Kemal Tahir, “kurtuluş savaşı” demez; hemen hemen bütün kitaplarında, Anadolu’da başlayıp Cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan hareketi “milli mücadele” olarak nitelendirir. Ona göre biz kimseden “kurtulmuş” falan değiliz; en umutsuz, en çaresiz, en zor zamanlarda bile biri İstanbul’da biri Ankara’da olmak üzere “iki hükümetimiz” vardı. Dolayısıyla “devletsiz” kalınan bir dönem yoktur; devletin varlığının “tehlikeye” girdiği dönemler vardır. Bu yüzden aslında “kurtuluş savaşı”; Lozan’dan sonra sınırları yeniden belirlenmiş ülkenin “tapusunu” cebine koyup bağımsız bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yola çıktığı 1923 yılından itibaren başlayan “savaştır” ki bu savaş hâlâ bitmiş değil. “Kurtulmak” istediğimiz şeyin adını koysak eğer, savaşı bitireceğiz de o “şeyin” adında bir türlü anlaşamıyoruz tam yüz seneden beri.
*
Mustafa Kemal ve arkadaşları, Şükrü Hanioğlu’nun deyimiyle memleketi “Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’ne” benzer bir cumhuriyet idaresine kavuşturduğunda, çok uzun yıllardan beri süren savaşlardan, kıtlıklardan, kıranlardan, hastalıklardan topu topu 13 milyon insan kalmıştık geride. Bu nüfusun sadece 2 milyonu şehirlerde yaşıyor, geride kalan 11 milyonu dağınık bir şekilde Anadolu köylerine yayılmıştı. (“Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir... Çabuk büyür, erken meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız.” Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, s.135) İnsanların ortalama hayat süresi 40 yıldı; 40’ı bulan bir çınar ağacı kadar yaşadığını sanıyordu. Dünyaya gelen her iki bebekten birisi ölüyordu. Bütün memleketi altüst etsen, bulabileceğin doktor, ebe ve hemşire sayısı birkaç yüzü zar zor geçiyordu. Anadolu’da mektep hak getire! Mektep olan yerlerde bile ahali çocuklarını okula göndermiyor, okul yaşına gelen her dört çocuktan sadece biri okula gidebiliyordu. Haliyle her 100 erkekten 7’si, her 100 kadından 1’i okuma yazma biliyordu.
*
Köylülerin çocuklarını okula göndermemelerinin sebebini Kemal Tahir, Köy Enstitülerini anlattığı “Bozkırdaki Çekirdek” romanında çarpıcı bir örnekle açıklar.
Köy Enstitülerinin kurucu kadrosunda yer alan “maarif müfettişlerinden” roman kahramanı Şefik Ertem anlatır. Cumhuriyetin ilanının üzerinden 17 sene geçmiş; Kemal Tahir’e göre tek parti rejimi, köye eğitim götürerek köylüleri cehaletten kurtarmaktan çok, Türk köylüsünü tepeden inme bir modernleşme modeliyle kendi siyasi amaçları doğrultusunda kontrol altında tutmayı hedefleyerek açmış olduğu, bu yolla bu hedefe ulaşmanın mümkün olmadığını gördüğü an da kapattığı Köy Enstitülerine talebe bulmak için Anadolu’da köy köy sefere çıkarlar. Yolları Maraş dolaylarında bir köye düşer. Kimse çocuğunu mektebe vermeye yanaşmıyor. Çok çocuklu babalardan birisini sıkıştırırlar. Baba daha fazla direnemeyince sonunda müfettişlere, “Haydi bakalım bizden de iki kurt karışsın Osmanlıya” der. Baba, kendi eliyle büyüttüğü iki kurdu “Osmanlıya saldığı” andan itibaren bir daha evine geri dönmeyeceğini biliyor çünkü. Çocuklar sürüden ayrılacaklar.
