğacak çocuğa bir isim vermeyin."

        Prensler, içlerindeki tarifsiz teselliyle hemen şehre döner ve Hızır’ın dediklerini bir bir yerine getirirler. Çok geçmeden, Ali Bey’in evindeki mukaddes sessizlik bölünür ve Allah onlara bir erkek çocuk bahşeder. Zaman su gibi akar; çocuk büyür, serpilir. Boyu posu, aklı ve hikmetiyle sadece Mağrip’in değil, tüm coğrafyanın parmakla gösterdiği yiğit, cesur ve bilge bir delikanlı olur.

        Hızır tekrar görünür ve adını fısıldar kulağına:

        “Memê Alan!”

        *

        “Kaniya Mirazan”ın, yani o eski “Kısmetler Pınarı”nın gürül gürül akan sularının başında, zamanın ötesinden gelen peri padişahının üç kızı, Tavbanû (Güneşbanu), Heyvbanû (Aybanu) ile Stêrbanû (Yıldızbanu) oturmuş fısıldaşıyordu. Periler şahının bu üç çöpçatan peri kızı, suyun şırıltısına karışan sesleriyle birbirlerine o ezeli soruyu sordular:

        “Acaba şu fani dünyada bizden daha güzel, yüzü güneşe eş bir canlı var mıdır?”

        Büyük kız Tavbanû, Cizre semalarından süzülen bir iç çekişle yanıt verdi:

        “Vardır,” dedi, “Cizre Miri’nin kızı Zîn’den daha güzeli, teni beyaz gerdanından daha berrağı bu dünyaya gelmemiştir. Erkekler meclisine bakacak olursak, Mağrip ülkesinin Kürt Padişahı o namlı Mem’den daha yakışıklısı, boyu posu serviyi kıskandıranı yeryüzünde yürümemiştir.”

        O mukaddes gece, dengbêjlerin dilinde şu destansı dizelerle yankılanır:

        Hebûn sê qîzên padîşahê periyan e

        Navê xwîşka mezin Tavbanû ye, navê ya navîn Heyvbanû ye, navê ya piçûk Stêrbanû ye

        Gotin xweliya dunyayê bibare serê me her sêyan e

        Li dunyayê du kes hene ji me rindtir bi çelengiyê kes nagihê wan e

        Yek qîz e keça mîrê Cizîra Botan e navê wê Zîna Zêdan e

        Yek jî xort e kurê mîrê Muxrebiyan e ew mîr Padîşahê Kurdan e

        (Periler padişahının üç kızı vardı yeryüzünde,

        Büyüğün adı Tavbanû, ortancası Heyvbanû, küçüğü ise Stêrbanû’ydu gökyüzünde.

        Dediler ki; 'Vah üçümüzün de kül başına! Bu dünyada bizden daha güzel iki can varmış meğer,'

        Biri Cizira Botan Miri’nin kızı Zin’dir ki Zîna Zêdan derler ona,

        Diğeri ise Mağrip hükümdarının oğlu, Kürt Padişahı Mem Alan derler adına.)

        Küçük peri kızı Stêrbanû’nun gözlerinde muzip bir pırıltı belirdi; kaderin iplerini örmek ister gibi bir teklif attı ortaya:

        “Madem öyle, gelin bu iki eşsiz canı, Mem ile Zin’i kavuşturalım.”

        *

        Gece, karanlığın en koyu koynuna çekilerek hileli bir büyü gibi çöktü Cizre’nin üzerine. Peri padişahının üç çöpçatan peri kızı; babasının onun için inşa ettirdiği sarayında, masumiyetin uykusuna dalmış olan Zîn’i tahtıyla birlikte kaldırdılar. Doğu’nun rüzgarlarıyla uçurup, Mağrip’in payitahtında, derin ve efsunlu bir uykuda kaybolmuş Mem’in köşküne fırlattılar. İki can, aynı döşekte yan yana geldi. Gitmeden önce, mühürlerini ve kaderlerini birbirine bağladılar: Üzerinde Zîn’in ismi ve sureti kazınan o zarif yüzüğü Mem’in parmağına geçirdiler; Mem’in parmağındaki, üzerinde heybetle “Kürt Padişahı Memê Alan” yazan yüzüğü ise Zîn’in narin parmağına takıp gecenin karanlığında sır oldular.

        *

        Tan yeri ağarmaya, gece sinesini sabaha teslim etmeye yakın Zîn efsunlu uykusundan uyandı. Gözlerini açtığında, o güne dek hiçbir erkeğin ayak basmadığı mahrem odasında, yabancı bir genç erkeğin yatağını ve onun nefesini gördü. Yüreği hem korku hem şaşkınlıkla ürpererek, yatakta uzanan o heybetli delikanlıyı sarstı ve sesindeki asaletle çıkıştı:

        “Nasıl olur da koskoca Cizira Botan şehrinde, etrafımı saran bunca hizmetkarı, kapımda nöbet tutan bunca askeri atlatıp bu odaya sızabilirsin? Hayatı boyunca bir erkek eline dokunmamış, bir erkeğin nefesini solumamış benim gibi bir prensesin saray odasına girmek hangi cüretin harcıdır? Belli ki sen gece alemlerinin sarhoşluğuna kapılmış, cadde ve sokakların kuytu meyhanelerinde aklını yitirmiş, evinin yolunu şaşırıp buraya düşmüş bir bedbahtsın. Söyle kimsin? Hizmetçilerime emredeyim de seni helak etmeden evine ulaştırsınlar.”