Köylülerin Osmanlı’daki adı “reaya”ydı. Bunları anlatan müfettiş, sorar öğretmen arkadaşına “Reaya nedir bilir misin?” diye. “Reaya”nın Türkçe karşılığı “sürü” demektir. “Otlatılan hayvan sürüsü”, “Bir çobanın güttüğü hayvanat…” yani. Devamında şu bilgileri verir Kemal Tahir müfettişin ağzından:
Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, “Millet sürüdür, ben de onun çobanıyım” demişti vakti zamanında. (Çok uzun yıllar Başbakanlık ve bir dönem Cumhurbaşkanlığı da yapmış olan rahmetli Süleyman Demirel de kendine “Çoban Sülo” lakabını uygun görmüş, böylece hem aslının köylü olduğunu gururla ilan ediyor, hem de “milletin çobanı” olduğunu ima ediyordu hepimize.) Osmanlı’nın millet anlayışı böyle, vatan anlayışı da “Mülk”. “En büyük gücü, Anadolu köylüsünden aldığını şıp diye kul yapabilmesidir,” diyor Kemal Tahir kitabında.
Köylüler çok iyi biliyor; çocuklarını müfettişlere verdikleri an bir daha köye dönmeyecekler. Mektep okuyan bir daha onlara benzemeyecek, özü olduğu gibi kalacak aslında ama şekli değişecek. Şivesini düzeltecek önce, sonra okuduğu kitap değişecek, sonra yavaş yavaş “tırmığın adını” unutacak. Köylüler çok iyi bilir, onlara benzeyen birisinin köyde barınması zaten mümkün değil. Bu yüzden köylüler, çocuklarını okusunlar diye müfettişlere vermiyorlar.
Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden 17 sene geçmiş olmasına rağmen, Türk köylüsünün “modernleştirme memurlarını”, dolayısıyla devleti hâlâ “Osmanlı” görmesi ilginç değil mi? Müfettişe, dolayısıyla Kemal Tahir’e göre, köylüler için bütün memurlar “yabancı”, hepsi “misafir...” Bir çıkar umarak gelirler köylerine. Sırtlarını sıvazlar, yüzlerine güler, alacaklarını alır, sonra bir daha dönmemek üzere çekip giderler şehirlerine.
*
Ama şimdi dönüp bakın erken dönem Cumhuriyet şiirine, romanına, resmine, müziğine… Hepsi birer hamaset manzumesi… Hemen hemen hepsinde önüne geçemedikleri bir “köy romantizmi…” Orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de ılgıt ılgıt eser rüzgarları. Faruk Nafiz’in “Han Duvarları”na, “Çoban Çeşmesi”ne bakın, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek’in şiirlerine; Kemalettin Kamu’nun “Bingöl Çobanları”na bakın hepsinde aynı hamaset… Turgut Zaim, Nuri İyem, Neşet Günal, Yalçın Gökçebağ, Mustafa Ayaz, Hamza İnanç, Fikret Otyam’ın resimlerine bakın; hepsi “Anadolu gerçekliği” adı altında “köylünün üretim azmini”, zorlu hayat karşısındaki direnişini resmetmişler. Köyü yücelten ve Anadolu insanının hem zulme hem de doğaya karşı onurlu mücadelesini ele alan Yaşar Kemal’den Fakir Baykurt’ta, Talip Apaydın’dan Orhan Kemal’e kadar bir yığın romanda, köyü sadece mahrumiyet bölgesi olarak değil, emeğin, üretimin ve haksızlığa karşı direncin kutsal bir merkezi olarak işlemişler.
Bir dönem klasik Türk müziği yasaklanarak, Anadolu’nun köy ezgileriyle “çok sesli” müzik denemelerine bile giriştiler. Aşık Veysel’i köyünden alarak büyük şehirde, “ne zaman bir köy türküsünü dinlese şairliğinden utanan” şairlerin yazarların evlerinde dolaştırdılar, ama aynı Veysel’i; Ankara’ya ilk geldiğinde, üstü başı perişan, yırtık pırtık kıyafetleri modern şehre uygun değil diye Kızılay’a sokmadılar, şehrin arka sokaklarında dolaştırdılar. Ruhi Su, köy türkülerini opera stiliyle söylemeye başladı aynı dönemde. Hayatında bir kez olsun bir köyde konaklamamış aydınlar, evlerinin bir köşesini “Şark köşesi” olarak donattılar. Bir dönem Türk aydınları neredeyse karasabanın, pulluğun, kağnının önünde secdeye varacak kerteye geldiler.