        Mem, Zîn’in bu sitem dolu, gururlu sözleri karşısında gözlerini araladı; karşısında duran bu dünya güzelinin gözlerine bakarak kelamını eyledi...

        Mem, "Öyleyse seslen sarayının cariyelerine," dedi Zin’e. "Eğer senin sesine uyanıp gelirlerse, bil ki ben yolumu şaşırmış bir yabancıyım senin konağında. Ama eğer benim sesimle uyanırsa on beş yüz hizmetçi, o zaman yolunu şaşıran sensin."

        Gecenin hükmü Mem’in sözüyle mühürlendi; cariyeler Mem’in avazına koştu. Hakikat Mem’in yanındaydı, ama aşk ondan daha büyüktü. Mem, yüreğindeki masumiyetle Zin’e döndü:

        "O vakit kardeş kardeşe sabaha kadar uyuyalım bu döşekte. Günün ilk ışıkları dağların ardını ağarttığında, seni kendi yoluna uğurlarım."

        Ve bir masal uykusuna daldılar.

        Şafak söküp Mem gözlerini açtığında, ne Zin’in kokusu kalmıştı odada ne de uyudukları o efsunlu yatak… Bomboş bir oda ve kalpte bir sızı. Mem şaşkınlıkla mırıldandı:

        "Allah Allah… Ne tuhaf, ne ilginç bir rüyaydı bu!"

        Lakin rüya değildi; parmağına baktığında, Zin’in adı yazılı o parıltılı yüzüğü gördü.

        Aşk, bir nişan bırakmıştı teninde.

        *

        Hikayenin bundan sonrası; uzun kış gecelerini dengbêjlerin nefesiyle kısaltan uzun, çok uzun bir destandır. Yazının başında Borges’in alıntıladığı Coleridge’in sorduğu soru karşısında insanoğlunun ne yapacağı pek bilinmez; ama benzer bir düşten uyanmış olan Memê Alan, parmağında üzerinde “Zîna Zîdan” yazılı yüzüğün sahibinin peşine düşer.

        Ancak onu Mağrip Ülkesi’nden Cizîra Botan’a götürecek tek bir vasıta vardır; o da tıpkı Köroğlu Destanı, Dede Korkut Hikayeleri, Başkurt ve Nogay destanlarında olduğu gibi denizde yaşayan mucizevi taydır. Mem, “Bozê Rehwan” adını verdiği tayı denizden çıkartır, tımar eder, kuşanır, sırtına atlar ve dönüşü olmayan o uzun yolculuğa çıkar.

        *

        Büyük Goethe’nin insanlığa armağanı olan “dünya edebiyatı” kavramı, aslında asırlardır aynı esrarengiz kaynaktan beslenen tek bir büyük hikayeyi anlatıyor bize. Coğrafyalar, diller ve kültürler değişse de insanın ezelî derdi, arayışı ve arzusu asla değişmez. Edebiyatı insanlığın ortak mirası haline getiren büyük eserler, tam da bu yüzden tek bir milletin değil, bütün bir dünyanın malıdır.

        Bu evrensel pencereden bakıldığında, Batı’nın soğuk rüzgarlarıyla şekillenmiş Borges’in hatırlattığı "Coleridge’in Çiçeği" ile Doğu’nun kadim topraklarında yankılanan Memê Alan destanındaki o büyülü "yüzük motifi" birbirine derin bağlarla bağlıdır. Akrabadırlar.

        Coleridge; rüyasında cennete gidip uyandığında avucunda gerçek bir çiçek bulan adamın şaşkınlığıyla rüya ile hakikat arasındaki perdeyi yırtar. Beri tarafta bizim Mem ile Zîn’imiz, ayrı diyarlarda uyuyup aynı rüya yatağında buluşurlar ve sabaha parmaklarında o somut aşk nişanesini, yani üzerlerinde birbirlerinin ismi yazılı yüzüğü bulurlar.

        Biri mürekkep ve kitap kokusu tüten kütüphanelerden, diğeri Mezopotamya’nın dilsiz dağlarından yükselen bu iki emanet, bize rüyanın gerçeğe dönüştüğü o kutsal eşiği gösterir. Eğer dünyada tek bir ortak hikayenin anlatıldığına inanıyorsak, ne o “çiçek” ne de o “yüzük” birer tesadüftür. Aksine onlar; ayrı düşmüş insan ruhunun ortak bir hafızada buluştuğunun, edebiyatın ise tüm insanlığın tek bir rüyasından süzülen yegâne mucize olduğunun en somut kanıtıdır.