*
Oysa, Anadolu’da süren hayat hiç de öyle bir hayat değildi. Belki “rüzgarlar ılgıt ılgıt” esiyordu orada amenna ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Mustafa Kemal’in Kağnısı”nda anlattığı “öküzleriyle kardeş gibi” olan “Elif” hiç de öyle “iri”, “kuvvetli” biri değildi. Gözleri “üzüm üzüm” olabilirdi ama “yanakları elma” hiç değildi; “elleri kınalı” mıydı bilinmez ama nasır bağladığı muhakkaktı; “çarıklı ayaklarına toprak gülümsüyor” muydu o da şüpheli; zira o zamanlar insanların ayağında çarık bile yoktu, olanlar da o kıtlık yıllarında manda gönünden çarıklarını çoktan suda yumuşatıp yemişlerdi. Şair kusura bakmasın ama cepheye kağnısıyla cephane taşıyan Elif, hiç de şairin gördüğü şirin “Elifcik” değildi.
O “Elif”e ve “kağnısına” benzer, o dönemde yazılmış nice “kağnıya güzelleme” şiirini, edebiyat ürününü burada bırakarak, “milli mücadele”nin başladığı sene, Ahmet Haşim’in 3 Eylül 1919 günü “İaşe-i Umumiye İdaresi Heyet-i Teftişiyesi" bünyesinde müfettişlik vazifesiyle bulunduğu Niğde’den İstanbul’daki Osmanlı Meclisi’nde Manisa mebusu olarak bulunan arkadaşı, gazeteci Emin Çölaşan’ın dedesi Refik Şevket İnce’ye yazdığı mektupta anlattığı Anadolu’ya bakalım önce.
*
Ahmet Haşim “Sevgili Refik” diyerek “Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım? Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır?” sorularıyla başlıyor mektubuna.
Bir hayli uzun bir mektuptur, özetleyerek geçeceğim.
Ahmet Haşim Anadolu’nun sert coğrafyasını ve buralarda yaşayan insanları son derece karamsar bir dille tasvir eder önce. Ona göre köy ve kasaba diye görülen yerler renksiz harabe yığınlarından ibarettir. Anadolu köylüsünü çalışkanlıkları ve yaşam biçimleri bakımından karıncalara benzetir. Gündüzleri ağaçsızlık nedeniyle kavurucu bir güneş altında yanan, geceleri ise böcek sesleriyle kaplanan bu topraklarda, insanların tek derdi yiyecek bulmaktır. Neşesiz ve yorgun olan bu halk, adeta cehennem gibi bir fırının karşısından yeni ayrılmışçasına kıpkırmızı yüzlere, çatlak dudaklara ve çalışmaktan simsiyah olmuş kuru ellere sahiptir. Tüm günlerini gıda maddelerini biçmekle, taşımakla ya da harmanlamakla geçirirler.
Haşim, bu insanların boğaz tokluğuna bile hizmet etmeyen bu kısır döngüsünden büyük bir üzüntü duyar. Bölgenin en zenginlerinin evinde dahi geçirilen bir gecenin sabahında, enfes bir yemek niyetine sofraya getirilen şey, sadece suyla pişmiş uğursuz bir fasulyedir. Bu yemeğin bağırsaklarda yol açtığı gazlar ve acılarla uyanıldığında, bu insanların amaçsız hayatlarına ve boşa giden üstün gayretlerine karşı içinde derin bir elem hissettiğini dile getirir.
Ve şöyle devam eder:
“İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat, hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla Dara ve Keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevk eden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim.”
Haşim, mektubunun devamında Anadolu’ya dair sert ve eleştirel gözlemlerini sürdürür. Ama biz mektubu burada kesip, “kağnı romantizmine” üzerinden devam edelim denememize.
*
Kemal Tahir’in romanında; okutulacak köylü çocukları çalıştırılarak Keşiş Düzü’nde inşa edilecek olan okulun, köylülerin demesiyle “Esdüdü”nün müdürü Halim Akın, cipin içinde öğretmen Emine Güleç’e, Anadolu’yu bir hayli gezmiş tecrübeli bir öğretmen olarak köyü, köylülüğü dolayısıyla “halımızı” anlatır durmadan. Halim Akın, Eflatun’un “Aydınlar Devleti”ne inanmış bir ülkücüdür. Aristo’yu okumuş, sinirlenmiş, saçma bulmuş fikirlerini. Filozof “kölesiz olmaz” diyor. Kölecilik ortadan kalkarsa düzen bozulur, “kölesiz bir düzen dokuma tezgâhı kendi başına çalışırsa mümkün olabilecek bir düzendir” diye ekliyor. Aristo’ya göre toplumların kaderi yaşadıkları coğrafyaya bağlıdır. Coğrafya belirliyor insanın oluşunu. Aristo, “Anadolu toprağı köle yetiştirir” diyor üstelik. Cumhuriyet devrinde, tek partinin yetiştirdiği ülkücü öğretmen Halim Akın bu “gerçeği” filozoftan okuyunca küplere binip, elindeki kitabı fırlatıp “ana avrat sövmesi” gerekirken tutmuş kendini.
Burada sözü “kağnı”ya getirir Halim Akın:
Bir Orta Anadolu kasabasında beşinci sınıfları okutuyor birkaç sene önce. Okulun penceresinden toprak yoldan geçen bir kağnı görür günün birinde. İçinde bir hasta kadın… Bir yorgan var üzerinde. Yorgan lime lime. “İnsan elinden çıkmış bir şeye değil, korkunç irilikte bir kâbus kuşunun yüzülmüş derisine benziyor” yorgan. Yanında yürüyen adamın üzerindeki kıyafetler de yorganın aynısı. (Ben, tarlası, bağı, bostanı olan bir köyde doğdum, büyüdüm. 1960’lı yıllarda şükür, anamız her akşam tencereyi kaynatıyordu. Köyümüz verimli, bereketli bir köydü. Ama bize yakın komşu köylerde yaşayanların hali hal değildi. Harman zamanı zekât toplamaya gelirlerdi köyümüze. Çoğunun giydiği kıyafet Kemal Tahir’in anlattığı kıyafetlere benziyordu. Üstlerinde ne varsa yama yamaya eklenmiş, sonunda ne kaldıysa o yamalardan müteşekkil bir şey kalmıştı; sıska, yorgun bedenlerini bu yamalardan müteşekkil o “şey” örtüyordu, o kadar. Çaput bağlana bağlana özünü yitirip kuru bir dala dönüşen bir ağaç düşünün öyle.) O kıyafet her akşam nasıl çıkarıp her sabah nasıl giydiği muamma. Öküzlerin derisi de adamın giydiklerine benziyordu.
Halim Akın o kağnıya, içindeki hasta kadına, yanında yürüyen adama bakınca, yukarıya aldığım Ahmet Haşim’in mektubunu hatırlar. O mektuptaki kağnı tanımına: Haşim’in, “öküzlerin sırtlarına yapışmış bir dev kene”ye benzetmişti kağnıyı. Bu benzetme üzerine düşünmüş ve hayır, kağnı bu öküzlerden ayrı bir şey değildi sonucuna varmıştı. Bunlar hepsi birlikte bir canlı varlık meydana getiriyorlardı. “Adam… hasta kadın… Yorgan… Hatta bütün kasaba…” Hatta Halim Hoca’nın kendisi. Şunları söyler hoca:
“Kene soyundan bir korkunç yaratık, bir yaklaşıp bir uzaklaşıyor, küçülüp büyüyor, uzaklaşıp küçülmesi bile verdiği dehşeti hiç azaltmıyordu. Biz yıllardan beri bu kağnıyı yüceltmiştik kurtuluş destanlarında… Bu iğrenç namussuzluğa katlanışımız belki de bu yüceltme yüzündendi. Belki yalnız bunun için, kurtuluştan on yıl sonra bile kağnı denen bu yüzkarası bizi, hiç mi hiç rahatsız etmiyordu. Onu kendimize, kendimizi demek ki ona yaraştırıyorduk. ‘Milletin efendisi köylü’ dememiş olsaydık, Aristo gibi ‘doğuştan köledir, bundan kurtulmak isterse, dünyanın düzeni bozulur’ deseydik, bu kağnı, bu öküzler, bu yorgan bu kadar iğrenç gelmezdi bana.”
Sözünün devamında Halim Hoca sözü Kafka’ya getirir, onu bir sabah uyandığında kendini dev bir böcek olarak gören kahramanı Gregor Samsa’ya. Halim Akın o gün kendini, birden bir keneye dönüşmüş olarak bulur. Hortumlarını Anadolu toprağına dayamış, mülkiyetsiz köle kıyıcılığıyla kanını emiyor durmadan.
Şu sözler de onun:
“(Anadolu’da) Toprağın üstünde ne var ne yoksa silip süpürmüşüz. Ormanlarını kül edip yele vermiş, derisinin yeşilini, ayrıklarına kadar, sömürmüş, suyunu tüketmişiz! Şimdi sıra, en ince damardaki son kan damlalarına gelmiş. Buraları, böyle bozkır yapan bizdik. Son kan damlası da tükenince, toprağı yiyeceğiz, gücümüz yetmediği için, yalnız yalçın kayaları bırakacağız! Evet, tarihte hiçbir insan, hiçbir toprak parçasına böyle düşmanlık edememiştir.” (Bozkırdaki Çekirdek, s.161-162)
Kağnı, Halim Hoca’yı pencerede bırakıp diş gıcırtılarıyla uzaklaşır. O günden sonra onun için eski, yeni bütün değerler tepetaklak olur.
*
Ülkücü Cumhuriyet öğretmeni Halim Akın yerden göğe kadar haklı. Büyük Taarruz sırasında köylünün elinde ne varsa, özellikle kağnıları lojistik güç ilan edilip “Kağnı Komutanlıkları” ihdas edilince ve sahiden de savaşta cepheye silah ve mühimmat taşınmasında üstün hizmetleri görülünce, savaş sonrasında da kağnıya bir “kutsallık” atfedildi. Kemal Tahir’in kahramanı Halim Akın’ın sözünü ettiği “kurtuluş destanlarında” kağnıyı ilk yücelten şair Nâzım Hikmet’tir. Kurucu paşalar okur da ne kadar yurtsever bir insan olduğunu anlarlar da onu mahpus damlarında çürütmezler diye “sipariş üzerine yazdığı”, adı daha sonra “Kurtuluş Savaşı Destanı” olan uzun şiirinde kağnıyı ve köylüleri şöyle görür şair:
(...)
“Ay’ın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez, dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
Ay’ın altında dönen ilk tekerlekti.
Ay’ın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak, toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.”
(....)
“Kağnıya” yazılmış bu en güzel şiirden sonra edebiyat, resim, müzik kağnı romantizmiyle doldu taştı bir dönem. Oysa kağnının üzerini örten o mistik ve pastoral örtüyü kaldırdığımızda, geride kalan tek şey, çıplak bir sefaletti. Bu sefalet o kadar uzun sürdü ki bugünkü kavgamıza da sebep...
*
Edebiyatçıların, sanat erbabının; köylünün dert ortağı, Anadolu'nun dilsiz ve vefakâr simgesi olarak gördüğü ve kutsadığı o iki tekerlekli ilkel ahşap araba; önüne koşulan cılız öküzlerin, çilekeş eşeklerin sırtından beslenen o ilkel taşımacılık, zinhar romantize edilecek bir edebi imge değildir.
Şükür ki kağnı bugün hayatımızda yok; ancak düne kadar hayatımızın merkezinde yer alması, bir zenginlik değil, bir çaresizlikti. Tozlu köy yollarında un, odun, ekin veya cenaze taşırken çıkardığı o meşhur "gıcırtı", edebiyatçıların iddia ettiği gibi “bir Anadolu türküsü” değil; çekilen acıların, açlığın ve yoksulluğun iniltisiydi.
Sağıcısı solcusuyla Türk edebiyatı, kağnının gıcırtısına methiyeler düzmeyi bırakıp, o gıcırtının arkasındaki çaresizliği görebilseydi, o yanık çığlığı çok daha erken duyabilseydi de köylülüğü bu kadar yüceltmeseydi eğer; bugün hâlâ “kurtuluş” bahsinde birbirimizin kafasını gözünü, bu kadar acımasızca yarar mıydık? Bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki geçmişin sefaletini kutsamak, bugünün cehaletini beslemekten başka bir işe yaramadı.